Mahru ❤️🔥
Tekrardan yazmaya başladım hikayemi umarım desteğinizi esirgemezsiniz💜
➡️Instagram hesabım: @hayatdolukalem
Burnundan soluyarak "O kadar para bebek yapma uğruna verilir mi? Allah büyük, bekleyin hele bir. Gün doğmadan neler doğar" diyen kaynanama tahammülsüzlükle bakıp gözlerimi devirdim. Sorunun bende olmadığını söyleyemedim bir türlü. Fakat artık bu yalanı sürdürecek gücümde kalmamıştı. Sürekli tüp bebek için yapılan masrafı yüzüme çarpan bir kaynanayla, hele de yaşlılık maaşından tek bir kuruşu bile bizim için harcamaya yanaşmayan bir kaynanayla aynı evde yaşamak ömrümü törpülüyordu adeta. Kocam sanki patlamaya hazırlandığımı sezmiş olacak ki hararetle "Çocuğumuzdan önemli değil ya anne." dedi.
Acaba diye düşündüm, sorun gerçekten bende olsaydı Orhan yine de annesine karşı beni savunur muydu? Yüreğime çarpan bir hisle soğukça baktım kocama. Eğer gerçekten sorun bende olsaydı Orhan tüp bebek için tek kuruş bile harcamazdı.
"Yine de bekleseydiniz, ne bu acele canım, anlamadım ki. O parayı yatırıma çevirebilirdiniz" dedi Ferhunde Hanım. "Hem millet yıllar sonra çocuk sahibi oluyor."
Daha fazla dayanamayıp "Bir tek oğlun çalışmış gibi konuşuyorsun anne. Orhan çalışırken ben de çalıştım durdum, hatta sen maaşından tek kuruş vermezken, şu kollarındaki bileziklerini bozmaya tenezzül etmezken benim annem ve ablalarım bütün altınlarını bozdurup bana verdiler. Bence sen aklını fikrini kendine sakla, giderayak üzmeyelim birbirimizi, ha?" dedim tek nefeste. Bu rahatsızlık verici ortama daha fazla dayanamayarak "Hadi gidelim artık" deyip evden çabucak çıkıp kapımızın önündeki arabamıza bindim. Kocamın annesini yatıştırdığını duyar gibiydim. Kaynanam her zaman olduğu gibi benim dik başlılığımdan yakınıyordu yine. Artık umurumda değildi. Yalnızca bebeğime bir an önce kavuşmak istiyordum. Kocamın evden çıktığını görünce bir an ondan çocuk yapmakla hata mı ediyorum diye geçirdim içimden. Sıkıntıyla elimi alnıma yasladım. Kendi kendime vesvese veriyordum. Belki de beş ay önce kocamın beni dul komşumuzla aldatması yüzünden böyle düşünüyordum. Orhan kocamdı fakat artık eskisi gibi sevmiyordum onu. Sevmiyordum. Aldatıldığıma şahit olduğum zaman ne kadar saf ve kör olduğumu anlamıştım. Çünkü dul komşumuza çoğu zaman ben kendim gönderiyordum kocamı. Perdelerini takmak için, bozulan musluklarını tamir etmek için... Boşanmak istedim, ama babam "Kefeninle girersin bu eve" demişti. Kocamdan sonra en büyük darbeyi babamdan almıştım. Halbuki babalar, kız çocuklarını korumak için yaratılmıştı. Yani en azından ben öyle sanıyordum. Bütün inançlarım yıkılmıştı. Bir daha eskisi gibi sevemedim ailemi. Çünkü kocam kadar onlar da beni aldatmışlardı. Gitmek istedim, parasız pulsuz yalnız kadınların başına gelenleri her gün haberlerde görünce korktum ve sustum. Susturuldum.
"Yaşlı kadın, kusuruna bakma sende," dedi Orhan. Ve yanağıma öylesine, benim için hiçbir anlam taşımayan kuru bir öpücük kondurdu.
Uzun derin bir soluk verip, "Kusura baksam ne olacak?" diye sorup, kocamın öptüğü yeri kazımak ister gibi sildim. "Sakın dokunma bana," diye tısladım.
Bıkkınca, "Ne zamana kadar sürecek bu?" dedi Orhan.
"Böyle olmasını sen istedin. Ben değil, sen aldattın. Unuttun mu yoksa?"
Orhan ses etmedi.
Hastaneye gittiğimizde bütün ailemi orada görmek benim için büyük bir moral olmuştu. Anne babam, her iki ablam, iki tane abim ve yengelerim hepsi gelmişlerdi.
Annem içten bir şekilde beni öpüp sarılırken, "Mahru'm, çok dua ettim, inşallah tutunacak bebeğiniz sana," dedi.
"Sağ ol annem," deyip annemin kucaklamasına içtenlikle karşılık verdim. Annem de benim gibi aldatılmış bir kadındı. Benim gibi o da susturulmuştu. Yaramız aynıydı, aynı yerden kanamıştık annemle. Fakat o, hiç kanamamış gibi hayatına devam ediyordu. Bunu nasıl yapıyordu, anlamıyordum.
"Stres yapma sakın," diyen Gülay ablama başımı onaylarcasına salladım.
"İnşallah sorunsuz geçer kardeşim," dedi Nihan.
"İnşallah ablam."
Ailemle vedalaştıktan sonra sedyeye uzandım.
Orhan, "Her şey sorunsuz geçecek güzelim," deyip elimi tuttu birden.
Elimi sertçe çektim. Aldatıldığımı öğrendiğimden beri kocamın bana dokunmasına izi vermiyordum. Tahammül edemiyordum. Ve artık bana dokunmasına izin de vermeyecektim. Abartıyorsun diyenler olmuştu kocama verdiğim tepkilere. Ben de kocalarımız yerine bizler onları aldatsaydık, şimdiye çoktan mezardaydık diye delice savunmaya geçiyordum. Kocamla aramda korkunç uçurumlar açılmıştı. Annem, kız kardeşlerim ve yengelerim beni dayanıksız sözlerle avutuyorlardı. Bazen şımarık olmakla suçlanıyordum. İnsanın kalbinde yeni bir duygu uyanınca hep orada kalmazlar mı? Benim kalbimde aldatılmışlığın acısı vardı. Ve aptalca avuntulara ihtiyacım yoktu. Hissettiğim acı sürekliliğini koruyacak olan bir cinstendi çünkü. Ölmemiştim fakat sakat kalmıştım. Duygularım sakatlanmış dudaklarımda ölülere özgü soğuk bir tebessüm kalmıştı. Kısacası ben yaşayan bir ölüydüm. Yaşadığım acıları kesmek ince bir iş istiyordu.
Anestezi yapılacakken gözlerimi yumdum. Her şeyin iyi geçmesini istedim. Birdenbire yüreğimin kökünde beliren o can yakıcı düşünce beni altüst etti. Orhan'a ait olacak bir bebeğin varlığını istemediğimi açıkça hissettim. Hâlâ bir şansım vardı. Kalkabilir, buradan defolup gidebilirdim. İyi ama nereye gidecektim ki? Ancak kefenle girebileceğimi söyleyen babamın evine mi gidecektim? 'Dul kadın belayı mıknatıs gibi çeker' diyen abime sığınacaktım? 'Hepimiz aldatılıyoruz, sen niye bu kadar tepki veriyorsun, senin bizden neyin fazla?' diyen yengelerime mi sığınacaktım? Yaşayışımın gidişini ben hariç herkes yönetiyordu.
"Hazır mısın?"
Beni uyutacak olan hemşirenin sesiydi bu. Hazır mıydım? Bilmiyordum. Israrcı bir sancı göğsümü sıkıştırıyordu. Belki de her şey çok daha güzel olacaktı. Bebeğimle iyileşecektim. Kim bilir. Nefesim titredi birden. Soğuk bir terin omurgama yayıldığını hissettim. Bu şüphe verici hislerden kör bir bıçak gibi geçtim birden.
Güçlü bir sesle "Hazırım" dediğimi duydum. Ansızın hiç kimsenin yıkamayacağı bir umut yeşerdi içimde. Ben bebeğimle iyileşecektim. Ve bunu hiç kimse sarsamayacaktı.
~~~~~~~~
Çapkın bir edayla "Tüp bebeğe ne gerek vardı? Biz ikimiz kendi aramızda da halledebilirdik, Arslan Bey," dedi İlayda, dudağının kenarını hafifçe ısırıp karşısındaki adamı arsızca süzmeye başladı.
İlayda'nın böyle konuşmasına tahammül edemedi Arslan. Dişlerini sıkarak bakışlarını başka yöne çevirdi. İlayda'nın huzursuz gülümsemesine katlanamadı.
Şuh bir tavırla gülüp, "Tamam canım, öyle sert bakma bana. Şaka yaptım, şaka. Sen hiç gülmez misin Arslan? Hüma'dan sonra hiç gülmediğin her yerde konuşuluyor da," dedi.
Hışımla avucunun içini kadının ağzına bastırırken, "Karımın adını anma bir daha ağzına," diye soğuk bir nefretle fısıldadı Arslan. Hüma'nın adının geçmesi bile tüylerini kirpi gibi yapıyordu. Yüreği öfkeyle kabarıyor, gırtlağı şişip zonkluyordu.
İlayda sertçe geri çekilip, "İyi be, tamam. Bir şey demedik," diye somurttu. Ölmüş bir kadının hâlâ bu kadar sevilmesine dayanamadı. Hiçbir erkek onun cazibesine dayanamazken, Arslan bir kez olsun ona doğru düzgün bakmamıştı bile.
Öç alır gibi, "Ne kadar seversen sev onu. Sonunda sana çocuk verecek olan benim, değil mi? Koskoca Beyin veliahtını dünyaya getireceğim. Bence bu vereceğin paradan bile büyük bir şey. Sürekliliğini koruyacak olan bir şey," dedi sinir bozucu neşesiyle.
Onu daha fazla duymayı hazmedemeyerek gözlerini yumup kulaklığını kulaklarına taktı Arslan.
Saatler sonra helikopterle İzmir'e vardıklarında, İlayda'nın yanında durmuştu Arslan. İlayda kıvranıp yapmacık bir tavırla, "Korkuyorum Arslan, tut elimi," deyince istemeye istemeye tutmuştu elini. Her şeyin sorunsuz geçmesini istiyordu. Her şeye kızı için katlanıyordu. Yeter ki o yaşasın, başka hiçbir şey istemiyordu. Serçe onu ayakta tutan yegâne bir varlıktı.
On beş gün sonra bebeğinin olacağını öğrendiği zaman Arslan derin bir nefes almıştı. Hastaneden döndüklerinde İlayda'yı evine yerleştirmişti.
"Canım erik çekiyor, şöyle yeşil ekşi ekşi erik olsa ne güzel olurdu," diye sızlandı İlayda.
Aşerme zamanı olmadığını biliyordu. İlayda'nın tek istediği şeyin kendisi olduğunu biliyordu Arslan.
"Hizmetçiler elinin altında ne istiyorsan onlardan iste." dedi sabırla. "Artık hareketlerine dikkat et İlayda. Hamilesin, bunu unutma" deyip evden çıkmaya koyuldu.
Kırmızı rujlu dudakları küstahça kıvrılırken "Artık iki çocuğun var Arslan." diye baskın bir sesle konuştu İlayda, Arslan'ın arkasından.
Duyduğu iğneleyici sesle topuğunun üstünden dönüp ona baktı Arslan. "Ee?" dedi, kaşları yukarı kalkarken.
"Kızınla eşit haklara sahip olacak bebeğim. Belki de erkek olur, kızından bile daha üstün olur ha? Soyunu sürdürür." dedi İlayda. Dediği gibi pişman da oldu. Arslan'ın üstüne zincirlerinden kurtulmuş gibi gelmesini dehşetle izledi. Kaskatı kesildi birden. İçi dondu. Bir sonraki nefesini almaya korktu. Onu ilk kez böyle vahşi görmüştü.
Boyun damarları kopacakmış gibi gerilmişti Arslan'ın. İlayda'yla eşit şartlarda olsalardı, onu yeryüzünden silerdi şimdi. Onun kadın olması elini kolunu bağlamıştı. "Kulağını aç beni iyi dinle ucube bin tane de erkek çocuğum olsa, kızımın yerini kimse alamaz benden. Serçe benim cennetim ve ben cennetimi yüreğime taç etmişim. Bir daha kızım hakkında konuşacağın zaman iki defa düşün. Erkek çocukmuş, soyunu sürdürecekmiş falan. Senin beynin kaçıncı yüzyılda kaldı, kara cahil?" diye öyle bir kükredi ki. İlayda'nın dudaklarından 'hih!' sesinin koptuğunu duydu. "Sakın bir daha kızıma dil uzatayım deme. Çocuğuma hamilesin diye de bir ayrıcalık bekleme sakın" diye tısladı. Sanki içinden bir cam parçası geçmişti de onu kesip kanatmıştı. O, kızına kıyamazken, İlayda denilen çirkef gudubet kadın hiç çekinmeden ona dil uzatabilmişti.
İlayda, Arslan'ı ilk defa böyle görmüştü. Kızı onun hassas noktasıydı. Bunu şimdi çok daha iyi anlıyordu. Bir daha kızından bahsedip Arslan'ın şiddetine maruz kalmak gibi bir niyeti yoktu.
Bedeni irkilip titrerken "Özür dilerim Arslan. Affet." dedi, dişleri birbirine çarpıp. Adamın yüreği kızıyla dolup taşmıştı bile ikinci çocuk ilk çocuğu yaşatmak için bir amaç uğruna yapılmıştı
Tehdit dolu sesiyle "Çocuğumu koruyacaksın İlayda. Ne yap, et onu koru. Dilini de koru." deyip hışımla evden çıktı Arslan.
Bölüm sonu.