MAVİ KELEBEK

1091 Words
Mutfağa girdiğimde sofradaki herkesin gözü bana dikildi. Anneannemin bakışları sanki beni delip geçecekti, annemin gözlerinde endişe ve merak karışımı bir ifade vardı, enişte kaşlarını kaldırmış ne diyeceğimi bekliyordu, dayım elindeki ekmeği bölmeyi bırakmış bana bakıyordu. Derin bir nefes aldım ve sesimi sakin tutmaya çalışarak sofrada kilerin yanına bir iki adım attım. Mutfağın o bildik kokusu, kaynamış patates ve kızarmış soğan kokusu, bir anda daha yoğun gelmeye başladı burnuma. Kilerin yanındaki duvara yaslanmış küçük bir tablo vardı, üzerinde "Huzur Evimizde Başlar" yazıyordu nakışla işlenmiş. O tabloya baktım bir an, sonra gözlerimi tekrar sofradakilere çevirdim. Konuşmaya başladığımda sesimin hafifçe titrediğini hissettim ama devam ettim. "Hepinizi anlıyorum, hepinizin endişesi var buna ben de dahilim." Sözlerimi tartarak söylüyordum, her kelimeyi özenle seçiyordum. "Ama savaş yok. Sadece savaş çığırkanlığı yapanlar var. Bakın," dedim gözlerimi hepsinin yüzünde gezdirdim. Anneannem hâlâ o sert ifadeyle bakıyordu, ama bir an için gözlerinde bir kırılma oldu sanki. "Emir daha 7 yaşında ve konuşulanlardan çok etkileniyor. Onun yanında böyle konuşup da psikolojisini bozmayın lütfen. Ben geçen bir laf ettim, boşboğazlık yaparak, işte ne bileyim savaş olursa yiyecek bulamayız falan diye. Ve bu bizim için küçücük olan bir sözün onu ne kadar etkilediğini bilemezsiniz." Sesim yükselmişti farkında olmadan, biraz sakinleşmeye çalıştım. "Onun günlüğünü buldum," dedim ve bir an için bütün yüzlerde şaşkınlık ifadesi belirdi. "Evet, gizlice yazdığı bir günlük var ve orada benim o sözümden dolayı aç kalmamak için çok yemek yediğini yazmış. Çocuk işte, kendince önlem alıyor. Daha yedi yaşında bir çocuk, savaştan korunmaya çalışıyor. Siz burada yüksek sesle çatışmalardan, cephelerden bahsederken o duyuyor, anlıyor, içine atıyor. Ki savaş yok. Lütfen," dedim ve mutfaktan çıktım. Arkamdan homurtular yükselmeye başladı, özellikle anneannemin "Bu kız böyle büyüklere laf söyleyecek kadar ileri gittiyse vay halimize" gibi bir şeyler mırıldandığını duydum. Ama hiç aldırmadım. Koridorun soğuk taşlarında adımlarım yankılandı. O an içimde bir ferahlama hissettim, söyleyeceklerimi söylemiştim. Belki anlamayacaklardı, belki kızacaklardı, ama en azından Emir'i korumak için bir şey yapmıştım. Odaya girdiğimde Emir boyama kitabını yatağımın üstüne koymuş, bacaklarını sallaya sallaya boyama yapıyordu. Minik elleriyle kalemi sıkı sıkı tutuyor, dilini hafifçe dışarı çıkarmış, büyük bir ciddiyetle çalışıyordu. Odanın loş ışığında saçları daha da kumral görünüyordu. "Ablacım," dedim. Bana baktı, gözleri ışıl ışıldı. "Gelsene abla, bak kelebeği boyuyorum," dedi. O peltek konuşması, bazı harfleri çıkaramayışı, her zamanki gibi içimi ısıttı. "Aa bakayım," dedim yanına gittim. Yatağın kenarına iliştim ve eğilip boyadığı sayfaya baktım. Tüm sayfayı kaplayan kocaman bir kelebeği masmavi boyamıştı. Kanatları simetrik değildi belki ama o masumiyetin verdiği özgürlükle öylesine güzel boyamıştı ki, adeta kanat çırpacak gibi duruyordu. "Ablacım mavi kelebek olur mu hiç?" dedim gülümseyerek. Sorum samimiydi ama içimde bir yerde onun hayal gücüne sınır koyduğum için pişmanlık hissettim. "Neden olmasın?" dedi peltek konuşmasıyla. O peltekliği o kadar tatlıydı ki, kıyamazdım insan. Yanına ilişirken, "Ben hiç mavi kelebek görmedim ki," dedim. "Hem benim yaşım senden ne kadar büyük, biliyorsun, on bir yaş büyüğüm. On bir yıldır hiç mavi kelebek görmediysem demek ki yoktur." Onu mavi kelebeklerin olmadığına ikna etmeye çalışıyordum, belki de kendi gerçekliğimi onun masum dünyasına dayatıyordum farkında olmadan. Ama o hiç istediğim gibi cevap vermedi. "Ama abla, belki bir gün görürüz. Bence dünyada milyonlarca mavi kelebek vardır. Belki onlar sadece bizim görmediğimiz yerlerde yaşıyordur. Belki ormanın dibinde, belki dağların arkasında, belki de çok uzaklarda." Sözleri öylesine saftı ve öylesine derindi ki, bir an için ne diyeceğimi şaşırdım. Haklıydı aslında. Dünya onun hayal ettiği kadar geniş ve renkliydi, biz büyükler görmeyi unutmuştuk sadece. "Belki de," dedim usulca. Saçlarını okşadım, yumuşacıktı, sabah şampuanı kokuyordu hâlâ biraz. "Neyse şimdi toparla bakalım boya kalemlerini de yatalım, sabah okul var," dedim. "Tamam," dedi ve bir çırpıda kalemleri ve kitapları topladı. Öylesine itaatkardı ki, öylesine uyumluydu ki, bazen bu kadar iyi oluşu içimi acıtıyordu. Kalemleri ve kitapları başucumuzdaki şifonyerin üzerine koydum. Şifonyerin üzerinde annemin işlediği dantel bir örtü vardı, üzerinde de eski bir aile fotoğrafı. Fotoğrafta dedem henüz hayattaydı, hepimiz gülümsüyorduk. O fotoğrafa baktım bir an, ne kadar da güzel günlerdi. Keşke hep öyle kalabilseydik. Odadan çıkıp Emir'in odasına geçtim. Ona pijamalarını getirdim, mavi renkli, üzerinde küçük arabalar olan pijamalarını. "Kollarını kaldır bakalım," dedim ve ellerimle giydirdim onu. Önce üstünü, sonra altını. Minik bedenini pijamalara sokarken bir yandan da gıdıklıyordum, o da kıs kıs gülüyordu. Sonra bende giyindim. Beyaz, eski bir geceliğim vardı, onu giydim. Dişlerimizi fırçaladık birlikte, lavabonun önünde iki kardeş yan yana, aynaya bakıp birbirimize dil çıkardık. Birlikte yatağa girip yattık. Yorganı üzerimize çektim, Emir hemen yanıma sokuldu, sıcacık vücuduyla. Başını göğsüme yasladı, nefes alış verişini duyabiliyordum. Bir süre öyle sessizce yattık. Tavanda hafif bir çatlak vardı, ona baktım. Dışarıdan ara sıra köpek havlamaları geliyordu, uzaktan bir araba sesi. Normal bir geceydi aslında, ama içimde bir ağırlık vardı. "Abla, bana bir masal anlatır mısın?" dedi usulca. Başını kaldırıp bana baktı, kocaman gözleriyle. O gözlerde ne korku vardı ne endişe, sadece masum bir istek. "Tabii ki," dedim. Kolumu hafifçe kaldırdım ve Emir'i kolumun üstüne alıp sarıldım. Başını omzuma koydu, rahat bir nefes aldı. Odanın içinde hafif bir rüzgar vardı, perdeyi usulca dalgalandırıyordu. Annemin odasından hafif bir radyo sesi geliyordu, belki de teselli arıyordu o da. "Bir varmış bir yokmuş," diye başladım hikayeye. Sesimi yumuşak ve tatlı bir tona büründürdüm. "Allah'ın kulu çokmuş, çok söylemesi günahmış. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken..." Emir'in güldüğünü duydum, o kısık ve tatlı gülüşüyle. "Uzak diyarların birinde, yemyeşil ormanların ortasında küçük bir köy varmış. Bu köyde yaşayan bir tavşan ailesi varmış. Minik tavşanın adı Pofuduk'muş. Pofuduk'unda tıpkı senin gibi kocaman gözleri, yumuşacık tüyleri ve bir de küçük kardeşi varmış..." Emir'in gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı. Nefesi daha düzenli ve derin çıkıyordu artık. Ama ben anlatmaya devam ettim. "Pofuduk bir gün ormanda gezerken, mavi bir kelebek görmüş. Kelebeğin kanatları masmaviymiş, tıpkı senin boyadığın kelebek gibi. Pofuduk çok şaşırmış, daha önce hiç mavi kelebek görmemiş çünkü. Kelebeğin peşine düşmüş, koşmuş koşmuş..." Emir'in uyuduğunu fark ettim, hafif hafif horluyordu bile. Ama ben anlatmayı bırakmadım. "Sonunda kelebek bir çiçeğe konmuş. Pofuduk yavaşça yaklaşmış, kelebeğe 'Merhaba' demiş. Kelebek de 'Merhaba' demiş. Ve böylece Pofuduk ormanın en güzel arkadaşlığını kurmuş, mavi kelebekle..." Sessizce anlatmayı kestim. Emir mışıl mışıl uyuyordu artık. Yanağına hafif bir öpücük kondurdum. "İyi geceler küçük kardeşim," diye fısıldadım. "Rüyalarında mavi kelebekler gör." Gözlerimi kapattım, onun sıcaklığıyla ısınan bedenimle, dışarıdaki dünyanın tüm karmaşasına rağmen, o an için huzurluydum. Yarın yeni bir gündü ve ne getireceğini bilmiyordum. Ama şimdilik, küçük kardeşim yanımda uyuyordu ve bu yeterliydi. Odanın içinde hafif bir rüzgar esti yine, perdeyi usulca dalgalandırdı. Ve ben, gözlerimi yavaşça kapatırken, bir an için mavi kelebeklerin kanat çırptığını gördüm hayalimde. Belki de Emir haklıydı, belki de dünyada milyonlarca mavi kelebek vardı. Sadece görmeyi bilmek gerekiyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD