Amra Dan, her akşam olduğu gibi yine kalabalık aile masasında yemek yerken, Tito'nun ölümünden sonra olanlar aile büyükleri arasında konuşuluyor, yaklaşan savaşın bizleri ne kadar etkileyeceğinden bahsediliyordu. Dedem rahmetli olduğundan beri masanın başında oturan anneannem, kaşlarını çatmış, anlattığı her kelimeyi sanki bir kazık gibi çakıyordu ortaya. Onun otoritesi masanın üzerinde görünmez bir ağırlık gibi çöküyordu hepimizin üstüne. Yemek odasının duvarındaki eski saat her tik takında sanki bir ömür daha eksiliyordu hayatımızdan. Annem Lejla, sürekli olarak babama endişeli gözlerle bakıyor, babam ise tabağındaki yemeğe odaklanmış, bu gergin havayı görmezden gelmeye çalışıyordu. Enişte her zamanki gibi iyimser konuşmalar yapıyor, "Yok canım daha neler, Tito'nun birliği bozulur mu hiç? Bunlar hep palavra," diyordu ama onun da sesindeki titremeyi ben duyuyordum. Radyoda çalan acıklı türküler, evimize sinen o ağır ve bunaltıcı sessizlik, herkesin yüzüne vuran endişe... Sanki görünmez bir duman sarıyordu etrafımızı, nefes almamızı zorlaştırıyordu.
O gece sofrada tam olarak yedi kişiydik: anneannem, annem Lejla, babam, enişte, dayım, ben ve Emir. Herkesin yüzünde ayrı bir endişe, ayrı bir düşünce vardı. Dayım işlerinin bozulmasından korkuyordu, enişte cepheye gitme ihtimalinden bahsediyordu üstü kapalı, anneannem ise Tito sağken böyle şeylerin olmayacağını söyleyip duruyordu. "O büyük adam ölmeseydi, bu ülkede karınca incitmezdi kimse," diyordu elindeki ekmeği ufalayarak. Ekmeği asla israf etmezdi, savaş görmüş bir kuşaktı o da. Ama şimdi anlamıyor muydu, yeni bir savaşın kapıda olduğunu? Belki de anlıyordu da kabullenmek istemiyordu.
Annem Lejla'ya baktım göz ucu ile, sonra küçük kardeşim Emir'e. Emir sanki bu konuşulanları hiç duymamış gibi yemeğine devam ediyordu. Tombul yanakları şimdi yemek ile dolmuştu adeta bir sincabı andırıyordu. Patates püresini kaşığına dolduruyor, ağzına tıkıştırıyor, sonra bir kaşık daha alıyordu. Sanki bir yarış vardı onunla tabağı arasında. Ama bu konuşulanların onu ne kadar etkilediğini en iyi ben biliyordum. Çünkü onun gizli gizli yazdığı günlüğünü bulmuş, hatta okumuştum. Tamam tamam biliyorum bu yaptığım doğru değildi, özel bir şeydi, mahremiyet denen bir kavram vardı ama ne yapayım merak bir şeytan gibi dürtmüştü beni. Yastığının altında, eski bir çorabın içine sakladığı o küçük defteri bulduğumda ellerim titremişti. Üzerinde kocaman harflerle "EMİRİN GÜNLÜĞÜ" yazıyordu, "r" harfi ters olmuştu ama olsun. Sararmış sayfalarında, minik ve titrek harflerle yazılmış bir cümle vardı en dikkat çekici olan: *"Bugün çok yemek yedim çünkü abl am dedi ki savaş olursa yemek bulamayabiliriz. Ben de aç kalmak istemiyorum."*
O cümleyi okuduğum an içim parçalanmıştı. Emir'in o kadar yemesinin sebebi bir gece aniden savaş Saraybosna'ya sıçrarsa aç kalmamak içinmiş. Çocuk işte, 7 yaşında ki bir çocuk kendince önlem alıyordu. Kendi masum dünyasında, büyüklerin anlattığı korkunç hikayelerden kendini korumaya çalışıyordu. Elimde ki kaşığı masaya koydum. Metal kaşığın porselen tabağa çarpmasıyla çıkan ses, bütün konuşmaları kesti bir anda. "Emircim doydun mu?" dedim sofradakilerin yüzlerinde gözlerimi gezdirerek. Ama gözlerimde onlar görmüştü sinirimi ve hepsi bir anda sustu. Masanın üzerindeki o kaynayan tencere, tabaklar, kaşıklar, bir anda sadece birer eşyaya dönüştü; asıl konuşulanların ağırlığı çöktü üzerimize. Anneannem bile bir an için sustu, gözlerini bana dikti. Ama ben onun bakışlarına aldırmadan Emir'e döndüm.
"Şu iki kaşığı da ağzıma götüreyim bitiyor abla," dedi Emir, ağzı dolu dolu. Kelimeler lokmaların arasında kaybolup gidiyordu neredeyse. İki tombul yanağı şişmişti, gerçekten de kocaman bir sincaba benziyordu. "Obur sincap," diyerek saçlarını karıştırdım. Saçları yine yapış yapıştı, yemekten ve terden. Ama olsun, ben onu böyle de çok seviyordum. "Tamam hadi bitir de senin için aldığım hediyeyi göstereyim sana," dedim. "Ne hediyesi mi?" dedi hemen elinde ki kaşığı sofraya bırakarak, gözleri parlayarak. O an bütün dünyası sadece hediyeye odaklanmıştı, savaş falan kalmamıştı aklında. Ne güzeldi çocuk olmak, ne güzeldi böyle küçük şeylerle mutlu olabilmek. "Hani nerede versene şimdi!" Heyecanla yerinde duramıyor, minik bacaklarını sallıyor, sandalyede zıplıyordu neredeyse. "Tamam hadi," dedim bende oturduğum yerden kalkarak elini tuttum ayağa kalkmasına yardımcı olarak. Eli minicikti ve sıcacıktı, bütün güveniyle sımsıkı tutmuştu elimi.
Tam o anda cellat anneannemin sesi duyuldu. O ses, yıllardır hepimizi titreten, hepimize korku salan o meşhur sesti. "Terbiyesizlerrr! Büyükler sofradan kalkmadan kalkmak da nedir? Hem çocuk daha tabağını bitirmedi bile!" Anneannemin o tiz sesi mutfakta yankılandı. Eskiden kalma bir radyonun bozuk sesi gibi, tırmalayıcı ve amansızdı. Ama aldırmadım, mutfaktan çıktık. Arkamdan sesi hâlâ geliyordu: "Lejla bu kız senin yüzünden böyle dik başlı, büyüklerine karşı saygısız oldu!" Annem, "Aman anne abartma, hediye vermek istedi kardeşine ki biliyorsun Emir onun bir tanesi, incisi," dedi yumuşak bir sesle, sanki anneannemi sakinleştirmeye çalışıyordu. Annem hep böyleydi, arabulucuydu, hepimizi idare etmeye çalışırdı. "Biliyorum ama yaptığı ayıp kızım. Bak sen beni dinle, kızını dövmeyen dizini döver demiş atalarımız, bunu unutma!" "Anne!" dedi annem sinirle, sesi artık daha da yükselmişti. "Kazık kadar kızımı döveyim? Ya da senin bana davrandığın gibi mi davranayım?" "Ne varmış sana davranışımda? Ne kadar da güzel yetiştirdim seni ki sen büyürken mahallenin dilindeydi terbiyen, namuslu oluşun ki bu yüzden almadı mı damadım seni?" dedi anneannem gururla, zafer kazanmış bir edayla. Sanki bir puan almıştı oyunun sonunda.
Babamın o kalın gür sesini duydum. "Hanımlar beni karıştırmayın!" dedi ve çıktı işin içinden. Babam hep böyle yapardı, kavga çıkınca ortadan kaybolur, sorumluluk almazdı. Bir yanda koridorda mutfaktaki konuşmaları dinliyor, bir yandan da ses yapan Emir'e "sus" diye işaret yapıyordum, içeride konuşulanları sonuna kadar dinlemek istiyordum. Emir'in yüzü buruşmaya başlamıştı, alt dudağı titriyordu. O yüksek seslerden korkuyordu, anlaşmazlıklardan, bağrışmalardan. Anneannemin tiz sesi, annemin çaresizliği, hepsi birbirine karışıyordu. Ama Emir ağlayacak gibi olunca içeriyi bıraktım ve odama geçtik.
Odamız küçüktü ama güzeldi. İki yatak, bir çalışma masası, bir dolap. Duvarda eski film afişleri asılıydı. Emir hemen yatağımın üstüne oturdu, bacaklarını sarkıttı. Minik elleriyle yatağın kenarını sıkı sıkı tutuyordu. Odanın loş ışığında yüzü daha da masum görünüyordu. "Hani nerede hediyem?" dedi, sesi hâlâ hafif titrek. "Bekle," dedim ve çantamdan bir boyama kitabı çıkardım, boya kalemleri ile birlikte. "Al bakalım," dedim gülümseyerek. Kitabın kapağında sevimli bir tavşan resmi vardı, rengarenkti. Emir hemen kitabı elimden aldı, karıştırmaya başladı. Sayfaları çevirirken gözleri faltaşı gibi açıldı. "Ooooo ne kadar da çok sayfası varmış abla!" dedi. Her sayfada ayrı bir heyecan, ayrı bir mutluluk. "Evet," dedim. "Bak tam 12 tanede boya kalemi aldım sana. Kırmızı var, mavi var, yeşil var, sarı var... Hepsini teker teker seçtim senin için. Şimdi sen burada boyamanı yap, sonra da benim yatağıma gir yat. Ben birazdan gelip seninle uyurum." "Tamam ablacım, hediyen için çok teşekkürler, seni seviyorum," dedi ve yanağıma bir öpücük kondurdu. Minik dudaklarının sıcaklığı yanağımda bir an için tüm o ağırlığı unutturdu. "Canım," dedim bir süre sarıldım. İçimdeki korkulara, endişelere inat, onun masumiyetine sığındım. Sonra kollarımı minik bedeninden ayırdım. Odadan çıkarken bir öpücük attım ve kapıyı arkamdan kapatarak çıktım.
Koridorun loşluğunda bir an durdum. Mutfaktan hâlâ uğultular geliyordu. Derin bir nefes aldım. Şimdi yapmam gereken, o uğultuların arasında kaybolup gitmemekti. Emir'in günlüğündeki o cümle aklıma kazınmıştı: *"Ablam dedi ki savaş olursa yemek bulamayabiliriz."* Benim söylediğim bir laf, onun dünyasında nasıl da büyümüş, kocaman bir kaygıya dönüşmüştü. Belki de asıl savaş, çocukların gözlerindeki o korkuyu görmeye dayanabilmekti. Mutfağa doğru yürüdüm, içerideki fırtınaya göğüs germeye kararlı.