Dışarıdaki hava değişmeye başlamıştı. Yazın o boğucu sıcaklığı yerini sonbaharın keskin rüzgarlarına bırakıyordu. Gözlerimi bilgisayardan kaldırıp pencereye baktım. Ağaçların yaprakları yavaş yavaş solgun bir sarıya dönüyordu. İstanbul’un sonbaharı hep böyleydi—hafif kasvetli, ama bir o kadar da büyüleyici. Şirket içindeki hava da en az dışarısı kadar değişmişti. İlk geldiğimde kaotik bir enkaz gibiydi; borçlarla, umutsuzlukla ve bitmek bilmeyen stresle dolu bir savaş alanıydı. Ama şimdi... işler nihayet yoluna giriyordu. Sadece inşaat sektöründe değil, sanat sektöründe de adımızı duyurmaya başlamıştık. Babam başta bu fikre pek sıcak bakmasa da, galeri işine girişmemiz şirketin imajını ve mali durumunu iyileştirmişti. Şimdi sergiler düzenliyor, sanat koleksiyonları alıyor ve satıyorduk.

