bc

ÖLÜM ÇİÇEĞİ

book_age18+
0
FOLLOW
1K
READ
badgirl
drama
city
childhood crush
like
intro-logo
Blurb

1994 Yılında yaşanan korkunç bir savaş etnik bir temizlik yapılan bosnada yaşayan müslüman bir aile ve savaşın etkileri ve yaşananlar

chap-preview
Free preview
SESSİZ ÇÖKÜŞ
Savaşın temelleri aslında yıllar önce, görkemli Yugoslavya'nın toprak altına sessiz sedasız atılmıştı. Tıpkı bir volkanın uzun süre hareketsiz kalıp içten içe kaynaması gibi, etnik milliyetçilikler, bastırılmış öfkeler ve politik hesaplaşmalar derinlerde bir yerlerde gün yüzüne çıkmak için sabırsızlanıyordu. Tito'nun demir yumruğuyla bir arada tutulan bu mozaik ülke, onun ölümüyle birlikte çatlamaya başlayan bir tablo gibiydi. Peki, bu mozaiği yarım yüzyıla yakın bir süre boyunca bir arada tutmayı başaran, kimi çevrelerde efsaneleştirilen, kimi çevrelerde ise "diktatör" olarak anılan Josip Broz Tito, tam olarak nasıl bir liderdi? Josip Broz Tito, 7 Mayıs 1892'de Hırvatistan'ın Kumrovec köyünde, yedi çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Fakirlik içinde geçen çocukluk yılları, onun ilerideki yaşam mücadelesinin habercisiydi. Küçük yaşta çalışmak zorunda kalan Tito, önce bir çilingirin yanında çıraklık yaptı, ardından sırasıyla Slovenya, Avusturya ve Almanya'da işçi olarak çalıştı. Bu gezgin işçilik dönemi, ona farklı kültürleri tanıma ve geniş bir perspektif kazanma fırsatı verdi. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Avusturya-Macaristan ordusunda askere alındı ve Rusya cephesinde savaştı. 1915'te Rus ordusuna esir düştü ve burada Bolşevik Devrimi'ne tanıklık etti. Komünizmle tanışması da bu döneme rastlar. 1917'de Rusya'da patlak veren Ekim Devrimi, genç Tito'yu derinden etkiledi ve onun siyasi görüşlerinin şekillenmesinde belirleyici rol oynadı. 1920'de Yugoslavya'ya döndüğünde artık bir komünistti ve kısa sürede Yugoslavya Komünist Partisi'nin örgütlenme çalışmalarına katıldı. Kraliyet rejimi tarafından komünist faaliyetleri nedeniyle defalarca tutuklandı ve hapis yattı. Bu zorlu yıllar, onun mücadeleci karakterini pekiştirdi ve parti içindeki konumunu güçlendirdi. İkinci Dünya Savaşı, Tito'nun kaderini ve Yugoslavya'nın geleceğini tamamen değiştiren bir dönüm noktası oldu. 1941'de Nazi Almanyası Yugoslavya'yı işgal ettiğinde, Tito partizan direnişinin lideri olarak ortaya çıktı. Onun liderliğindeki partizanlar, sadece işgalcilere karşı savaşmakla kalmadı, aynı zamanda rakip direniş gruplarıyla (Çetnikler) de mücadele etti. Tito'nun stratejik dehası, karizması ve askeri yetenekleri sayesinde partizanlar, kısa sürede en güçlü direniş hareketi haline geldi. Savaşın sonunda, 1945'te partizanlar zafer kazanarak Yugoslavya'yı kurtardı. Tito, bu zaferle birlikte ülkenin tartışmasız lideri konumuna yükseldi. Savaş sırasında gösterdiği liderlik yetenekleri, onu halk nezdinde bir kahraman haline getirdi. Bu kahramanlık halesi, ileride kuracağı otoritenin meşruiyet zeminini oluşturacaktı. Tito, Yugoslavya'yı yönetirken "kardeşlik ve birlik" ilkesini adeta bir devlet felsefesi haline getirmişti. Ona göre Yugoslavya, tek bir ulusun değil, tüm Güney Slavlarının ortak vatanıydı. Bu anlayışla, ülkeyi oluşturan altı cumhuriyet (Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Makedonya) ve iki özerk bölgeye (Kosova, Voyvodina) geniş yetkiler tanıyan federal bir sistem kurdu. Her cumhuriyetin kendi parlamentosu, hükümeti, polis gücü ve hatta anayasası vardı. Ancak tüm bunların üzerinde, tartışmasız otorite olarak Tito ve onun kurduğu Yugoslavya Komünistler Birliği bulunuyordu. O, partinin ve ordunun başkomutanıydı; dış politikada tek söz sahibiydi; ülkenin ekonomik ve sosyal politikalarının ana hatlarını belirliyordu. Adeta bir "baba figürü" olarak, tüm bu farklı etnik grupların, kültürlerin ve dinlerin bir arada yaşayabileceği bir "Yugoslav" kimliği yaratmaya çalışıyordu. Bu çaba, onun en büyük idealiydi ve tüm politikalarının merkezinde yer alıyordu. Tito'nun duruşu, Doğu ile Batı arasında ince bir çizgide yürüyen, son derece pragmatik ve karizmatik bir lider profili çiziyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında partizanlarıyla Nazilere karşı verdiği amansız mücadele, ona hem içeride hem de dünya genelinde büyük bir saygınlık kazandırmıştı. Savaştan sonra komünist bir rejim kursa da, Stalin'in dayatmacı politikalarına boyun eğmedi ve 1948'de Sovyet blokundan koparak "Bağlantısızlar Hareketi"nin kurucularından biri oldu. Bu, onun duruşunu net bir şekilde ortaya koyan en önemli adımlardan biriydi. Ne tam anlamıyla Doğu'ya, ne de Batı'ya yaslanan; kendi yolunu çizmeye çalışan, bağımsız ve gururlu bir liderdi. Batı'dan ekonomik yardım alırken, Doğu ile de ilişkilerini tamamen koparmıyor, kendi "öz yönetimli sosyalizm" modelini geliştiriyordu. Bu sayede Yugoslavlar, diğer Doğu Bloku ülkelerine göre çok daha özgür bir ortamda yaşıyor, Batı'ya seyahat edebiliyor, yabancı müzik dinleyebiliyor, hatta özel sektörde küçük işletmeler bile kurabiliyorlardı. Bu göreceli özgürlük ortamı ve yükselen yaşam standardı, Tito'yu halk nezdinde oldukça popüler kılıyordu. Yugoslavya, onun liderliğinde hem Doğu'ya hem de Batı'ya açılan bir pencere, adeta iki blok arasında bir köprü konumundaydı. Ancak Tito'nun yönetim şeklinin bir de diğer yüzü vardı. Onun "kardeşlik ve birlik" politikası, aslında etnik milliyetçiliğin her türlüsünü şiddetle bastırmaya dayanıyordu. Sırp, Hırvat, Boşnak ya da Arnavut milliyetçiliği yapan herkes, devletin sert güvenlik güçleri tarafından susturulur, hapse atılır ya da tasfiye edilirdi. 1971'de Hırvatistan'da yaşanan "Hırvat Baharı" hareketi, daha fazla özerklik talep eden Hırvat aydınlarının ve parti liderlerinin Tito tarafından acımasızca bastırılmasıyla sonuçlanmış, binlerce kişi tutuklanmıştı. Aynı şekilde, Kosova'daki Arnavut milliyetçi hareketleri de benzer bir akıbete uğramıştı. Tito, bu baskıcı yöntemlerle aslında etnik milliyetçiliği yok etmediğini, sadece yeraltına ittiğini göremiyor ya da görmek istemiyordu. Volkanın ağzını tıkıyor, ama içindeki lavların hâlâ kaynadığını unutuyordu. Ülkeyi bir arada tutan ana unsur, ortak bir idealden çok, Tito'nun kendi kişisel karizması ve otoritesiydi. O, adeta Yugoslavya'nın yaşayan sembolüydü. Fakat bir sembolün ölümlü olması, üzerine inşa edilen yapının da en büyük zafiyetiydi. Tito, ekonomik politikalarında da benzer bir dengeyi gözetmeye çalışıyordu. "Öz yönetim" adı verilen sistemle, işçilere fabrikaların yönetiminde söz hakkı tanıyor, piyasa sosyalizminin bazı unsurlarını uygulamaya çalışıyordu. Ancak bu sistem, zamanla verimsizliklere, borçlanmaya ve bölgeler arası ekonomik dengesizliklere yol açtı. Slovenya ve Hırvatistan gibi kuzey cumhuriyetleri daha gelişmiş ve zenginken, Kosova ve Makedonya gibi güney bölgeleri yoksullukla boğuşuyordu. Federal hükümet, zengin cumhuriyetlerden aldığı parayı yoksul bölgelere aktarıyor, bu da kuzeyde "Biz çalışıyoruz, onlar yiyor" şeklinde bir tepkiye yol açıyordu. Tito döneminde bu tepkiler bastırılıyordu ama ileride patlayacak olan bombanın fitili aslında o yıllarda yavaş yavaş hazırlanıyordu. Ekonomik adaletsizlikler ve bölgesel eşitsizlikler, etnik milliyetçiliklerin körüklenmesi için verimli bir toprak oluşturuyordu. Tito'nun kurduğu sistem, bu ekonomik çelişkileri çözmekte yetersiz kalıyor, hatta zaman zaman derinleştiriyordu. Tito, ülkeyi yönetirken sık sık cumhuriyetler arasında seyahat eder, halkla iç içe olur, onların sorunlarını dinlerdi. "Večiti drug" (Ebedi Yoldaş) olarak anılır, mavi takım elbisesi, beyaz atı ve karizmatik gülümsemesiyle halkın gönlünde taht kurardı. Onun için yazılan marşlar, şiirler bestelenir, her yerde onun posterleri asılıydı. Lüks yaşam tarzı, yatları, köşkleri ve dünya liderleriyle kurduğu samimi ilişkiler, onun adeta bir devlet adamından çok bir kral gibi algılanmasına yol açsa da, bu durum halk nezdindeki popülaritesini pek etkilemiyordu. Birçok Yugoslav için Tito, savaşın yaralarını sarmış, ülkeyi ayağa kaldırmış, dünyada söz sahibi yapmış efsanevi bir liderdi. Onun varlığı, ülkenin birliğinin ve güvencesinin teminatı gibiydi. Ona duyulan bu güven ve sevgi, farklı etnik grupların bir arada yaşamasını sağlayan en önemli yapıştırıcıydı. Ama tarihin acı ironisi, işte tam da burada yatıyordu. Tito, her ne kadar "kardeşlik ve birlik" için çabalasa da, kurduğu sistemin en büyük zaafı, kendisine olan aşırı bağımlılıktı. O hayattayken bastırılan tüm etnik gerilimler, çözümsüz kalan ekonomik sorunlar, ertelenen siyasi reformlar, onun ölümüyle birlikte bir anda su yüzüne çıkmaya başlayacaktı. 4 Mayıs 1980'de Tito'nun Ljubljana'da ölümü, Yugoslavya'nın da ölüm fermanı oldu adeta. Onun karizması ve otoritesiyle örülü olan bu görkemli yapı, temelindeki çatlaklar nedeniyle hızla çökmeye başladı. Merkezi otorite boşluğu, cumhuriyetler arasındaki rekabeti ve etnik milliyetçilikleri körükledi. Ekonomik kriz derinleşti, siyasi istikrarsızlık arttı. 1980'lerin sonuna gelindiğinde, Sırp lider Slobodan Milošević'in yükselişi ve diğer cumhuriyetlerdeki milliyetçi hareketler, federasyonu parçalanmanın eşiğine getirdi. Yıllarca "kardeş" oldukları söylenen halklar, bir anda birbirlerine düşman kesilecek, Tito'nun demir yumruğuyla bastırdığı milliyetçilikler, en vahşi halleriyle yeniden doğacaktı. 1991'de Slovenya ve Hırvatistan'ın bağımsızlıklarını ilan etmesiyle başlayan süreç, kısa sürede kanlı bir savaşa dönüştü. Önce Hırvatistan'da, ardından Bosna-Hersek'te yaşanan etnik temizlikler, katliamlar ve soykırımlar, Tito'nun "kardeşlik ve birlik" idealinin ne kadar kırılgan olduğunu acı bir şekilde gösterdi. Srebrenica katliamı, Saraybosna kuşatması, Vukovar'ın yıkımı... Bunların hepsi, Tito'nun mezarından yükselen bir çığlık gibi, tüm Yugoslavya'yı saracak ve dünyanın gözleri önünde yaşanacaktı. Oysa belki de Tito'nun en büyük hatası, halklarına gerçek anlamda "kardeşliği" öğretmek yerine, onları sadece bir arada tutmayı tercih etmesiydi. Onlara ortak bir gelecek vizyonu aşılamak, demokratik kurumları güçlendirmek ve etnik kimliklerin ötesinde bir "Yugoslav" bilinci oluşturmak yerine, kendi kişisel otoritesine dayalı, baskıcı bir sistem inşa etti. Ve bu tercih, ileride yaşanacak büyük felaketin habercisiydi. Tito öldüğünde, onunla birlikte Yugoslavya da ölmüştü; geriye kalan sadece, yıllarca bastırılan nefretin ve öfkenin körüklediği, kanlı bir mirastı. Bugün bile, eski Yugoslavya coğrafyasında Tito'ya duyulan özlem ile etnik milliyetçilikler arasında sıkışıp kalmış bir huzursuzluk hüküm sürmektedir. Tito, hem birleştiren hem de ayrıştıran, hem sevilen hem de nefret edilen, hem efsane hem de diktatör olarak, tarihin en karmaşık ve çelişkili liderlerinden biri olarak anılmaya devam ediyor. Onun mirası, Yugoslavya'nın kendisi gibi, hâlâ çözülmeyi bekleyen bir muamma olarak duruyor.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
57.9K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
552.9K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
89.4K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
42.3K
bc

AŞKLA BERDEL

read
92.6K
bc

HÜKÜM

read
231.5K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
37.1K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook