3. bölüm
Eylül…
Eylül, ablası Aynur ve İsmail’in iki ablası ile abisinin eşi Elmas’ın arasında, sabahın köründe “nişan alışverişi” adı altında bir maceraya atılmıştı. Kızılay’ın vitrinleri kadar göz kamaştırıcı olmayan ruh haliyle vitrine baka baka, insanlardan çok mankenlerle empati kurduğu bir gün geçiriyordu.
Saatlerdir ne bir şey beğenebilmişti ne de denemeye gönlü vardı. Artık iyice yorulmuş, bezmişti.
Tam “ben buradan bir şey beğenmeden çıkacağım,” dediği anda, vitrindeki pudra rengi elbise Mesude’nin dikkatini çekti.
“Şunu bir dene, sana çok yakışır,” dedi Mesude. Sesi öyle kendinden emindi ki, Eylül’ün “hayır” deme ihtimali, kendini buzdolabına kilitlemesi kadar zayıftı.
Eylül kabine girerken, elbiseye neredeyse özür diler gibi baktı. “Kusura bakma, seni giyen mutlu biri olmalıydı… kısmet işte.”
Elbiseyi üzerine geçirip aynaya döndü. Saçlarını omzunun üzerinden arkaya attı. İşte o an tam bir sessizlik oldu. Yani dışarıda kadınlar hâlâ cıvıldıyordu ama Eylül’ün iç sesi “radyo yayınımıza ara verdik” moduna geçmişti.
Elbise çok güzeldi. Onda sorun yoktu. Sorun, elbisenin içindeki kadınla ilgiliydi. Eylül kendine baktı: Dudaklar düşmüş, gözlerin tatiline çıkmış, omuzlar “beni çağırmayın” der gibi içe doğru düşmüş. Kısacası, içsel huzuruyla arası limoni olan bir gelin adayı.
Bir an kendini gelecekte hayal etti. İsmail’le… Bu elbisenin yerini alacak bir gelinlikle, çevresine gülümsemeye çalışan bir kadın olarak… İçini kaplayan sıkıntı, o kadar keskin ve baskındı ki, bırak bir ömrü, bu duyguyla bir dakikayı bile geçirmek ona imkânsız görünüyordu. Kabin, bir anda daraldı. Duvarlar üstüne üstüne geliyor gibiydi. Havasızlık boğazını sıkıyor, göğsünde giderek büyüyen bir ağırlık oluşuyordu. Elleriyle elbisenin belini düzeltti de içindeki boğulmuşluk hissine çare yoktu.
Aynur, kardeşinin uzun süredir çıkmamasından şüphelendi ve kabini tıklattı.
“Ne yaptın güzelim, giyindin mi?” dedi.
Cevap yoktu…
Sanki kabinin içinde değil, Ankara metrosun en alt katındaydı da sinyal çekmiyordu. Aynur merakla kabinin kapısını açıp kafasını içeri uzattı.
Eylül dönüp ona baktı.
Giyindim… Nasıl olmuşum? Sence İsmail beni beğenir mi?” dedi. Alayın bu kadar zarif taşındığı başka bir cümle yoktu o an.
Aynur kahkahayı bastı. Sonra ne yaptığını fark ederek hemen elini ağzına kapayarak sesini kıstı.
“Ne pissin kızım ya! Ne demek beğenmek? Seni böyle görse bayılırdı.”
Eylül omzunu silkti.
“Ben de amca oğluna bayılıyorum zaten. Artık birlikte ayılıp bayılırız.”
Aynur’un yüzü ciddileşti. “Yapma böyle kardeşim…”
“Neyi yapmayayım abla? Hayatımın fişi çekilmiş, herkes pek bir mesut. Ben de dedim ki, madem bu kadar mutlu bir cenaze töreni var ortada, bari eksik kalmayayım—ışıl ışıl bir elbise, tepeme de bir taç… Tam takım. Hatta keşke bir tabut da alsaydım yanına, pembe kurdelelerle süslerdiniz. ‘Rahmetliyi nasıl bilirdiniz?’ diye sorduklarında da hep bir ağızdan: ‘Çok güzel bilirdik, maşallah boylu poslu, endamlıydı’ der geçerdiniz.”
Son cümlede sesi titredi, gözlerinde hem öfke hem de koca bir hüzün vardı.
Aynur, kardeşinin içine düştüğü bu halin nedenini çok iyi biliyordu. Hayatlarına zorla hükmeden, babaanneleri Meliha.
……
Meliha inatçıydı, dediğim dedikti. Sözünden dönmez, kimsenin fikrine kulak vermezdi. Ne doğruysa o bilirdi, ne gerekliyse o karar verirdi. Yılların getirdiği tecrübeyi, tartışmasız bir otoriteye dönüştürmüş, ailedeki herkesin kaderini şekillendirme hakkını kendinde görmüştü.
Hayatının merkezine “erkek evlat”, “soyun devamı”, “aile isminin yaşatılması” gibi kelimeleri koymuştu ve bu değerleri korumak adına, kurbanını seçmişti. Ne yazık ki bu kez piyango Eylül’e çıkmıştı.
……
Aynur kafasını sallayıp düşüncelerden uzaklaşırken bir an ne diyeceğini bilemedi. Yutkundu, gözleri doldu. Sonra Eylül’ün yanına sokulup ellerini tuttu.
“Şşşşt, deme öyle Allah büyük kızım. Yarının ne getireceği belli mi olur?”
“Doğru… Belki yarın hepimizi uzaylılar kaçırır da şu nişan iptal olur.”
“Tamam sustuk… Homurtular geliyor dışarıdan, Elmas yine söyleniyor. Hadi çık artık, salın bakalım bunların karşısında. Gözleri bir güzel görsün. Evde konuşuruz.”
*~*~*~*~*
178 santimlik boyuyla, İsmail’den çıplak ayakla bile on üç santim daha uzun olan Eylül, sırf babaannesinin sevimsiz bakışlarına inat olsun diye elbisenin altına mağazadaki en yüksek topuklu ayakkabıyı seçti. Ayakkabının kalın topuğu, parlak rugan derisi ve fazlasıyla iddialı duruşu Eylül’ün tarzı değildi. Üstelik topuklarla yürümeye alışık da değildi. Ama artık umurunda değildi.
Akşam herkesin gözleri ona çevrildiğinde, insanların fısıltılarla konuşmaya başlamasını, o anlarda babaannesinin memnuniyetsiz bakışını görmek istemişti.
…..
İsmail’in ablaları ve yengesi, Eylül’ün üzerindeki elbiseyi ne kadar güzel taşıdığını elbet fark etmişlerdi ama bunu açıkça dile getirmeye bir türlü yanaşamadılar. Genelde erkeksi kıyafetlerle dolaşan bu genç kadının zarafeti ve güzelliği karşısında adeta dilleri tutulmuştu. Özellikle kendini “eltilerin en kıdemlisi” ilan eden Elmas, kıskançlığını saklamayı bile başaramadı. Gözleri Eylül’ün üstünde gezinirken dudakları bükülüyor, içinden geçenleri gizlemeye gerek bile duymuyordu.
“Aman ne güzel olmuşsun maşallah da… topuklarla uzaya çıkmayı mı planlıyorsun canım? Zaten sırık gibisin ne gerek var…”
Görümceler de kardeşlerinin kısa boyunun daha göze batacağını bildikleri için “Aslında topuksuz olsa daha zarif dururdu,” dediler sırayla, aynı kalıptan çıkmış gibi. Belli ki Eylül’ün boyunu, duruşunu, taşıdığı asaleti gölgelemek için başka bir bahane arıyorlardı.
Aynur, bir adım geride durmuş, kendi aralarında hiç durmadan konuşan bu grupla Eylül’ü yan yana düşünmeye çalıştı. Ne yazık ki artık güzel kardeşi, bu görgüden ve incelikten yoksun insanların arasında yaşamaya mahkûm ediliyordu. Eylül’ü çok iyi tanıyordu. Kardeşinin özgür ruhu, onların dar kalıplarına asla sığmazdı.
Aynur, ortamın havasını değiştirmek için gülümsedi ve sesi mümkün olduğunca neşeli çıkacak şekilde konuştu:
“Çok geç kaldık! Daha kuaföre gidilecek, saçtı, makyajdı… Bu gidişle akşama kadar hazırlanamayız. Babannemiz Meliha Hanım hepinize köpürür, haberiniz olsun!”
Kadınlar sustu, sonra başlarını sallayarak onayladılar. Eylül’ün üzerindekileri almaya karar verildi. Artık başka elbise aramaya ne vakit vardı ne de sabır.
*~*~*~*~*~*
Saç ve makyajlarını yaptırmak için fazla oyalanmadan, babaanneleri Meliha’nın mahallesindeki, oldukça sıradan ve yıllardır aynı perdelerin sarardığı kuaföre girdiler. İçeri adım attıklarında burna çarpan ağır küf kokusu, havaya sıkılan yoğun parfümle bastırılmaya çalışılmıştı. Havadaki karışım, daha çok “bir şeyleri saklamaya çalışıyoruz” kokusuna benziyordu.
Eylül, bu günde sabrının daha ne kadar zorlanacağını merak ederek koltuğa oturdu. Karşısına, saç boyası izleriyle elleri rengârenk olmuş, kırklı yaşlarında bir kadın geçti. Kadın, Eylül’ün yüzüne şöyle bir baktı, sonra kaşlarını kaldırarak sordu:
“Sen Meliha Teyze’nin torunu musun yoksa?”
Eylül cevap vermeden, arkasındaki grup kadının etrafını sardı. Görümceler, yenge, abla… Kim varsa sıraya girmişti sanki. Eylül’ün nasıl bir saç modeli istediğine kadar her şeyi birbiriyle yarışarak anlattılar. Kuaför kadın, “Tamam, tamam, hepsini yaparız” deyip, sabah Meliha Hanım’ın verdiği talimatları da hatırlayarak işe koyuldu.
Eylül ise sessizdi. Söylemek istese de bir şey söyleyemedi. Tepesinde yavaş yavaş şekillenen seksenlerden fırlamış gibi duran sıkı bir topuzla aynaya bakıyordu şimdi. Saç, kıyafetiyle alakası olmayan nostaljik bir tarza evrilmişti. Makyaj ise… mavi far, belirgin allık, dudaklarında da neredeyse vişne çürüğü bir ruj vardı. Gözlerini gerçekten ortaya çıkarmıştı—o kadar ortaya çıkarmıştı ki, Eylül’ün kendisi bile ürktü.
Aynaya bir süre ifadesiz baktı. Ardından dudak kenarları titremeye başladı. İçinden taşan kahkahayı durdurmak zorlaştı ve sonunda dayanamayıp kıkırdamaya başladı.
Aynur, kardeşinin haline bakınca içini bir şey burktuysa da gülümsemenin Eylül’ün yüzüne nasıl yakıştığını fark etti. O gözler, gülünce başka parlıyordu. Ne yaşanırsa yaşansın, içinde hâlâ o eski Eylül’den parçalar vardı.
Eylül’ün saçı ve makyajı tamamlandığında, Aynur dışında herkes sırayla kuaför koltuğuna oturdu. Her biri farklı bir talimat verdi. Biri saçı kabarttırdı, diğeri “dipten dalga ama uçlar düz” gibi anlaşılması güç isteklerle kuaförü terletti. Elmas, “beni biraz Seren Serengil gibi yap” deyince Aynur gözlerini kaçırarak kuaförün tepkisini izlemeye çalıştı. Kadın sadece “Tamam bacım, biz hallederiz” diyebildi.
Eylül ise bir köşeye çekildi, telefonuna bakar gibi yapıp sessizce onları izledi. Düşünmeye başladı. Düşündükçe… garip şekilde gülümsemeye de başladı. Belki yorgunluktandı, belki de tüm bu saçmalık artık ona trajikomik geliyordu. Aynanın karşısında “işte şimdi olmuş” nidalarıyla birbirini onaylayan kadınları izledikçe, Eylül’ün aklından şu geçti:
“Bu nişandan sağ salim çıkarsam, saçımı kesip hasta bir kız çocuğuna peruk yaptıracağım.”
-Nişan gecesi...-
“Eylül, gerçekten kararlı mısın?”
“Yapamam abla, lütfen… Beni anla!”
“Güzelim, elbette seni anlıyorum ama… Babam da, annem de çok üzülür. Belki de seni ömür boyu affetmezler.”
Eylül’ün gözleri doldu. Boğazı düğümlense de sesini titretmeden konuşmaya çalıştı.
“İsmail’le evlenirsem… yaşayacağım bir ömrüm zaten olmayacak. Şimdi sen beni biraz idare et, olur mu?”
Aynur’un gözleri parladı. Her ne kadar kalbi parçalansa da, Eylül’ün ne demek istediğini çok iyi anlıyordu. Sessizce kardeşine sarıldı. Belki de bu, onu son görüşü olacaktı.
Az sonra yüzükler takılacaktı. Salondaki herkes heyecanla Eylül’ün ortaya çıkmasını bekliyordu. Ama o, başka bir şeyin peşindeydi. Başka bir hayatın.
Çocukluklarında iki kez evin anahtarını unuttuklarında, Eylül bu pencereden pencereden içeri sarkıtarak kapıyı açardı. Şimdi aynı pencerenin önünde durmuş, bu kez içeri değil dışarı çıkmanın yolunu arıyordu.
Az önce üzerindeki ışıltılı nişan elbisesini çıkarmış, her zamanki gibi dar kotunu ve siyah sweatshirt’ünü giymişti. Özgürlüğünün kıyafetiydi bu—onu giydiği anda nefes aldığını hissetmişti.
Zamanla yarışıyorlardı. Ablası pencere demirini aralarken, Eylül bir çırpıda aradan sıyrıldı. Küçük bir çatırtıyla toprak zemine indi. Dizinde hafif bir sızı hissetsede aldırmadı. Hemen ardından Aynur, sırt çantasını ve deri ceketini parmaklıkların arasından uzattı. Eylül önce ceketini sırtına geçirdi, ardından çantasını omzuna aldı.
Pencereye doğru bakarken iki parmağını birleştirip ucuna hafif bir öpücük kondurdu. Parmağını havaya kaldırıp, ablasına doğru üfleyip gönderdi.
“Seni çok seviyorum,” der gibiydi.
sewatshirtin kapüşonunu başına geçirdi. Tepesindeki topuzu açmaya vakti olmadığı için biraz tuhaf gözüktüğünün farkındaydı. Aldırmadan hızlı adımlarla en yakın metro durağına doğru yürümeye başladı.
….
Eylül önce İstanbul’a gitmeyi düşündü. Fakat son anda vazgeçti. Bunun yerine Bursa’da üniversite okuyan, ilkokuldan beri kopmayan arkadaşı Elif’in yanına gitmeye karar verdi. Hem birkaç gün ortalarda görünmemesi iyi olacaktı. Belki bu süre içinde babası öfkesini yatıştırır, onu evlendirmekten vazgeçerdi. Her şey eskisi gibi olur, hayatlarına kaldıkları yerden devam ederlerdi.
Bu düşünceyle yüzüne tatlı bir gülümseme yerleşti.
“Evet, kesin vazgeçecek… “diye mırıldandı kendi kendine.
Hem… kıyamaz di ki o ‘sonbaharına’.
…….
Aynur, kardeşi karanlıkta adım adım uzaklaşırken olduğu yerde donakaldı. Eylül’ün bedeninin gecenin karanlığında kaybolmasını izlerken kalbinin yarısı da onunla gidiyordu. Gözleri doldu, yine de ağlamadı. Bu gece güçlü olması gerekiyordu.
“Allah’ım sen koru kardeşimi… Nereye giderse gitsin, yolunu açık et. Kalbine cesaret, adımlarına kuvvet ver. Ne olur iyi insanlara rastlasın. Onu çok sevecek bir hayat çıksın karşısına.”
Eliyle gözyaşını sildi, derin bir nefes aldı.
İçeriden yükselen kalabalık uğultusuna bir de Ankara havası eklenmişti. Oynayanların kahkahaları, ayak seslerine karışıyor, evin içi adeta sarsılıyordu.
Kayboldukları anlaşılmasın diye fazla zaman kaybetmeden içeri girdi. Hiçbir şey olmamış gibi, oynayanların arasına karıştı. Bir güzel kurtlarını dökmeye başladı. Hatta bir ara, her şey tam da istediği gibi olmasına rağmen yüzü bir türlü gülmeyen babaanne Meliha’yı yakalayıp zorla karşısına çıkardı.
“Haydi babaanne, bugün torununlarının nişanı!” dedi gülümseyerek.
Meliha önce direnmeye çalıştı, sonunda pes etti. Göbeğini attı, kaşlarını da biraz gevşetti. Kalabalık coşkuyla tempo tuttu.
Aynur her ne kadar görevini başarılı bir şekilde yerine getiriyor olsa da aklı hâlâ sokakta yürüyen o adımlardaydı. Ve içinde bir dilek gizliydi: “Allah’ım, ne olur doğru bir yolun olsun kardeşimin.”