5:Yaralar

819 Words
Arda’yı eve taşımak, beton kadar ağır bir yükü sırtlamak gibiydi. Her adımda inleyişini duyuyor, içim parçalanıyordu. Kapıyı ayağımla itip açtım. Döküntü bir ev. Soğuk ve yalnız. Baran’ın arabasının sesi, gecenin sessizliğinde uzaklaştı. Ardında paramparça bir gerçeklik bırakarak. Arda’yı eski, sarkmış kanepeye yatırdım. Nefesi düzensizdi. Yüzündeki kan izleri ve morluklar beni kahrediyordu. “Buna nasıl izin verdim?” diye fısıldadım. İçimde öfke ve pişmanlık birbirine karışıyordu. Mutfakta ilaç kutusunu ararken rafların bomboş olduğunu fark ettim. Elime geçen sadece bir şişe kolonya ve eski bir havluydu. Bu evde “umut” yoktu. Yaralarını temizlemek için eğildiğimde, Arda gözlerini hafifçe araladı. “Aslı…” “Buradayım,” dedim titrek bir sesle. “Her şey geçecek.” Ama geçmeyeceğini biliyordum. Çünkü bu sadece bir başlangıçtı. Tam alnındaki kanı silerken, yatak odasının kapısı hızla açıldı. Ve çığlık… “ASLI!?” Ev arkadaşım Defne, yüzünde dehşet dolu bir ifadeyle kapıda duruyordu. Gözleri, kan içindeki kardeşime kaydı ve dudakları titredi. “Bu… Bu da ne?” diye kekeledi. “Defne, sakin ol,” dedim aceleyle. Ama sesi geceyi yırtmıştı bir kere. “Bu kim? Neler oluyor? Ve sen… Neden kan içindesin?” Ona ne anlatabilirdim ki? Bu dünyayı, Baran’ı… Bizi neyin içine çektiğini? “Bu benim kardeşim,” dedim güçlükle. “Yardım etmelisin.” Defne bir adım geri çekildi. Gözlerinde korku ve şaşkınlık vardı. “Aslı… Sen başına ne açtın?” Sessizlik. Cevap veremedim. Çünkü cevap, ağırlığını kaldıramayacağım kadar karanlıktı. Ama bir şey biliyordum… Baran Kara’nın gölgesi artık üzerimden kalkmayacaktı. Arda’nın başındaki morluğu okşarken gözlerimi kapattım. Sakin ol, Aslı… Sakin ol. Ama yapamıyordum. Her nefes alışında kaburgalarım sıkışıyordu sanki. O böyle mahvolmuşken ben nasıl sakin olabilirdim? Derin bir nefes alıp mutfaktan getirdiğim suyu dudaklarına değdirdim. İlk başta tepki vermedi. Ama sonra göz kapakları titreyerek aralandı. “Aslı…” Sesi o kadar kısıktı ki, duymasam yok olacaktı. “Beni duyuyor musun?” dedim fısıldayarak. Başını hafifçe salladı. Gözleri hâlâ bulanıktı ama kendine gelmeye başlamıştı. “Senin aptal kafanı kırarım, haberin olsun,” dedim. Sesim titriyordu ama bu öfkeden değildi. Korkuyordum. Arda, zorlanarak doğrulmaya çalıştı. Ağzının kenarındaki kanı silerken bakışlarımdan kaçındı. “Özür dilerim…” Bu iki kelime, içimde bir şeyleri ateşe verdi. “Özür mü?” diye tekrarladım. “Bunu mu diyeceksin bana?” Arda başını öne eğdi. Hatalı olduğunu biliyordu. Ama bu, öfkemin dinmesine yetmedi. “Gitmem lazım,” dedi birden. “Burada kalamam. Sana da daha fazla sorun çıkaramam.” Sabrım taştı. Bileğinden tutup onu sertçe yerinde tuttum. “Kaçmayı mı düşünüyorsun?” diye hırladım. “Bu hale gelip hâlâ kaçmayı mı planlıyorsun?” “Aslı…” Cümlesini bitirmesine izin vermedim. Avcum hafifçe yüzüne çarptı. Tokat atmak istememiştim. Ama kendimi durduramamıştım. Gözleri büyüdü. Belki şaşkındı, belki de hak ettiğini biliyordu. “Sen benim kardeşimsin!” diye patladım. “Üniversiteye gitmen gerekirken nerelerde süründüğünü sanıyorsun? Ve… Baran’ın adamlarıyla ne işin var, ha?” Defne’nin kesik nefesi arkadan geldi. “Aslı, dur… Biraz sakin ol.” Ama duramazdım. “Yurttan kaçmak mı? Uyuşturucu borcu mu? Baran’ın köpeklerinden biri olmak mı?” diye saydırdım. “Ne yaptın sen, Arda?” “Başka çarem yoktu!” diye patladı nihayet. “Borçlarımı ödeyemezdim, tamam mı? Kimseye söyleyemedim. Ve… O adamlar bana ulaştığında, bir çıkış yolum yoktu!” Yüzüm yanıyordu. Sinirden, üzüntüden… Ve belki de çaresizlikten. Defne yanımıza çöküp omzuma dokundu. “Aslı, lütfen… Arda bitik durumda. Şimdi hesap sormak bir şey değiştirmez.” Gözlerim doldu ama ağlamadım. Zayıf görünemezdim. “Bu iş bitti mi, Arda?” diye fısıldadım. “Yoksa hâlâ sana ulaşacaklar mı?” Arda sessiz kaldı. İşte bu sessizlik, kalbimi yerinden söküp attı. Çünkü bu iş bitmemişti. Ve biliyordum… Baran Kara, geri gelecekti. Gözlerimi açtığımda başım zonkluyordu. Geceden kalan kaos, zihnime ağır bir sis gibi çökmüştü. Arda’nın yaralı yüzü, Defne’nin endişeli bakışları, Baran’ın alaycı sesi… Hepsi birbirine karışıyordu. Telefonumu elime aldım. Saat: 10:43. İçimden küfrettim. İki gündür işe gitmiyordum. Beni kovmaları an meselesiydi. Yavaşça yataktan kalktım. Arda hâlâ uyuyordu. Nefesi düzene girmişti ama yüzündeki morluklar, yaşadığımız cehennemi hatırlatıyordu. Banyoya girdim ve buz gibi suyun altına kendimi bıraktım. Sıcaklık bedenimi ısıtamazdı. Ama belki bu soğuk, zihnimi ayıltırdı. “Ne hale geldin, Aslı?” diye fısıldadım kendi kendime. Üniversiteden mezun olduğum günü hatırladım. O siyah cüppe içinde, hayatın önümde bir sürü kapı açacağını sanmıştım. Oysa gerçek çok daha acımasızdı. Ne kadar başvurduysam da kimse bana iş vermemişti. Dışarıdan bakıldığında o diplomanın bir anlamı olmalıydı. Ama bu şehirde, doğru bağlantıların yoksa bir hiçtin. Ve ben… Hiçtim. Saçımı havluyla kuruturken derin bir nefes aldım. En azından geceleri çalıştığım bar kiramı ödememi sağlıyordu. Bu bana göre değildi, biliyordum. Ama başka şansım yoktu. Üzerime siyah, dar bir kot ve sade bir tişört giydim. Aynadaki yorgun yansımama baktım. Göz altlarım mosmordu. Ama pes edemezdim. Mutfakta Defne’yi buldum. Kahve yapıyordu, ama gözleri hâlâ endişeliydi. “Gidiyor musun?” diye sordu yavaşça. Başımı salladım. “Gitmek zorundayım.” Arda’ya bir kez daha baktım. Uyanmamıştı. Ama bir şey belliydi: Bu işin sonu daha kötü bitecekti. Kapıyı çekerken içimden bir ses, bu bataklıktan asla kurtulamayacağımı fısıldıyordu. Ve haklı olabilirdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD