YABANCI

1148 Words
Tam bağırmak için ağzımı açtım. Ciğerlerimin tüm gücüyle bir çığlık kusacaktım ki o an içimden geçen tek şey "Ya kimse duymazsa? Ya duyan olursa da yardım etmezse?" korkusuydu. Ama bağırmalıydım, başka çarem yoktu. Dudaklarımı araladım, tam o anda "Bırak lan o kızı!" diye bir ses geldi. Ses o kadar gür, o kadar emir vericiydi ki, sanki karanlığın içinden bir şimşek çakmıştı. Sesi duymam ile beni tutan adamın acı dolu sesini duymam aynı anda oldu. Adamın kolumu tutan parmakları birden gevşedi. Parmakların bıraktığı yerde derin izler vardı, acıyordu ama şimdi bunu hissedecek halim yoktu. Bunu fırsat bilerek hızla kolumu çektim. Kolumu kurtarır kurtarmaz geriye doğru birkaç adım attım, sendeleyerek. Topuklu ayakkabılarla dengemi sağlamak zordu ama başardım. Kurtarıcımız adamın üstüne çullandı. Tekmeler, tokatlar, yumruklar havada uçuşuyordu. İki gölge karanlıkta boğuşuyor, yumrukların etin üzerinde çıkardığı tok sesler dar sokakta yankılanıyordu. Adamın biri "Ah!" diye inliyor, diğeri ise hırlıyordu. Nefes alış verişleri, küfürler, birbirine giren kollar ve bacaklar. Petra ve ben korkudan donmuş halde gözümüzün önündeki sahneye dehşetle bakıyorduk. Bir ara kurtarıcımızın üstünü çizdirdiğini gördüm, gömleği yırtılmıştı. Ama o hiç durmuyordu, sanki bir makine gibi çalışıyordu. Her darbesiyle sapık adamı biraz daha geriletiyor, biraz daha yere yaklaştırıyordu. O an ne yapacağımı bilemedim. Kaçmalı mıydım? Yardım mı çağırmalıydım? Petra'nın elini sıktım, o da benim elimi sıkıyordu. Birbirimize ne kadar sıkı tutunduğumuzun farkında değildik. Sonunda sapık adam kurtarıcımıza direnmeyi bırakmıştı. Vücudu gevşemiş, kolları yanlara düşmüştü. Muhtemelen bayılmıştı. Karanlıkta tam göremiyordum ama hareketsiz yattığını fark ediyordum. Kurtarıcımız adamın üzerinden kalktı. Nefes nefeseydi, hırıltıları duyuluyordu. Kalkarken de adamın suratına tükürmeyi ihmal etmedi. O tükürüğü görünce içimde garip bir tatmin hissettim. Belki de kötüydü bu his, ama o an önemli değildi. Kurtarıcımız bize döndü, soluk soluğa, "Kızlar, gece gece buralarda böyle dolanmanız doğru değil," dedi. Tam "Nerede, ne zaman dolaşacağımızın doğruluğuna kim karar veriyor?" diye ağzıma geleni haykıracaktım. İçimde bir öfke vardı, hem de çok büyük bir öfke. Neden bir kızın nerede ne zaman dolaşacağına başkaları karar veriyordu? Neden ben sadece etek giydiğim için, sadece biraz eğlenmek için evden çıktığım için bunları yaşıyordum? Neden suçlu hep kurban oluyordu? Ama az önce bizi bir felaketten kurtardığı için sözcüklerimi yuttum. Ona karşı kaba olmak, yapılan iyiliğe ihanet gibi gelirdi. "Ben... ben..." dedim, kekeledim biraz. Sonra toparlandım, "Teşekkür ederim," dedim sadece. Daha fazla bir şey diyemedim. Sesim titriyordu, gözlerim doluyordu. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Çünkü ağlarsam daha da güçsüz görünecektim, daha da küçülecektim. Oysa ben güçlü olmak istiyordum. Hemşire adayıydım, insanlara yardım edecektim, nasıl olur da böyle bir durumda ağlardım? Fazla lafı uzatmaya gerek yoktu. Bir an önce buradan kurtulmak istiyordum. Adrenalin hâlâ vücudumdaydı, ellerim titriyordu, dizlerimin bağı çözülmüştü. Ama ayakta durmak zorundaydım. Petra'nın kolunu çekiştirdim. Hadi gidelim artık, yeterdi bu kadar. Petra da adama korkuyla karışık teşekkür ettikten sonra, dudakları hâlâ titreyerek bir şeyler mırıldandı, tam anlaşılmıyordu. "Biz gitsek iyi olur," dedim. Adam "Size ana caddeye kadar eşlik edeyim," dedi. Cevap vermedim. Kabul ettiğim anlamına gelmesini istiyordum ama kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Sadece başımı salladım, hafifçe. Biz ufak adımlarla yürürken adam da yanımızda bir koruma gibi yürüyordu. Adımları büyük ve kararlıydı, ama hızını bize ayarlıyordu. Arada bir sağa sola bakıyor, sokakları kontrol ediyordu. Sanki bizi daha fazla tehlikeye karşı korumaya çalışıyordu. O an içimde garip bir güven hissettim. Bu adam, adını bile bilmediğim bu adam, belki de hayatımda gördüğüm en güvendiğim insandı şu an. Göz ucuyla adama baktım. Uzun boyluydu, 1.90 civarında. Atletik yapılı bir adamdı, omuzları genişti. Karanlıkta tam seçemesem de güçlü bir fiziği olduğu belliydi. Gömleğinin yırtık olduğunu fark ettim, dövüş sırasında yırtılmıştı. Omzunda bir dövme vardı, ne olduğunu tam seçemedim. Karanlık sokaktan çıkıp aydınlatmanın iyi olduğu ana caddeye geldiğimizde adam durdu. "Benim yolum burada ayrılıyor. Kendinize iyi bakın kızlar," dedi ve göz kırptı. O göz kırpışı o kadar doğaldı, o kadar rahattı ki, sanki az önce birini dövmemiş, sanki bizi bir felaketten kurtarmamış gibiydi. Sanki sıradan bir selamlaşma, sıradan bir vedaydı bu. Kurtarıcımızın yüzüne veda derken tekrar baktım. Lambanın ışığı yüzüne vurmuştu. Yakışıklıydı. Siyah saçları dağınıktı, dövüşten dolayı alnına dökülmüştü. Siyah saçlarına tezat oluşturacak deniz mavisi gözleri vardı. O gözler, tıpkı Adriyatik'in en duru, en mavi suları gibiydi. İçlerinde bir derinlik, bir sır vardı. Kalemle çizilmiş gibi bir çenesi vardı, keskin hatlarıyla adeta bir heykeli andırıyordu. Sinek kaydı bir traşı vardı, teni pürüzsüz görünüyordu. Bir süre giden adamın arkasından baka kaldım. O uzaklaştıkça boyu biraz daha küçülüyor, ama o güçlü duruşu, o kararlı adımları gitgide silikleşiyordu. Yine de ben gözlerimi alamıyordum. Onu izlerken içimden garip bir şeyler geçiyordu. Kimdi bu adam? Nereden çıkmıştı? Neden yardım etmişti? Ona bir şey borçlu muydum? Onu bir daha görecek miydim? Bütün bu sorular beynimde dönüp duruyordu. Petra'nın beni çimdiklemesi ile kendime geldim. Kolumda hafif bir acı hissettim. "Iyyy, her yer salya oldu!" dedi gülerek. O eski neşeli, muzip Petra geri gelmişti sanki. Yüzünde yeniden o kocaman gülümseme vardı, gözleri parlıyordu. "Ne, ne diyorsun sen?" dedim, hâlâ dalgın. "Adama ağzının suyu akmış, ağzını kapat!" dedi gülerek. Kıkırdadı, o tanıdık kahkahasıyla. "Hiç de değil!" dedim. Yüzümün kızardığını hissediyordum, iyi ki karanlıktı. "Hmmm, inandık!" dedi ve beni çekiştirerek Tamra'nın apartmanının kapısına doğru sürüklemeye başladı. Yürürken hâlâ etrafı kolaçan ediyordum, o adam hâlâ aklımdaydı. Belki de bir daha asla görmeyecektim. Ama o an, o karanlık sokakta, o yakışıklı yabancı, hayatımda unutamayacağım bir yer edinmişti. Petra kapıyı çaldı. Birkaç saniye bekledik, içeriden ayak sesleri geldi. Kapıyı açan Tamra'ydı. Bizi görünce kaşları havaya kalktı, gözleri büyüdü. "Bu ne hal, hayalet görmüş gibi siniz?" dedi. Merakla yüzümüze bakıyordu, bir şeyler olduğunu anlamıştı. Petra hemen lafa atladı, olayı anlatmaya can atıyordu. "Hayalet değil, ama Amra beyaz atlı prens gördü!" dedi heyecanla. Tamra'nın gözleri daha da büyüdü, şaşkınlıkla bana baktı. "Ne diyorsunuz siz ya?" dedi, hiçbir şey anlamayarak. "İçerde anlatırım," dedi Petra ve Tamra'yı kenara çekerek içeri girmek için hamle yaptı. Tamra bu sefer benim yüzüme meraklı gözlerle bakıyordu. Sanki "Ne oldu, başınıza ne geldi?" diye soruyordu sessizce. "Saçmalıyor," diyerek kafamı salladım, ama gülümsemeden edemedim. Petra'nın heyecanı bulaşıcıydı, ne kadar kötü bir şey yaşamış olsak da. Hep birlikte içeri geçtik. Benden önce içeri giren Petra, herkesi başına toplamıştı. Oturma odasında on kişi kadar vardık, hepsi merakla Petra'yı dinliyordu. Petra sanki bir kitap anlatır gibi az önce yaşadıklarımızı ballandıra ballandıra anlatıyordu. Elleriyle hareketler yapıyor, sesini alçaltıp yükseltiyor, olayın heyecanını katlayarak sunuyordu. "Birden bir ses, 'Bırak lan o kızı!' diye bağırdı, sonra adam resmen uçtu havada!" diyordu. Herkes büyük bir dikkatle dinliyordu, kimse nefes almıyordu neredeyse. Benim geldiğimi görünce hemen yanıma geldi. "Bakın!" dedi ve kolumdaki kızarıklıkları göstererek. Adamın parmak izleri hâlâ duruyordu kolumda, morarmaya başlamıştı. Herkes "Geçmiş olsun!" dedi. "Sağolun," dedim ve koltuklardan birine oturdum. Vücudum hâlâ titriyordu, yorgunluk çökmüştü üzerime. Koltuk yumuşacıktı, içine gömüldüm. O an sadece dinlenmek, biraz sakinleşmek istiyordum. Ama aklım hâlâ o karanlık sokakta, o adamın ellerinde, sonra da o kurtarıcının deniz mavisi gözlerindeydi. Kimdi o? Neden yardım etmişti? Ona bir şey olmuş muydu? Daha sonra belki bir gün yine karşılaşırsak, nasıl teşekkür edecektim? Bütün bu düşüncelerle, etrafımda konuşulanları duymuyordum bile. Herkes bir şeyler anlatıyor, gülüşüyor, şakalaşıyordu. Ama ben orada değildim sanki. Ruhum hâlâ o sokaktaydı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD