VolkSec – Doğu Kanadı – Toplantı Odası – 13:58
Oda sterildi. Hiçbir kişisel iz, hiçbir sıcaklık emaresi yoktu. Masif bir cam masa, çevresinde sekiz koltuk. Duvar boyunca uzanan dijital ekranlar, henüz açılmamıştı. Tavandaki spot ışıkları tek bir rengi biliyordu: soğuk beyaz.
Tuncay, Lena’dan birkaç adım gerideydi. Üzerinde siyah bir takım elbise, boynunda mikro vericiye entegre bir yaka iğnesi. Bugün onun için bir sınavdı. Ama Lena için... bir vitrin.
Saat tam 14:00’te, odanın otomatik kapıları açıldı.
İçeri üç kişi girdi.
Biri, VolkSec’in güvenlikten sorumlu baş mühendisi Markus Rehn. Diğeri, Avrupa Siber Savunma Ajansı’ndan özel temsilci Dr. Celia Braun. Ve üçüncüsü... Lena’nın daha önce adını anmadığı biri: Arvid Kazmarek. Sessiz, zayıf yapılı, gözlüklerinin ardından bakışları asla doğrudan gelmeyen biri. Ama Lena onun varlığını Tuncay’a özellikle anlatmamıştı. Bu da dikkat çekiciydi.
Konuklar geldikten sonra Lena söz aldı. Yavaş, ama otoriter bir tonda konuştu:
“Bugünkü toplantı, sadece teknik bir paylaşım değil. Aynı zamanda güvenlik protokollerimizin son durum testidir. Yeni nesil tahmin sistemimiz ‘Erebus’, artık dışarıdan bir protokolle test edilmeye hazır.”
Bakışları Tuncay’a kaydı.
“Bu testin operatörü: Kartal Demir. Harici sistem danışmanımız. Kendisinin metodolojisi standartlardan sapma gösterir ama tam da bu nedenle burada.”
Tuncay bir adım öne çıktı. Lena’yla göz göze gelmedi. Zaten bu odada onunla göz göze gelmek bir zafiyet sayılırdı.
“Erebus’un veriye yaklaşımı sezgisel değil. Onu çözmek için teknik kapasite değil, davranış analizi gereklidir. Ben bu yönden test edeceğim.”
Masadaki konuklar birbirlerine bakmadan başlarını salladı.
Lena oturdu. Tuncay da oturdu. Aralarındaki tek temas, aynı dosyanın ucunu aynı anda tutmuş olmalarıydı.
Toplantı Başladı.
Tuncay ekranlara kendi yazılımını yansıttı. Basit, sade ama tüm veri protokollerini ters yüz eden bir arayüz. Markus homurdandı ama Lena bir bakışıyla susturdu onu. Bu bakış alışkanlıkla değil, tehditle konuşuyordu.
Tuncay sisteme sorular sormaya başladı. Ama bunlar sıradan sorular değildi.
“Kullanıcının niyeti neydi?”
“Bu veri parçası neden eksik bırakıldı?”
“Bir protokol kendini neden sabote eder?”
Erebus cevap verdi. Soğuk, noktasal, ama şaşırtıcı derecede öz farkındalıklı şekilde. Dr. Braun not alıyor, Kazmarek gözlüklerini siliyordu ama bir şey okumuyordu. Sadece bekliyordu. Onun amacı başka gibiydi. Lena bunu fark etti.
45 dakika sonra.
Tuncay ekranı kapattı. Gözlerini Markus’a çevirdi.
“Sistem güçlü. Ama sınırlarını çok iyi biliyor. Bu bir avantaj değil. Gerçek tehdit, sınırlarını bilmeyen bir kullanıcıdır. Erebus’un kendini sınırlandırması... onu öngörülebilir yapıyor.”
Masada kısa bir sessizlik oldu. Ardından Lena konuştu:
“Bu sistemin dışına çıkmak isteyen tek kişi o değil,” dedi, Tuncay’a değil ama onun üstünden.
“Ve bu nedenle... bu sınır testinden geçemeyen, bu yapıdan dışlanır.”
Gözleri bir an Kazmarek’e kaydı. Kazmarek kımıldadı. Bu çok küçük, ama Lena için yeterli bir işaretti.
Toplantı sona erdiğinde herkes yavaşça dağıldı. Markus çıkarken Tuncay’a soğuk bir bakış attı. Braun sadece başıyla selamladı. Kazmarek en son çıktı. Ama çıkarken Lena’nın sandalyesinin arkasında durdu. Kimse duymadı, sadece Lena.
“Ona çok güveniyorsun. Bunun bedeli olur.”
Lena bakmadan cevapladı.
“Güvenmiyorum. Kullanıyorum. Bunu sen de yapmalısın.”
Kazmarek bir şey demedi. Sadece gülümsedi. Sonra çıktı.
Salon boşaldı.
Tuncay arkasında duruyordu. O hiç çıkmamıştı. Lena döndü, ona baktı.
“İzledin.”
“Evet. Hem seni hem sistemi.”
“Ne gördün?”
Tuncay bir adım daha yaklaştı.
“Sana herkes bakıyor, Lena. Ama seni kimse görmüyor.”
Lena hafifçe başını yana eğdi. Bir tür meydan okuma gibi.
“Peki sen?”
Tuncay durdu. Bu kez cevap bir kelimeydi. Net, keskin.
“Henüz.”
Göz göze geldiler.
O an, toplantıdan daha önemli bir bilgi aktarımı yaşandı:
İkisi de birbirinin aklını değil... ritmini çözmeye başlamıştı.
Ve bu, hiçbir sistemin kaldıramayacağı bir sızıntıydı.
•
VolkSec – Doğu Kanadı – 15:01
Salon, Batı kanadına göre daha aydınlıktı. Tavan boyunca uzanan yatay lambalar, her ayrıntıyı gözler önüne seriyordu. Cam panellerden süzülen doğal ışık, dış dünyanın bütün gerçekliğini içeri taşıyordu sanki yalanın barınamayacağı bir mekân.
Tuncay, Lena’nın yarım adım gerisindeydi.
İçeri adım attıklarında herkes başlarını çevirdi. Üst düzey yöneticiler, analistler, teknik ekip. Lena her zamanki gibi odanın merkezine yöneldi.
Tuncay gözlerini salondaki yüzlerde gezdirdi. Biri not alıyor gibi yaptı ama aslında kayıttaydı. Bir başkası kahvesine odaklanmış gibi yapıyordu, ama asıl ilgisi Lena’nın yanında duran adamdaydı. Tuncay, hepsinin yüzüne birer anlık sessizlik bıraktı. Bilerek.
Lena, büyük masanın başına geçti. Tuncay’a kendi yanındaki sandalyeyi işaret etti ama bu bir jest değil, bir stratejiydi. Onun varlığını meşru kılmak için seçilmiş yerdi bu.
Toplantıyı yönetenlerden biri konuşmaya başladı. Almanca, hızlı ve teknik.
“Güney protokolünde üçüncü seviyeye geçildi. Şifreleme modülü yeni yazılımla entegre edildi. Ancak... dış bağlantılarda bazı kırılmalar saptadık. Lena?”
Lena başını çevirmedi. Cevabı onun yerine Tuncay verdi.
“Bu kırılmalar sistem kaynaklı değil. Harici giriş denemeleriyle örtüşüyor. Kod 37-D’nin iç yapısı dışarıdan okunmaya çalışılıyor. Algoritmik iz bırakılmamış ama frekans zamanlaması... dışarıdan geliyor.”
Odadaki hava gerildi. Herkes Tuncay’a baktı.
“Bu bilgiyi nereden biliyorsun?” diye sordu teknik sorumlu, şüpheyle.
Tuncay Lena’ya bakmadan cevapladı.
“Çünkü ben o frekansı çözenlerdenim. Ama ne zaman, nasıl çözdüğümü açıklamam gerekmiyor. Henüz değil.”
Lena hafifçe başını eğdi. Onu savunmadı. Ama sustu. O suskunluk, Tuncay’a verilmiş bir onay gibiydi.
Toplantı devam etti. Sayfalarca veri, ekranlar dolusu kodlar. Ama Tuncay, Lena’nın sadece söylediklerine değil, söylemediklerine de odaklandı. Kadın belirli anlarda gözlerini kaçırıyor, bir grafik anlatılırken bilerek sessizleşiyor, kritik bir veri paylaşımında sorumluluğu bir başkasına atıyordu.
Ve en önemlisi... Viktor’un adı hiç geçmiyordu.
Tuncay içinden düşündü: Babasını korumuyor. Onu saklıyor. Aradaki fark ince ama belirgin.
Toplantının sonunda, Lena ayağa kalktı. Tuncay da. Salondan çıkarken diğerleri notlarını toplamaya başladı ama bakışlar hâlâ onların üzerindeydi. Lena yürürken fısıltıyla sordu:
“Biraz fazla hızlı konuşmadın mı?”
Tuncay başını çevirmeden cevapladı.
“Senin oyununun sadece görünen kısmını oynadım. Altını hâlâ kuruyorum.”
Lena durdu. Bir an ona döndü. Bakışları bu kez yumuşak değildi; merakla karışık bir tetikteydi.
“Benim oyunum mu?”
Tuncay çok kısa bir duraksamayla:
“Ya senin... ya da babanın.”
Lena’nın bakışları derinleşti. Cevap vermedi. Ama gözleri, içindeki her şeyi yutmuş gibiydi.
VolkSec – Arşiv Katı – 16:43
Tuncay, kendi başına arşiv katına indi. Lena’nın resmi izniyle değil... ama onun sessiz onayıyla.
Burası, yerin üç kat altındaydı. Betonun, metalin, soğuk ışığın hüküm sürdüğü bir yer.
Dosya çekmecelerinden birini açtı. Kod adları, tarih dizinleri. Bir klasörde “Operatif V – 1993-2001” yazıyordu.
Kapağını kaldırdı.
İlk sayfada siyah-beyaz bir fotoğraf vardı.
Viktor Volkova.
Lena’nın babası. Eski bir Sovyet istihbaratçısı. Yugoslavya’da görev yapmış, 90’ların ortasında ortadan kaybolmuştu. Ama burada, VolkSec’in en derin kayıtlarında hâlâ yaşayan bir gölgeydi.
Tuncay parmaklarını kağıt üzerinde gezdirdi. Rapor satırlarını okudukça, kalbinde tanıdık bir soğukluk gezindi.
Viktor... geçmişte bir Türk askerinin ölümünden sorumlu tutulmuştu.
O askerin kod adı: Şahin.
Tuncay’ın ağabeyi.
İşte... bu görev, sadece profesyonel değil. Kişisel.
Ama o an duyduğu ayak sesleriyle dosyayı kapattı.
Lena’ydı.
Hiçbir şey söylemeden dosyaya baktı. Sonra Tuncay’a.
“Nr bulmaya çalışıyorsun.”
“Hayır,” dedi Tuncay. “Bir şey bulmaya çalışmıyorum."
Lena, bir adım yaklaştı.
“Peki ya beni?”
Tuncay gözlerini kaçırmadı.
“Seni tanımaya değil. Sana yaklaşmaya çalışıyorum. Çünkü sadece gölgelere değil... ışığa da ihtiyacım var.”
Lena sustu.
İlk kez, kadın gözleriyle değil, sessizliğiyle konuştu.
Ve o sessizlikte, bir kırılma oldu.
Savaş başlamıştı.
Ama artık sadece bir taraf için değil.
*
Ertesi Gün – Berlin – Sabah 09:26
Tuncay, VolkSec binasına gitmemişti. Resmî olarak izinliydi. Ancak zihni hâlâ görevdeydi. Her detay, her yüz, her sessizlik kayıttaydı. Ama bugün... başka bir planı vardı.
Elinde bir kahveyle Berlin’in batısında, Spree Nehri kenarındaki yürüyüş yolundaydı. Telefonunu çıkardı. Bir süre parmaklarını ekranda gezdirdi. Durdu. Sonra Lena’ya yazdı:
“Yoğun değilsen, Spree kıyısında birkaç kilometre sessizlik yürüyelim mi? Bugün konuşmak istemiyorum. Sadece yürümek istiyorum. Seninle.”
Gönder’e bastıktan sonra ekranı kapattı. Cevap gelir mi, emin değildi. Ama gelirse... Lena’nın duvarlarında ilk gerçek çatlak açılacaktı.
Yaklaşık 40 dakika sonra – 10:07
Lena’dan tek satırlık bir mesaj geldi.
“Kırmızı kabanlı bir kadın görürsen, bekle. Birkaç adım sonra yanına gelir.”
Tuncay gülümsedi. Mesaj hem kabul hem sınamaydı.
Spree Nehri Kıyısı – 10:32
Lena uzaktan geldi. Üzerinde kalın, bel hizasında kemerli kırmızı bir kaban vardı. Gözlük takmıştı. Yavaş adımlarla yanına yaklaştı. Hiç konuşmadan, onun hizasında yürümeye başladı.
Dakikalarca sessizlik içinde yürüdüler. Sadece ayak sesleri ve uzaktan gelen martıların çığlıkları vardı. Berlin, o sabah da serin ama temizdi. Havanın kokusu, hafif bir yağmurun habercisi gibiydi.
Tuncay, sessizliği bozmadı. Ama Lena, kendi sessizliğini ilk kez sorguluyordu.
“Normalde böyle şeyler yapmazsın değil mi?” diye sordu birden.
“Yani?” dedi Tuncay, ona bakmadan.
“İnsanlara yürüyüş teklif etmezsin. Hele böyle... aniden, hiçbir açıklama olmadan.”
Tuncay gülümsedi.
“Normalde, hiçbir şeyi normal yapmam.”
Lena kaşlarını çattı ama gözlerinde bir kıpırtı belirdi.
“Peki neden ben?”
Bu soru... başka bir sorunun kılıfıydı.
Tuncay durdu. Spree Nehri’nin kıyısında, gri bir taş duvarın önünde.
“Çünkü seninle konuşmadan da anlaşabileceğimi hissettim. Ve bu, nadir bir şey.”
Lena başını yana çevirdi. Gözlüklerini çıkarıp çantasına koydu.
“Bana yaklaşmaya mı çalışıyorsun?” dedi sessizce.
Tuncay’un cevabı hazırdı. Ama yutkundu önce.
“Bunu hiç yapmasaydım, asıl o zaman tehlikeli olurdum.”
Lena güldü ama hemen sustu. Gülüşü bir iğne gibi geldi ve geçti.
“Yani bir şey hissediyorsun?”
“Hayır,” dedi Tuncay dürüstçe. “Henüz değil. Ama... bir şeylerin kıyısında yürüyoruz. Ve bu yürüyüş, sadece ayaklarla değil... içimizde de oluyor.”
Lena onu uzun uzun süzdü.
Sonra cebinden küçük bir kâğıt çıkardı.
“Bu... bir yerin adresi. Akşam 20:00. Oraya gelirsen, bir içki içeriz. Gelmezsen... sabah işe geç kalma.”
Tuncay kâğıdı aldı. Kısa, sade bir adres. Berlin’in merkezinde, göz önünde ama sessiz bir bar.
“Bir test mi bu?” diye sordu.
Lena yürümeye devam etti.
“Hayır. Bu... biraz yalnızlığa ara vermek. Eğer sen de yalnız değilsen, buluşuruz.”
Aynı Gün – Saat 20:04 – Barın Girişinde
Tuncay, sade giyinmişti. Ne takım elbise ne de askerî sertlik. Sadece gri bir palto, siyah kazak, koyu pantolon.
İçeri girdiğinde Lena çoktan oradaydı. Barın köşesinde, loş bir ışık altında. Önünde kadehi, yanında çantası.
Göz göze geldiler. Lena hiç gülümsemedi ama gözleri, “Geç kaldın ama geldin” der gibiydi.
Tuncay oturdu. Sessizlik bu kez daha samimiydi.
“Yalnız değilmişim,” dedi Lena, kadehini kaldırarak.
Tuncay da kadehini kaldırdı.
“Ve bu... bir savaş kadar tehlikeli.”
Lena içkisini yudumladı. Sesi neredeyse fısıltıydı:
“Benimle gerçekten ne oynuyorsun, Kartal?”
Tuncay cevap vermedi.
Ama o gece... artık oyunun değil, insanların başladığı geceydi.
*
Bar – Saat 21:18
İki kadeh bitmişti. Lena, barda parmak uçlarıyla ince uzun bardağın ağzını takip ederken gözlerini onun üzerinden ayırmıyordu. Tuncay hiçbir şey sormadı. Sadece izledi.
Aralarındaki masa, sadece fiziksel bir mesafe değildi. Sözsüz bir meydan okumaydı. Ama Lena, o mesafeyi ilk kez kendisi kaldırdı.
Yavaşça elini uzattı. Bardaktan bir parmak çekildi, diğer el onun yerini aldı.
Kartal’ın parmak uçlarına dokundu önce. Sonra avuç içine yerleşti. Yavaş, dikkatli ve ölçülü bir temas. Ama içinde bastırılmış bir fırtına taşıyordu.
Tuncay başını yana eğdi, bir şey söyleyecek gibiydi ama sustu. Lena’nın parmakları onun ellerinde gezinirken gözleriyle bir tür güven arıyordu.
“Seni çözemedim,” dedi Lena. “Ama içimde tuhaf bir huzur var. Bu çok uzun süredir ilk defa oluyor.”
Tuncay usulca başını eğdi.
“Ben de kendimi çözemedim. Ama ellerin... düşüncelerimden daha net konuşuyor.”
Lena’nın eli onun elinin üstünde kayarken, başparmağı onun bileğine dokundu. Orada, damarların atışını hissederken gözlerini indirdi. Tuncay parmaklarını hafifçe kıvırdı, onun elini içine aldı. Bu artık sadece bir dokunuş değil, bir kabul gibiydi. İçsel bir sessizliğin bulduğu yankı.
O an bir garson geldi. Lena gözlerini Tuncay’ınkinden ayırmadan “hesabı getirin” dedi.
Garson uzaklaştıktan sonra Lena içkisini bitirdi, çantasını aldı, ayağa kalktı. Ceketini yavaşça omzuna attı. Tuncay hâlâ oturuyordu.
Lena bir an durdu. Başını ona doğru eğdi.
“Bana eşlik edecek misin, Kartal?”
Sesi kısık ama kararlıydı. Şimdi onu test etmiyordu. Bu bir çağrıydı. Samimi ve kırılgan. Ve içinde bir sıcaklık gizliydi.
Tuncay ayağa kalktı. Paltonun düğmelerini iliklemeye çalışmadı bile. Cevap vermedi. Ama Lena çantasını omzuna asarken onun yürüyüş ritmine sessizce eşlik etti.
*
Lena’nın Evi – Berlin – Saat 22:04
Kapı kapanırken, içerideki sessizlik birden belirginleşti. Loş ışık, duvardaki tabloların kenarlarında dans ediyor; mutfakla salon arasındaki çizgiler, gölgelerin arasına karışıyordu. Camın ardından Berlin’in gece silueti göz kırpıyordu.
Lena sessizce yürüdü, adımları parke zeminde yankılanmadan ilerliyordu. Ceketini çıkardı, içindeki siyah saten bluzu gömleğinin altından parlıyordu. Saçlarını çözmesiyle odada kadınsı bir sıcaklık yayıldı. Hiç konuşmadan mutfağa geçti. Şarap şişesini açtı, iki kadehi doldurdu.
Tuncay hâlâ girişteydi. Ceketi çıkarmamıştı. Lena döndüğünde onu hâlâ orada görünce, kaşlarını hafifçe çattı.
“Kapıyı geçtin ama hâlâ içeride misin emin değilim.”
Tuncay, Lena’nın ne dediğini anlamıştı. Duygusal olarak içeride olup olmadığını soruyordu. Ve bu, bir baraj kapısı gibiydi. Bir adım daha atarsa, artık hiçbir şey yarım kalmayacaktı.
Ceketini yavaşça çıkardı. Ağır adımlarla salona yürüdü. Lena kadeh uzattı. Parmakları birbirine dokunduğunda, Lena’nın nefesi hafifçe kesildi. Bu dokunuş artık sıradan bir temas değildi.
Şarap içilmedi. Sadece tutuldular.
Lena bir adım daha attı, şimdi aralarındaki mesafe neredeyse kalmamıştı. Başını kaldırdı, gözleri onunkine takıldı. Şu ana kadar hiç bu kadar savunmasız görünmemişti.
“Elimi tuttuğunda bile bedenim tepki verdi,” dedi kısık bir sesle. “Şimdi daha fazlasını istiyor.”
Tuncay gözlerini kaçırmadı. Yavaşça kadehi sehpaya bıraktı. Sonra elini Lena’nın yanağına götürdü. Parmak uçları onun elmacık kemiğinde gezindi. Lena, gözlerini kapattı, başını parmaklarına doğru yasladı. Derin bir nefes aldı.
Aralarındaki mesafe kalktı.
İlk öpücük geldiğinde, zamansızdı. Sessiz ama yoğun. Dudakları birbirine değdiğinde, bir tedirginlik değil, tanıdık bir sıcaklık yayıldı. Lena’nın parmakları onun göğsüne yerleşti, sonra yavaşça yukarı kaydı, boynuna uzandı. Tuncay onu kendine çekerken nefesleri birbirine karıştı.
İkinci öpücük daha derindi. Bu kez Lena’nın dudakları açıldığında bir tereddüt yoktu. Tuncay’ın elleri onun beline indi, kumaşın altından parmakları Lena’nın tenine temas etti. Lena anlık bir ürpertiyle başını geri çekti, göz göze geldiler.
“Devam et,” dedi.
Bu sözler emir değildi. Bir teslim oluştu. Sessizce onun bedenine, varlığına, hatta karanlıkta kalan geçmişine. Ve Tuncay, ilk defa bir kadının teslimiyetine saygıyla yaklaştı.
Yavaşça bluzunun düğmelerini çözmeye başladı. Lena’nın nefesi hızlandı ama gözleri hâlâ ondaydı. Saten bluz açıldığında, içindeki tenin sıcaklığı odaya yayıldı. Lena, onun ellerine dokundu, avuçlarını tuttu, sonra kendi üzerinden aşağı kaydırdı. Bir yönlendirme gibi, ama aynı zamanda ortak bir ritüel.
Tuncay, onu salonun arkasındaki loş koltuğa doğru yönlendirdi. Lena geri geri yürüdü, sonra ağır hareketlerle koltuğa oturdu. Tuncay onun karşısında diz çöktü. Ellerini Lena’nın dizlerine koydu. Sonra yukarı doğru kaydırdı. Saten etek yukarı sıyrıldığında Lena başını koltuğun arkasına yasladı, gözlerini kapattı. O heyecandan kalbi hızlıca atmaya başlamışken bacaklarının arasında, külodunun üstünde hissettiği sıcak nefesle iç geçirdi. Buna ihtiyacı vardı, bu sıcaklığa... artık o külot çıkmıştı. Tuncay'ın dudaklarının arasında artık bir engel yokken dilini ve sıcak nefesini teninde hissetti Lena.
Temas artık bir keşfe dönüşmüştü. Parmaklar tenin hafızasını okur gibi ilerliyor, Lena’nın vücudu onun dokunuşlarına karşılık veriyordu. Bir titreme, bir iç geçirme... beden artık sessiz kalmıyordu. Dili her yerdeydi...
Tuncay doğruldu aniden, onun üzerine eğildi. Dudakları kıpkırmızı olmuştu, ve fazlasıyla tatlı görünüyordu. Lena’nın elleri boynunu sardı, dudakları tekrar buluştu. Bu kez daha aç, daha susamış... ama hâlâ yavaş. Çünkü bu gece bir sonuca değil, bir anıya dönüşmek istiyordu.
Gömlekler çıkartıldı, tenler birbirine değdi. Lena’nın çıplak omzuna öpücükler bıraktığında, kadın usulca kulağına fısıldadı:
“Artık hiçbir şey yarım kalsın istemiyorum.”
Tuncay durdu. Ona baktı. Görevini, kimliğini, maskesini unutur gibi oldu.
Ve sonra, Lena’nın dudaklarına bir kez daha kapandı. Tuncay bedenini Lena'ya bırakırken kasıklarındaki zevke odaklandı, nefesi hızlandı... Bu sefer bedenleri tamamen birbirine karıştı. Koltuğun üzerindeki gölgeler hareket etti. Zaman durmadı ama anlamını yitirdi.
Gece – Saat 02:12
Yorgan altına kıvrılmış iki vücut. Lena onun göğsüne yaslanmış, çıplak teni Tuncay’ınkine dokunuyordu. Parmakları hâlâ onun beline sarılıydı. Sessizce, bir şey düşünmeden sadece kalbini dinliyordu.
Tuncay gözlerini tavana dikmişti. Uyuyamıyordu. Lena’nın başı göğsünde, ama içindeki gerçekler hâlâ oradaydı.
“Gerçekten hiç kimse değilsin, değil mi?” diye fısıldadı Lena.
Tuncay gözlerini kapattı. “Hayır,” dedi. “Ama senin yanındayken kendimi biri gibi hissediyorum.”
Ve o gece, ikisi de kendilerini bir yere aitmiş gibi hissetti.
Ama yarın sabah... gerçek yeniden kapıyı çalacaktı.