4.Bölüm
Kenan
Kerem, sinirle çatılmış kaşlarının altında kardeşine bakarken sesi gittikçe yükseliyordu. “Alkollü olman yetmiyormuş gibi bir de yasa dışı yarış… Sen ne yaptığının farkında mısın? Dua et bir kazaya karışmadın, yoksa ehliyetine altı aylığına el konulmakla kalmaz, demir parmaklıkları boylardın!” diyerek çıkıştı. Öfkesine rağmen titreyen ellerle Kenan’ın sendeleyen bedenini kolundan kavrayıp arka koltuğa oturmasına yardım etti. Kardeşinin gözleri yarı kapalıydı, ağzından kesik kesik alkol kokusu yayılıyordu. Sarhoşlukla gerçeklik arasındaki çizgide sallanıyor, gözlerini kaçırarak mırıldanıyordu.
“Abartıyorsun…”
Kerem cevap bile vermedi. Dişlerini sıkarak yan koltuğa geçip oturdu. Eli istemsizce yumruk olmuş, dizine birkaç kez vurmuştu.
Murat, gecenin bir yarısı karakoldan gelen telefonla uyanmış, Kenan’la ilgili duyduklarına önce inanmak istememişti. Ardından diğer oğlu Kerem’i arayıp ikizinin durumu söyledikten sonra onu yanına alarak apar topar karakola gitti. Hayatta başlarına gelmeyeceğini sandıkları o sahne gözlerinin önündeydi: Kenan, gözleri kan çanağına dönmüş, yüzünde pişmanlıkla umursamazlık arasında sıkışmış bir ifade… Hemen yanında ise Meltem duruyordu. Genç kadın kollarını göğsünde kavuşturmuş, dudakları öfkeden titriyordu.
Karakolun kapısından çıktığında Meltem, Kenan’a tek kelime etmeden, yüzüne bile bakmadan ilerledi. Sessizliği, öfkesinden daha gürültülüydü. Havanın yağışlı olmasını bile umursamadan, karakoldan ve Kenan’dan biran önce uzaklaşmak istiyordu. Dün gece ne yaşadığını düşündükçe, öfkesi daha da büyüyordu. Ölümle dans etmeleri yetmiyormuş gibi, bir de Kenan’ın yüzünden bu karanlık ve soğuk iğrenç yerde sabahlamışlardı.
Kerem, Meltem’inde kendileriyle eve gelmesi için arkasından seslendi, ancak Meltem sadece kısa bir bakışla dönüp, “konuşmayın benimle!” dedi ve adımlarını hızlandırarak yürümeye devam etti.
Murat, genç kadının bu hâlde tek başına gitmesine gönlü razı gelmemişti. Belli ki yaşadıklarımdan aşırı etkilemiş kendine gelememişti. Hemen yoldan geçen bir taksiyi durdurdu. Şoföre döndü, “Onu dikkatli bir şekilde evine götür,” dedi ve cüzdanından birkaç banknot çıkararak uzattı.
Meltem gözlerini yere indirip hiçbir şey söylemeden taksiye bindi. Kapıyı sertçe kapattı ve birkaç saniye içinde gözden kayboldu.
……
Arabanın içindeki hava, Kerem’in midesine inen bir yumruk gibiydi. Motorun uğultusu bile dayanılmaz hâle gelmişti. Murat sessizdi. Arka koltukta başını cama yaslayıp sonra inleyerek doğrulan Kenan’ın boğuk sesi duyuldu:
“Ben sadece… ona kim olduğumu göstermek istedim.”
Kerem’in sabrı tükenmek üzereydi. Yan koltukta otururken kendini zor tutuyordu.
“Ne oldu, gösterdin mi? O öğrendi mi kim olduğunu? Senin başın göğe erdi mi?”
“Öğrendi tabii! Ben Kenan Karal’ım oğlum. Kimse bana kafa tutamaz.”
“Ya Allah aşkına sus artık. Hâlâ alkolün etkisindesin, saçmalıyorsun.”
Murat, dikiz aynasından kısa bir bakış attı. “Evde konuşuruz,” dedi yalnızca. Sesi yumuşaktı ama içinde biriken hayal kırıklığı, sustukça daha da ağırlaşıyordu.
Kenan içinse belli ki yaşananlar henüz yeterince sarsıcı değildi.
…
Murat, Kerem’i aldığı gibi sessizce evine bıraktı. Arabada fazla konuşmamışlardı; Kerem’in yüzü asık, kaşları çatık, bakışları hâlâ Kenan’a duyduğu öfkeyle doluydu. Arabadan inerken kapıyı hızla kapattı, sonra dönüp babasına baktı.
“Baba, böyle devam edemez,” dedi dişlerinin arasından. “Bu umursamazlık artık iyice sınırı aştı. Her şeyin şakaya vurulacağı bir yer, bir zaman olur. Ama Kenan işi gücü bırakıp hayatı oyun sanıyor.”
Murat, oğlunun öfkesine karşılık vermedi. Sadece başını yavaşça salladı. Onun haklı olduğunu biliyordu. Kenan’ın sorumsuz tavırları, sadece Kerem’i değil, herkesi yavaş yavaş yormaya başlamıştı.
*~*~*~*
Arzu, sabahın dokuzunda açılan kapının sesiyle mutfağın kapısından çıkıp antreye yöneldiğinde, karşısında darmadağınık halde içeri giren kocasıyla oğlunu gördü. Üzerlerinde geceden kalma bir yorgunluk, yüzlerinde uykusuzluk ve gerginlik vardı.
Arzu’nun dikkatini en çok çeken şey işse Kenan’ın üzerine sinmiş alkol kokusuydu. İri kahverengi gözlerini kısmış, çatık kaşları ve sıkılı dudaklarıyla kapının önünde bir süre öylece kaldı.
Gecenin yarısı apar topar evden çıkan kocasının ardından onu hemen aramış, ancak Murat, “Ben seni arayacağım,” deyip kısa bir açıklamayla telefonu kapatmıştı. Arzu, kalbini yerinden oynatan bu bekleyişte çaresizce salonda volta atmış, ne olup bittiğini öğrenememenin huzursuzluğuyla boğuşmuştu.
Saatler sonra diğer oğlu Kerem arayıp olan biteni anlattığında nefesi kesilmişti. Kenan karakoldaydı. Hem de yasa dışı bir yarışa karıştığı, üstüne üstlük alkollüydü de.
O andan sonra saatler geçmek bilmemişti. Kafasında dönüp duran senaryolar her dakikada biraz daha korkunç hâle gelmiş, elinden hiçbir şey gelmeden eve dönmelerini beklemek zorunda kalmıştı. Şimdi ise, sabırsızlıkla beklediği o iki adam nihayet karşısındaydı. Biri yorgun ve sessiz, diğeri ise üzerindeki pişmanlığı bastırmaya çalışan zoraki bir gülümsemeyle ona bakıyordu.
Arzu, içindeki öfkeyi bastırarak sakin bir nefes aldı. Yüz hatları biraz yumuşadı. Kocasına dönüp ses tonunu koruyarak konuştu:
“Murat, Kenan’a söyle… Hemen duşunu alsın. Kahvaltı masasına öyle gelsin.”
Sözlerinin ardında hâlâ dalgalanan fırtına vardı ama anne yüreği, öfkeyi bile ölçüp tartarak dile getiriyordu.
Murat, yanında dikilen oğluna döndü, yorgun bakışlarıyla “anneni duydun, doğru banyoya.”
Kenan hiçbir şey demeden başını salladı ve banyoya doğru yöneldi. Ancak birkaç adım sonra durdu. Arzu tam arkasını dönüp mutfağa geçecekken, Kenan hızla geri gelip annesini kollarının arasına aldı. Arzu’nun biranda gözleri büyüdü.
“Off Kenan, yapma şunu! Sana kızgınım, neden anlamıyorsun beni!” diye söylenmeye başladı. Kenan onu umursamadan sıkıca kucakladı, sonra bir anda belinden kavrayarak omzuna aldı.
“Kenan! Hayır! Lütfen yapma, başım dönüyor!”
“Sen bana küs müsün bakayım?” dedi neşeyle, etrafında dönerken.
Arzu’nun sesi yükseldi, “Evet, hem küsüm hem de kızgınım!”
“Emin misin?” dedi Kenan, bu kez biraz daha hızlandı. Salondaki koltuklar, halı, duvardaki tablo bulanık bir döngüye karışmıştı.
“Son kararım! Sana kızgınım!” dedi Arzu, bir yandan gülmemeye çalışırken midesi bulanıyordu.
Kenan bir kahkaha attı. “Annem, inan bana seni aşağı indirmeden saatlerce döndürürüm. Kızma bana.”
Sonunda “Tamam Kenan! Dur artık!” diye bağırdı, sesi titriyordu.
Kenan, yavaşladı. Dönmeyi bırakınca bu kez ters yöne hafifçe birkaç tur atıp annesinin baş dönmesini azaltmaya çalıştı. Sonra dikkatlice onu yere indirdi. Arzu’nun gözleri hâlâ dönüyordu, gülümsememek için verdiği mücadeleyi de çoktan kaybetmişti.
Arzu, salonun ortasında bir an sendeledi. Elini uzatıp beyaz koltuğun kenarına tutunarak dengesini sağladı. Gözlerini Kenan’dan ayırmadan, konuştu:
“Of oğlum ya… Otuz yaşına geldin, hâlâ çocukça hareketler yapıyorsun.”
Bakışları yumuşamış olsada sesi hâlâ doluydu.
“Tüm gece meraktan öldüm öldüm dirildim resmen. Lütfen, yapma artık böyle şeyler! Aklını başına al. Bak diğer kardeşlerine… Sıcacık ailelerinde, kendi telaşeleriyle mutlu mesut yaşıyorlar. Senin sonunu düşünmekten çok yoruldum inan. Ve bu yetmiyormuş gibi, son zamanlarda yaptıkların beni daha çok üzüyor, haberin olsun.”
Kenan, başını eğdi. Bir şey demedi önce. Sonra hafifçe gülümsedi, annesine göz kırptı. Yanağından şefkatle bir makas alıp, parmaklarını öperek ona uzattı.
“Ah be anne… Sana inanamıyorum. Sen geçmişte yaşadığın sıkıntılı günleri nasıl bu kadar çabuk unuttun? Ben böyle iyiyim. Emin ol, sen de iyisin.”
Arzu, gözlerini devirip, “Adı üstünde Kenan, geçmiş. Geçmişte kaldı. Onlar tüm olumsuzlukları aşıp mutlu olmayı başardı. Hem neden böyle diyorsun? Sen de aklı başında, düzgün birini bul, evlen. Şart mı sana uymayanı kendine uydurmaya çalışmak?” dedi.
“Öylesi denk gelirse, inan hemen evlenirim. Sırf senin bu dırdırından kurtulmak için!”
“Tamam Kenan, kahvaltıda konuşuruz. Hadi, üstündeki şu iğrenç kokudan bir an önce kurtul da gel. Çayı koymuştum, demleyeyim ben de.”
Kenan başını sallayıp mutfağa yönelen annesinin ardından seslendi:
“Tamam, tamam… Gittim ben!”
Kenan banyoya doğru yürürken üzerindeki ceketi çıkardı, gelişi güzel koltuğun kenarına bıraktı. Arkasından gelen annesinin homurtusu üzerine bir bakış attı ama cevap vermedi. Banyoya girip kapıyı çektiğinde Arzu da mutfağa geçip, çayı demledi. Ocağın altını kısarken iç geçirdi. Her defasında yüreği ağzına geliyor, sonra yine bir şekilde toparlayıp olanları sineye çekiyordu. Annelik böyle bir şeydi işte; ne kadar kızarsa da evlatlarının bir hareketleriyle yumuşuyordu.
Murat hâlâ sessizdi. Salondaki kanepeye oturmuş, başını ellerinin arasına almış düşünüyordu.
Dakikalar sonra Arzu, elindeki çay bardağını sehpanın kenarına bıraktı ve usulca kocasının yanına oturdu.
“Çok mu korktun ?” dedi yumuşak bir sesle. Rengin atmış, kendine gelememişsin daha.”
Murat başını kaldırdı, kısa bir süre eşine baktı.
“Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmiyorum Arzu,” dedi sessizce. “Bu çocuk hep aynı… Hiç değişmiyor.”
Arzu içini çekti.
“Haklısın da… Ne yapacağız? Bağırıyoruz, konuşuyoruz, uyarıyoruz. Her seferinde ‘tamam’ diyor, sonra yine aynı.”
“Bir gün başına bir şey gelecek diye ödüm kopuyor,” dedi Murat, dişlerini sıkarak. “Bu kadar sorumsuzluk nereye kadar?”
“Ben de korkuyorum,” dedi Arzu. “Ama başka ne yapabiliriz ki? Evladımız sonuçta. Ne kadar kızsak öfkelensek de ona birşey olacak diye aklımız çalıyor. ”
Murat başını salladı, kısa bir süre sustu.
“Benim aklımda bir şeyler var.”
“Ne gibi?” diye sordu Arzu, gözlerini kısarak.
“Masada anlatacağım. Şimdilik sürpriz olsun,” dedi Murat hafif bir tebessümle. Sonra telefonunu çıkartarak aklındaki kişiyi aradı.
.
“Alo… Mustafa bey! ”
…
Banyodan çıkan Kenan, üzerini değiştirmiş, saçlarını ıslak bırakmış halde içeri girdi. Salondaki havayı sezmiş gibi yavaş adımlarla yaklaştı.
“Annem,” dedi, sesi alttan alır gibiydi. “Hani kahvaltı yapacaktık?”
Arzu cevap vermedi. Göz göze geldiklerinde Kenan’ın gülümsemesi soldu. Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra Arzu derin bir iç çekerek yerinden kalktı.
“Hadi gel,” dedi. “Çay demlendi. Beraber masayı hazırlarken biraz konuşalım senle.”
Kenan arkasından yürürken annesinin durduğu yerde bir an o da durdu.
“Bu kez gerçekten seni dinleyeceğim, söz.” dedi.
Arzu’nun içinde bir yer kıpırdadı. Tam olarak inanmasa da o “söz” kelimesi, bir şeylerin değişmesi için atılmış küçücük bir adımdı. Yine de, bir annenin tutunduğu en güçlü şeydi: Umut.
…
Murat telefonda konuşmaya devam ederken, Kenan, salatalık ve domatesleri özenle dilimleyip biberleri iri iri doğradı. Arzu ise tezgaha yaslanmış, dalgın dalgın peynir kesiyordu. Annesini öyle dalgın görünce, Kenan sessizce yanına yaklaştı ve yanağına kocaman, sulu bir öpücük kondurdu.
Arzu, refleksle yanağını koluyla sildi.
“Silmesen olmaz değil mi?” dedi Kenan sırıtarak ve bu kez daha da ıslak bir öpücük kondurdu.
“Kenan, öpme işte böyle ıslak ıslak! Sevmediğimi biliyorsun. İnadına yapıyorsun.”
“Ne yani, biricik annemizi doyasıya öpmeyelim mi?”
“Öpme demiyorum. Yalamadan öp sadece!”
Kenan bu kez masaya yöneldi, annesine göz kırparak, “Babama da böyle yapıyorsan, valla helal olsun!” diyerek hazırladığı tabağı bıraktı.
“Kenan!” dedi Arzu sert bir bakışla. “Çok konuşma da otur yerine!”
Tam o sırada Murat mutfağa girdi. “Hayırdır, yine bir gerginlik mi var?” dedi, sandalyeyi hafifçe çekip otururken.
“Oğlun beni deli ediyor,” diye homurdandı Arzu.
“Ne yaptım şimdi ya? Öptük diye suçlu olduk, ne yapsak yaranamıyoruz size de,” dedi Kenan, sanki çok büyük bir haksızlığa uğramış gibi.
Murat, oğlunun hâlâ çocuk gibi davranmasına içinden içe bir “puf” çekti. Madem sen akıllanmıyorsun, biz de ona göre önlem alırız artık, diye geçirdi aklından.
Çaylar bardağa dökülürken mutfağın içini kısa bir sessizlik kapladı. Murat, tek şeker attığı çayından bir yudum aldı. Sonra özenle hazırlanan kahvaltıdan bir haşlanmış yumurtayı tabağına alıp dört parçaya böldü. Yanına birkaç zeytin koydu. İnce ekmeğin üzerine Arzu’nun yaptığı acı sostan sürdü, üstüne bir yumurta dilimi yerleştirdi ve büyük bir ısırık aldı. Ağız dolusu çiğnerken keyifli bir homurtu çıkardı.
Sonra Kenan’a döndü.
“Evet Kenan Bey, bildiğimiz gibi ehliyeti kaptırdın. Bir daha böyle bir olay yaşarsan bu sefer sadece ehliyetle kalmaz, cezaevine kadar yolu var. Bunun farkındasın, değil mi?”
Kenan kahvaltıya kısa bir ara verip başını kaldırdı.
“Tamam baba ya… Sıkmayın canımı. Sorun olmaz, idare ederim.”
Bu kez Arzu lafa girdi.
“Nasıl idare edecekmişsin, merak ettim doğrusu?”
Kenan omuzlarını silkti.
“Taksiyle geçiştiririm...”
Murat çayını masaya bıraktı, ciddiyetle konuşmaya başladı.
“Hayır efendim, sen taksiyle falan geçiştiremezsin. Az önce bizim taksi durağını aradım. Sana, yaşını başını almış, aklı başında emekliye ayrılmış bir şoför ayarlattım.”
Kenan sandalyesinden hafifçe geriye çekildi.
“Ne? Hayır ya! Ben istemem. Gerekirse yaya giderim kesinlikle şoförle filan olmaz.”
Murat başını iki yana salladı.
“Hayır, bu senin için en doğrusu. En az bir yıl boyunca araba kullanmak yok. Bu iş şaka değil artık.”
Kenan’ın sesi yükseldi. Şöför meselesine baya baya bozulmuştu.
“Baba yapma gözünü seveyim! Ne dediğinizin farkında mısınız? Ben 17 yaşında değilim, otuzuma yaklaştım. Bu nedir ya? Kabul etmiyorum!”
Arzu, oğlunun sinirle titreyen ellerini tuttu. Ellerini avuçlarına alıp dudaklarına götürdü ve öptü.
“Kenan, lütfen. Kabul et babanın söylediklerini. Her gün senin için endişelenmekten yoruldum. Ne zaman telefona baksam kötü bir haber mi alacağım diye yüreğim ağzıma geliyor. Hem unuttun mu, daha biraz önce söz verdin bana.”
“Madem küçük değilsin, bunu bir de davranışlarınla göster,” dedi Murat, sesi biraz daha ciddi çıkmıştı. “Hayatını düzene sok artık. Kulüpteki sıkıntılarını da biliyoruz. Çoğu maça çıkmıyorsun, sorumluluklarını ihmal ediyorsun. Biz bile… hayatındaki kadınları magazinden takip ediyoruz resmen. Kim geliyor, kim gidiyor belli değil. Bu böyle devam edemez, oğlum.”
Kenan, başını eğip önündeki zeytinle oynamaya başladı. Birkaç saniye sessiz kaldı, sonra başını hafifçe kaldırıp babasına baktı.
“Beni beş dakikada yargılamanız ne kolay ya…” dedi, sesi sitem taşıyordu. “Hiç mi iyi bir şey yapmıyorum ben…”
Murat sitemkar şekilde konuşmaya devam etti:
“Daha dün gece yaptığın saçmalık yüzünden kaç maç ceza alacaksın, sen söyle. Yanındaki kadın yüzüne bile bakmadan çekip gitti. ”
Kenan başını öne eğdi. duyduğu her kelimenin haklılık payı taşımasıyla öfkelendi. İçinde biriken duygular, masanın başında daha fazla oturmasına izin vermiyordu. Sandalyeyi hafifçe geriye itip hızla ayağa kalktı. “Tamam, sizin dediğiniz olsun. Şimdi ben evime geçiyorum. Lütfen tüm gün beni aramayın, rahatsız etmeyin,” dedi kırgın bir ses tonuyla. Ardından babasına dönmeden, “Şoför işini sen halledersin, birini gönderirsin bana,” diye ekledi. Kapıya doğru birkaç adım attıktan sonra durdu, başını çevirmeden son bir cümle daha bıraktı geriye: “Bu arada arabamı da çıkartırsın baba. Kerem cezasını ödemiş.”
Kimse arkasından ses etmedi. Ceketini omuzlarına daha sıkı çekerek kapıyı açtı ve yağmurlu havaya çıktı. Havanın soğukluğu, yüzüne çarpan damlaların sertliği umrunda değildi. Elleri cebinde, başı önde ağır ağır yürümeye başladı. Kafasının içi annesinin sözleriyle doluydu.
Yaklaşık bir saatlik yürüyüşün sonunda büyükçe bahçesi olan dört katlı evine ulaştı. Arabası olmadığından bu sefer doğrudan ana kapıdan girdi. Kapıyı açarken ardında kalan dünyanın gürültüsünü dışarıda bırakmaya çalıştı. Gerçi içindeki sesleri susturması mümkün olmadı.
Genelde zamanının çoğunu evin üst katlarına çıkmadan, havuza açılan alt kattaki odasında geçirirdi. Yani, arabalarının dizildiği büyük garajda… Bugün de doğrudan merdivenlere yöneldi. Her adımında otomatik olarak yanan ışıklar, zeminde yumuşak gölgeler oluşturuyordu. Sessizlik, sadece ayak sesleriyle bölünüyordu.
Camla çevrili odaya girmeden önce durdu. Işık sisteminin şıklığıyla parlayan arabalarına uzun uzun baktı. Her biri bir özeldi, bir güç simgesiydi, bir kaçış noktasıydı. Ancak şimdi, uzunca bir süre hiçbirinin direksiyonuna oturamayacaktı. Elini cebine soktu, başını biraz eğdi. O an, metalik yüzeylere değil, kendi yansısına bakıyordu aslında.
“Sonunda bokladın Kenan,” diye kendine söylenip odaya geçti.
Ayakkabılarını çıkarmadan, üzerindeki kıyafetlerle birlikte geniş yatağına uzandı. Yorganın altına girmedi. Yüzüstü uzanıp yastığa gömüldü sadece. İlk defa kendini bu kadar yalnız ve mutsuz hissetmişti. Belki saatlerce yatarsa, zihnini susturabilir, o içini kemiren sıkıntıdan bir süreliğine kurtulabilirdi.