GECE KARANLIĞI

1702 Words
Artık partiye gitmek için hazır sayılırdım. Petra'nın bana verdiği mavi tişörtü giydim. Tişört pamukluydu, yumuşacıktı, üzerimde hafifçe dalgalanıyordu. Rengi benim gözlerimle uyumluydu sanki, açık mavi bir yaz gökyüzü gibi. Tişörtün üzerinde küçük beyaz çiçek desenleri vardı, fark edilir ama göze batmayacak kadar narindi. Benim için çok da uzun olmayan bir mini etek giydim. Siyah, sade, düz bir etekti. Normalde böyle etekler giymezdim, dizimin hemen üstünde bitiyordu. Ayna karşısında bir sağa bir sola döndüm, kendimi biraz yabancı gibi hissettim. Eteğin kumaşı hafif elastikti, hareket ederken rahatça esniyordu. İlk başta tereddüt ettim, belki daha uzun bir etek daha iyi olur diye düşündüm ama Petra ısrar etmişti, "Olur sana harika, göreceksin!" demişti. Siyah rugan topuklu ayakkabılar ise canımı biraz acıtsa da çuk diye oturdu ayaklarıma. Rugan deri parlıyordu, üzerine vuran ışıkta minik parıltılar saçıyordu. Topukları orta yükseklikteydi, abartılı değildi ama yine de boyumu birkaç santim uzatmıştı. İlk birkaç adımda biraz sallandım, alışık değildim bu kadar topuğa. Normalde spor ayakkabı veya düz babet giyerdim. Ama Petra "Amra, lütfen, bir kerecik beni kırmaz mısın?" diye yalvarmıştı. İç geçirip kabul etmiştim. Şimdi ayaklarımda hafif bir baskı hissediyordum, özellikle topuk kısmı biraz sıkıyordu. Ama yine de idare edebilirdim, birkaç saatliğine ne olabilirdi ki? Saçlarımı ensemde topuz yapmayı düşündüm, hatta yaptım. Topuzu sıkıca topladım, önce sıkı bir atkuyruğu yaptım, sonra onu kendi etrafında döndürüp tokalarla sabitledim. Fazla tel tırnağı takmadım, doğal dursun istedim. Biraz da saç spreyi sıktım, uçuşmasın diye. Aynada kendime baktım, derli toplu, temiz bir görüntüydü. Çay partisine gidiyoruz sonuçta, çok abartmaya gerek yoktu. Hoşuma gitmişti açıkçası, bu sade ve şık görünüm. Saçımın ense kısmında ufak tefek teller dökülmüştü, onları da kulağımın arkasına sıkıştırdım. Ama Petra gelip saçlarımı bozdu. "Ah Amra bu ne!" dedi. Elleriyle topuzumu çözmeye başladı, tokaları birer birer çıkardı, saç spreyinin verdiği tutuşu bozdu. Saçlarım omuzlarıma döküldü, önce hafif dalgalıydı, sonra daha da dağıldı. "Ne ne?" dedim şaşkın gözlerle ona bakarak. Ne olmuştu yani topuzuma? Çok mu kötüydü? Bence güzel olmuştu, sade ve şık. Ama Petra'nın yüzündeki ifade "Bu olmaz, kesinlikle olmaz" diyordu. "Ne olacak bu topuz? Bir çay partisine gidiyoruz, iş görüşmesine değil!" dedi. Ellerini saçlarıma daldırdı, parmaklarıyla saçlarımı karıştırdı, hacim kazandırmaya çalıştı. Saçlarımın bir kısmını arkaya atıyor, bir kısmını öne alıyor, başımın iki yanından tutamlar çıkarıyordu. "Ne var bence güzel," dedim umursamaz bir şekilde omuzlarımı sallayarak. Ama içten içe sinirlenmeye başlamıştım. Bu benim saçımdı, ben istediğim gibi yapardım. Tamam Petra çok iyi biriydi, arkadaşımdı, güveniyordum ona. Ama saçımı beğenmemesi biraz canımı sıkmıştı. "Güzel mi? Amra, hadi ama!" dedi Petra, gözlerini devirerek. "Çay partisi dediğin biraz eğlence, biraz samimiyet demek. O topuz seni resmen öğretmen gibi gösteriyor! Biraz salaş, biraz doğal olmak lazım." Saçımın ön kısmından iki tutam aldı, onları hafifçe kıvırarak yüzümün iki yanına bıraktı. "Bak şimdi oldu mu?" dedi, aynaya doğru çevirdi beni. Aynada kendime baktım. Saçlarım artık darmadağındı, hiç toplu değildi. Ama Petra'nın dediği gibi, biraz "salaş" olmuştu. Benim alışık olduğumdan çok farklıydı. Toplu, derli toplu bir kız olarak tanınırdım ben. Şimdi ise saçlarım rüzgarda dağılmış gibiydi. Bir an için gerçekten güzel olup olmadığını sorguladım. "Bilmiyorum Petra, ben pek alışık değilim böyle..." dedim tereddütle. Parmaklarımla saçımın bir tutamını düzelttim, ama Petra hemen elimi tuttu. "Yok yok, karıştırma!" dedi. "Bu haliyle çok iyi, güven bana. Tamara'nın evinde herkes seni böyle görmeli. Biraz değişiklik iyidir, hayatımızda." Gülümsedi, gözlerinde samimi bir ifade vardı. Ona baktım, iyi niyetli olduğunu biliyordum. Sadece bana yardım etmeye çalışıyordu, dışarıda herkesin içinde güzel görünmemi istiyordu. Derin bir nefes aldım, "Peki öyle olsun, sen bilirsin," dedim. Boyun eğmiştim ama içim hâlâ rahat değildi. Aynaya bir kez daha baktım, bu ben miydim yoksa Petra'nın yarattığı bir başkası mı? Petra memnuniyetle başını salladı, "İşte böyle! Şimdi oldu tamam." Arkama geçip omuzlarıma dokundu, "Sen harika görünüyorsun Amra, inan bana." Saçıma son bir kez daha şekil verdi, sonra çekildi. "Şimdi makyaj yapalım mı?" dedi. "Makyaj mı? Ben makyaj yapmam ki," diye itiraz ettim. Gerçekten de makyajla aram yoktu. Ruj bile sürdüğümü hatırlamıyordum, belki bir düğünde, belki bir mezuniyette. Gündelik hayatta sadece nemlendirici kullanırdım, o kadar. "Ama çay partisi, hadi ama, birazcık!" diye yalvardı Petra. "Ruj sürelim sadece, göz kalemi de çekmeyelim hatta. Hafif bir allık, bir ruj, tamam mı?" Yine direnemedim. "Peki, ama çok abartma," dedim. Çantamdan nemlendiricimi çıkardım yüzüme sürdüm. Petra da kendi çantasından açık pembe bir ruj çıkardı. "Bunu dene," dedi. Ruju elimde evirip çevirdim, rengi hoşuma gitmişti. Çok koyu değildi, neredeyse doğal bir pembeydi. Dudaklarıma sürdüm, biraz garip hissettim. Daha önce hiç böyle bir renk kullanmamıştım. Petra yanıma geldi, "Biraz fazla olmuş, sil," dedi. Bir peçeteyle rujun üzerini hafifçe sildi, geriye sadece hafif bir renk kaldı. "İşte oldu, doğal dursun yeter," dedi. Sonra yanaklarıma hafifçe allık sürdü, fırçayla bir iki darbede halletti. "Ayna karşısına geç bakalım," dedi. Aynaya baktığımda karşımda farklı bir Amra vardı. Saçlarım dalgalı ve dağınık, dudaklarım hafif pembe, yanaklarımda çok hafif bir kızarıklık. Ayakkabılarım beni birkaç santim yükseltmiş, eteğim biraz kısa geliyordu hâlâ alışık olmadığım için. Tişört güzel duruyordu, rengi gözlerimi ortaya çıkarmıştı sanki. Bir yandan garipsiyordum, bir yandan da beğeniyordum kendimi. "Eh işte," dedim tereddütle. "Ne eh işte, harikasın!" dedi Petra. Koluma girdi, "Hadi şimdi Tamara'nın evine doğru yola çıkalım, merak ediyorum herkes seni görünce ne diyecek." Gülümsedi, ben de zoraki bir gülümsemeyle karşılık verdim. Bakalım bu gece bizi ne bekliyordu?Petra'nın kolunda Tamara'nın evine yaklaştığımızda, sokağın birinden gelen bir sesle resmen olduğum yere çivilenip kaldım. O an nefesim kesildi sanki, ayaklarım yere kök saldı, ne ileri ne geri gidebildim. Sokak lambalarının biri yanıp sönüyordu, diğerleri ise loş bir ışık yayıyordu etrafa. Taş döşeli yolun üzerinde gölgeler uzayıp kısalıyor, duvarlarda garip şekiller oluşuyordu. Akşamın serin rüzgarı yüzümü okşuyordu ama ürperti bedenime yayılmıştı bir kere. İçimden bir ses "Amra, sakın korkma, sakin ol" diyordu ama kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki göğüs kafesimden fırlayacaktı. "Bu güzellikle dışarı çıkmanız doğru mu?" diyordu bir ses karanlıkların içinden. Ses erkekti, kalındı, yaşlıydı belki de. Tam olarak seçemiyordum. Sokağın hangi ucundan geldiğini de kestiremiyordum. Sağa sola baktım, etrafta kimse yok gibiydi. Ama ses işte oradaydı, bir yerlerdeydi, bizi izliyordu. Karanlığın içinden çıkan bu ses beni öyle bir ürpertti ki, tüylerim diken diken oldu. Boynumda bir sıcaklık hissettim, sanki birisi enseme doğru nefes veriyordu. Arkamı döndüm, kimse yoktu. Petra'nın elini sıktım, elim terlemişti. Petra kolumdan çekiştirerek "Hadi devam edelim," dedi ama korkusu gözlerinden belli oluyordu. O da benim gibi tedirgindi, gözleri faltaşı gibi açılmış, etrafı kolaçan ediyordu. Normalde neşeli, gürültücü, her ortamda kahkaha atan Petra şimdi sessizdi, solgun görünüyordu. Dudaklarını birbirine bastırmış, adeta nefesini tutmuş gibiydi. Onun bu halini görmek beni daha da endişelendirdi. Çünkü Petra korkmazdı, Petra her şeye gülerdi, her şeyi şakaya vururdu. Ama şimdi ciddiydi, hem de çok ciddi. "Haklısın, devam edelim," dedim ve dar ve taşlı yolda topuklu ayakkabılarıma rağmen yürüyebildiğim hızla yürüyerek ilerlemeye başladık. Taşlar o kadar sivri ve düzensizdi ki her adımda ayak bileklerimin büküleceğinden korkuyordum. Rugan topuklular taşlara vurdukça "tak tak" diye bir ses çıkarıyor, sanki olduğumuz yeri ele veriyordu. Normalde o sese dikkat etmezdim, belki de hiç duymazdım. Ama şimdi her şey çok farklıydı. Her takırtı bana bir bomba sesi gibi geliyordu. Elimden geldiğince sessiz olmaya çalıştım, adımlarımı yavaşlattım, ayak uçlarımın üzerinde yürümeye çalıştım ama topuklularla bu imkansızdı. Petra da aynı şekilde zorlanıyordu, o da spor ayakkabı giymemişti, onun ayaklarında da ince topuklu ayakkabılar vardı. İkimiz de sendeleyerek, birbirimize tutunarak yürüyorduk. Ama sesin beni terk etmek gibi bir niyeti yoktu. Biz karanlık sayılacak loş ışıklı yolda yürümeye devam ederken ses "Bu kadar hızlı olmayın," dedi. Ses artık uzakta değildi, ensemde hissettim sesin sahibini. Sanki kulağıma fısıldıyordu, nefesi ensemi yakıyordu. Başımı çevirdim, arkamda kimse yoktu. Ama hissettiğim o kadar gerçekti ki, bir an için gerçekten birinin arkamda durduğunu sandım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki duyabiliyordum neredeyse. Göğsüm daralıyordu, nefes almakta zorlanıyordum. İçimden "Sakin ol Amra, sakin ol" diyordum ama vücudum bana itaat etmiyordu. Titriyordum, ellerim buz gibi olmuştu. Petra'nın elini sıktım, o da benim elimi sıkıyordu. Birbirimize tutunmuştuk, iki korkmuş çocuk gibi. O an aklımdan geçenlerle kendi kanım dondu. Ne yani şimdi burada hayatımda ilk defa mini etek ve topuklu giydiğim için taciz ve tecavüze mi uğrayacaktım? Beynimden bir düşünce şimşeği geçti. Bunca yıl pantolon, uzun etek, uzun kollu tişörtler giydim. Annemin "Kızım, sokağa çıkarken dikkatli ol, namuslu ol, terbiyeli ol" sözleri hep kulağımdaydı. Ben de hep öyle yaptım, hep sade giyindim, hep dikkat çekmekten kaçındım. Ama işte ilk defa biraz farklı olayım, biraz eğleneyim, biraz gençliğimi yaşayayım dedim. Bir çay partisi için giyindim, birkaç saatliğine. Ve şimdi, bu yüzden mi böyle bir şey yaşıyordum? İçimdeki öfke korkumu bastırmaya başladı. Bu ne biçim bir dünyaydı böyle? Bir kız sadece etek giydi diye, sadece topuklu ayakkabı giydi diye, sadece biraz güzel görünmek istedi diye bunu hak eder miydi? O an kendime ve Petra'ya içimden lanet ettim. "Neden bu kıyafetleri giydim? Neden Petrayı dinledim? Neden sadece bir kerecik de olsa 'hayır' diyemedim?" diye geçirdim içimden. Kolumun tutulup geri çekilmesiyle daldığım düşünceden gerçekliğe geri döndüm. Sıcak, iri bir el bileğimi kavramıştı. Parmaklar sertti, nasırlıydı, sanki bir işçinin eliydi ya da belki de daha kötü bir şeyin. O an beynimden bin bir tane düşünce geçti: Kaçmalı mıyım? Bağırmalı mıyım? Tekmelemeli miyim? Petra'yı bırakıp kaçmak mı? Yoksa Petra'nın da elini tutup birlikte kaçmak mı? Ama ayaklarımda topuklular var, kaçsam düşeceğim. Bağırsam duyan olur mu? Sokak boş gibi, evlerin ışıkları yanıyor ama perdeler kapalı. Belki duyan olmaz. Belki duyan olursa da kimse yardım etmez. Kafamın içindeki sesler birbirine karışıyordu. Ve ben sadece olduğum yerde donup kalmıştım. Bir an için dünyanın durduğunu hissettim. Petra'nın çığlık attığını duydum, tiz bir çığlıktı, ama sanki çok uzaklardan geliyordu. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Gözlerimin önü kararıyor gibiydi. "Tamam," dedim içimden, "tamam, burada bitecek her şey. Şu daracık sokakta, bu karanlıkta, kimsenin bizi duymadığı yerde." Ama sonra bir şey oldu. Belki de içimdeki o hayatta kalma içgüdüsü uyandı. O an kendime geldim. "Amra, sen hemşire adayısın, sen insan kurtaracaksın, nasıl olur da kendini kurtaramazsın?" dedim içimden. Derin bir nefes aldım, ciğerlerim doldu taştı. Sonra ne olduğunu tam hatırlamıyorum. Ama bir an için bütün korkumu üzerimden attığımı hissediyorum. Kendimi karanlığa bırakmayacaktım. O gece, o sokakta, o ellerin arasında, ben Amra, sadece bir kız değildim. Bir ablaydım, bir öğrenciydim, bir hayalim vardı. Ve kimsenin o hayalimi benden almasına izin vermeyecektim. Arkamı döndüm, yüzümü karanlığa çevirdim. Gözlerimi kocaman açtım, karanlığa alışmaya çalıştım. "Bırak kolumu," dedim sesim titreyerek ama kararlı bir şekilde. "Bırak yoksa..." Cümlemi tamamlayamadım çünkü ne yapacağımı bilmiyordum. Yumruk mu atacaktım? Isıracak mıydım? Tekme mi atacaktım? Ama söylemem gerektiğini hissettim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD