5. Bölüm - Eylül Nerede?
“Aynur kızım, kardeşin nerede?”
Kadının sesi endişeliydi. Evin içinde birkaç tur atmış, salonla mutfak arasında gidip gelirken içi rahat etmemişti. Bir türlü bulamamıştı küçük kızını.
“Bilmem, tuvalete gitmiştir belki?” Aynur, mutfak tezgahına yaslanmış, elindeki bulaşık bezini buruşturup düzleştiriyordu. Yüzünde belli belirsiz bir gerginlik vardı.
“Yarım saatten fazladır ortada gözükmüyor. Hem ben yeni geldim, yoktu oralarda.” diyen Gülşen gözlerini kısarak Aynur’a baktı. Sanki kızının sesinin içinden bir şey arıyor gibiydi.
“İnan bilmiyorum anne!” dedi Aynur, sesini biraz yükselterek. “Gördüğün gibi azıcık kurtlanmışım, ben de herkes gibi onları döküyordum. Hem nerede olacak, buralardadır. Ya da balkona sigara içmeye kaçmıştır belki.”
“Of, Aynur!” Kadın başını iki yana salladı. “Bıraktı ya kardeşin sigarayı. İçmez artık benim güzel kızım.” derken kendisini buna inandırmak istiyordu, belki de herkesi.
Aynur, gözlerini devirdi, “İnan anne, bıraktıysa dahi yeniden başlar. Sen git balkona bak, ben de dışarı bir göz atayım.” dedi sonunda.
Aynur kalbinin hızlandığını hissetti. Yavaşça mutfak kapısını itti, salondan geçerken göz ucuyla annesinin balkona yöneldiğini gördü.
“Ne yapacaktı anne, kaderini sizin gibi korkarak babaannesinin eline bırakacak değildi ya!” diye mırıldanarak dışarıya çıktı. Karanlıkta yola şöyle bir baktı. Kardeşinin gölgesinin izi bile kalmamıştı.
…
Eylül’ün çoktan uzaklaşmış olmasının verdiği rahatlamayla içi biraz olsun rahatlayan Aynur, kısa bir duraksamanın ardından rolüne tam anlamıyla konsantre oldu. Nefes nefese kalmış gibi yaparak koşar adımlarla eve geldi. Gözleri telaşlı, sesi endişeliydi.
“Anne, yok! Kızın hiçbir yerde yok!” dedi, sesini titretip gözlerini kocaman açarak. “İnan, dışarıda bakmadığım yer kalmadı. Hatta dedim belki bakkala sigara almaya gitmiştir, bakkala gidip sordum. Yok, hiç uğramamış.”
Annesi ellerini başına götürüp sandalyeye çökerken, evin içindeki gergin hava ansızın yükseldi.
O sırada odanın diğer ucundan ağır adımlarla yaklaşan babaanne Meliha, bakışlarını Eylül’ün annesine dikti. Gözlerinde suçlayıcı bir öfke, sesinde yılların birikmiş hiddeti vardı.
“Sen kaçırdın kızını değil mi?” diye bağırdı. Sesi evin duvarlarında yankılandı. “Bizim yanımızda ‘evlen’ dedin, sonra gizliden gizliye ‘kaç git’ dedin! Hep senin yüzünden!”
Sözlerini bitirmeden elini havaya kaldırıp tüm gücüyle gelini Gülşen’in yüzüne tokadı bastı. Saniyelik bir sessizlik oldu. Eylül’ün annesi şaşkınlıkla yüzünü tuttu, gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. Tokadın acısı kadar suçlamanın ağırlığı da üzerine çökmüştü.
Tam ikinci tokat havaya kalkarken, Ekrem bir adımda annesinin önüne geçti. Yüzü kıpkırmızıydı. Meliha’nın bileğini sertçe tuttu, gözleri kararmıştı.
“Yeter anne. Ayıp oluyor. Sen ne yaptığının farkında değilsin. Benim kızım kaçmaz!” dedi, dişlerinin arasından çıkardığı öfkeyle. Gözlerini annesinden ayırmadan ekledi:
“Beni yüz üstü bırakmaz güzel Eylül’üm… O benim en fedakar kızım.”
“Yaa! Sen öyle san!” diye patlayan ses, evdeki gerilimi adeta ikiye katladı. Herkes bir anda dönüp sese baktı. Sesin sahibi, yüzü öfkeyle kıpkırmızı kesilmiş İsmail’in annesi Hatice’ydi. Etekleri yere sürünen pembe gece elbisesini bir öfke objesi gibi havada sallıyordu.
“Senin kızın bu güzelim elbiseyi çöp poşetine basıp banyoya saklamış.” diye bağırdığında öfkeden sesi titriyordu. “Sonra da ortadan toz olmuş! Hem o kadar para verdiğimiz gece elbisesini hem de oğlumun adını kirletti! Ben demiştim zaten o kızdan benim aslan oğluma karı olmaz diye, ama Meliha annemin üzülmesine dayanamadığım için ses etmedim!”diye oğlunun intihar ederim diye tehditine kendince bir kapak bulmuştu.
Kalabalığın ortasında bedenini öne eğip elbiseyi adeta bir suç delili gibi göstererek devam etti: “Görün işte! Kızınızın kahpeliğini kendi ellerinizle büyütmüşsünüz!”
Bir anda evin içi buz gibi oldu. Hatice’nin sözleri tokat gibi çarptı herkese, en çok da Ekrem Demir’e.
Ekrem, sanki biri göğsüne yumruk atmış gibi birden irkildi. Yüzü kireç gibi oldu. Gözleri boşluğa takılı kaldı, dizleri titredi. Dimdik durduğu yerden arkasındaki eski, gıcırdayan sandalyeye kendini zor attı. Omuzları düşmüştü, elleri dizlerinin üzerinde cansız duruyordu. Gözleri yaşlıydı ama yaş dökmek için bile donmuş gibiydi.
Gülşen Hanım, kocasının bu haline dayanamayıp hızla yanına eğildi. Eliyle Ekrem’in yüzünü yokladı, sonra panikle arkasına döndü.
“Aynur! Su getir çabuk! Çabuk diyorum sana!” diye bağırdı, sesi neredeyse çığlığa dönmüştü.
Aynur bir anlık şaşkınlıkla afallamıştı. Ne olanlara karşı çıkabilmiş, ne babasına koşabilmişti.
Daha sakin biri hemen mutfaktan su getirip Ekrem beye uzattı.
Olanları sessizce izleyen İsmail, yüzüne oturan ifadesizliğiyle adeta buz kesmişti. Gürültünün ortasında, bağırışların arasında hiç ses çıkarmamış, sadece gözlerini bir noktaya dikip öylece kalmıştı. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi ama dışarıdan bakıldığında taş gibi hareketsiz görünüyordu. İçinde fırtınalar kopsa da belli etmiyordu. Çünkü bu an, hayatındaki en kırılgan sınır çizgisiydi: Ya Eylül’ü sonsuza kadar kaybedecek, ya da onu ne pahasına olursa olsun geri alacaktı.
Ekrem’in olduğu köşeye bir an baktı. Amcasının elinde tuttuğu bardaktan içtiği suyu yutmakta zorlandığını fark edince, ağır adımlarla yanına yaklaştı. Gözleri hâlâ yaşlı, dudakları titriyordu adamın. İsmail, diz çöker gibi eğilerek amcasının elini tuttu. İçinden gelen duyguyu dikkatli kelimelere döktü:
“Amca… üzme kendini bu kadar.” derken, sesinin yumuşak çıkması için içinde büyük bir çaba sarf ediyordu. “Hepimiz biliyoruz Eylül fazlaca serbest büyüdü… Büyük ihtimalle bir anda baskı altında hissetti kendini. Bunu kaldıramadı. Ama… senin kızın, senin sözünden asla çıkmaz. Sen onu bilirsin. Belki sadece yalnız kalmaya ihtiyacı vardır. Biraz kendini toparlasın… emin ol, yanlış yaptığını anlayacak. Ve gelip senden özür dileyecek.”
O anda odadaki herkesin bakışları ona döndü. Hatice’nin gözleri küçüldü, Meliha alttan alta süzdü, Gülşen başını hafifçe çevirdi. Herkes İsmail’i dinliyordu. O da bunu biliyordu. Kelimelerini seçerken terazinin hem vicdan hem gurur tarafını tartıyordu. Çünkü tek bir cümlesiyle tüm bu karmaşada kendi geleceğini çizmiş olacaktı.
Ama en çok da Eylül’ü düşünüyordu. Gözlerinin içini, kahkahasını, ilk defa ona tutulduğu o yaz akşamını… Eylül hep hayalindeki yerdi. O, Eylül’ü uzaktan değil, bir ömür yanından sevmek istiyordu. Onunla uyanmak, onunla yaşlanmak… Yıllardır bu düşünceyle yanıp tutuşmuştu.
Şimdi bu hayallerim gerçek olmaya bu kadar yaklaşmışken, diye düşündü içinden, onu kaybetmek… imkânsız. Asla kabul edemem.
Elini amcasının elinin üzerine sıkıca bastırdı. Gözleriyle ona güven vermeye çalışsada kendine söz verir gibi fısıldadı:
Bedeli ne olursa olsun… Güzeller güzeli Eylül’le evlenecek. Onun için ne yapması gerekiyorsa hiç korkmadan yapacaktı.