👉🏻 Sessiz Yangın
Gece şehrin üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü. Sokak lambaları titrek ışıklar yayıyor, uzaktan geçen arabaların farları karanlığı kısa süreliğine delip geçiyordu ama o ışıkların hiçbiri içimdeki karanlığa ulaşamıyordu. Pencerenin önünde duruyordum. Camda yansıyan siluetime baktım, gördüğüm kişi bana benzemiyordu. Eskiden gözlerimde bir şey vardı; umut, sıcaklık, yaşama dair bir his. Şimdi ise sadece yorgunluk vardı ve tarif edemediğim bir boşluk. Derin bir nefes aldım ama o nefes içime dolmadı. Sanki ciğerlerim bile bana ait değilmiş gibi hissettim.
Telefonum masanın üzerinde titredi. Kısa, keskin bir sesti, sessizliği yaran bir bıçak gibi. Gözlerimi kapattım, o sesi tanıyordum. Bakmadan da biliyordum. Yine oydu, yine Arem. Başımı yavaşça çevirdim. Telefonun ekranı karanlık odadaki tek ışık kaynağıydı ve orada tek bir isim yazıyordu: Arem. Kalbim bir an hızlandı, sonra yavaşladı. Çünkü artık o ismi görmek heyecan değil, acı veriyordu. Parmaklarım telefona doğru hareket etti ama dokunmadım. Sadece baktım. Çünkü bazı aramalar cevaplandığında her şey geri döndürülemez hale gelirdi ve ben geri dönüşü olmayan bir şeyle yüzleşmekten korkuyordum.
Telefon sustu. Oda tekrar sessizliğe gömüldü ama bu sessizlik huzurlu değildi, aksine boğucuydu. Kapı çaldı. Bir kez, kısa. Sonra tekrar, daha sert. Kalbim göğsüme çarptı. Kendi kendime git dedim ama içten içe biliyordum, o gitmezdi. Arem hiçbir zaman kolay vazgeçen biri olmamıştı. Kapı bu sefer daha sert çalındı. Sabır tükeniyordu ve sabrı tükenen bir Arem tehlikeliydi. Ağır adımlarla kapıya yürüdüm. Her adım beni biraz daha geri dönülmez bir yere götürüyordu. Elimi kapı koluna koydum, bir an durdum. Kalbim hızlıydı ama bunun korkudan mı yoksa hâlâ bir şeyler hissetmemden mi kaynaklandığını ayırt edemedim.
Kapıyı açtım ve o an her şey değişti. Arem karşımdaydı. Siyah takım elbisesi kusursuzdu ama yüzü değildi. Keskin hatları daha sert görünüyordu, çenesi sıkılıydı, gözleri soğuktu. Öyle soğuktu ki insanın içine işliyordu. İstemsizce bir adım geri çekildim. Bu saatte neden geldin dedim. Sesimin güçlü çıkmasını istedim ama istediğim gibi olmadı. Arem cevap vermedi. Sadece bana baktı. Uzun, sessiz ve rahatsız edici bir şekilde. Sonra içeri girdi. İzin almadan, her zamanki gibi. Kapıyı arkasından kapattı. O ses odanın içindeki havayı değiştirdi. Sanki artık kaçış yokmuş gibi hissettirdi.
Benimle konuşman lazım dedi. Sesi sakindi ama o sakinlik fırtına öncesi bir sessizlikti. Başımı salladım. Konuşacak bir şey kalmadı dedim. Dudakları hafifçe kıvrıldı ama bu bir gülümseme değildi. Daha çok tehlikeli bir uyarı gibiydi. Buna sen karar veremezsin dedi. İçim titredi ama geri adım atmadım.
Ben senin neyim Arem dedim. Sorum odanın ortasına düştü. Ağır ve keskin. Sessizlik uzadı. O hareket etmedi, sadece bana baktı. Sanki cevabı biliyor ama söylemek istemiyormuş gibiydi. Sonra bana doğru bir adım attı. Bir adım daha attı. Aramızdaki mesafe yok oldu. Nefesi yüzüme değdi. Kalbim istemsizce hızlandı.
Bunu gerçekten bilmek istiyor musun dedi. Sesi alçaktı ama etkisi derindi. Gözlerimi ondan kaçırmadım. Evet dedim. Eğildi. Kulağıma yaklaştı. Neredeyse dokunarak konuştu. Sen benim en büyük hatamsın dedi.
O an içimdeki her şey durdu. Sonra yavaş yavaş parçalandı. Ama garip olan şuydu, canım yanmasına rağmen ondan uzaklaşamadım. Çünkü bazı insanlar seni en çok acıtan kişiler olsa bile vazgeçemediklerin olur. Ve o an bunu açıkça anladım. Bu bir aşk değildi. Bu, insanı yavaş yavaş yakan bir yangındı.