2. bölüm (Kenan)

2363 Words
2.bölüm Genç kadın, loş ışıkların altında sahneye doğru ilerledi. Sarı saçları omuzlarına dökülüyor, beyaz mini elbisesiyle geceye meydan okurcasına yürüyordu. Uzun bacakları kulübün ışıklarıyla parlıyor, bakışlarıyla dikkatleri üzerine çekiyordu. Her adımı kendinden emin, her hareketi fark edilmek içindi. Kalabalığın uğultusu arasında aniden bir sessizlik çöktü. Mikrofonu eline aldığında, nefesini tuttu. Gözleri salonu süzerken, Kenan’la göz göze geldi. Dudaklarının kıyısında beliren, kibirle karışmış baştan çıkarıcı bir gülümseme belirdi. Başını hafifçe eğerek, ona selam verdi. Bu, Kenan’ın alışık olduğu bir durumdu. Elindeki kadehi kaldırıp, Hafifçe gülümseyerek ona karşılık verdi, selamını kabul etti. Meltem şarkıya başladığında sesi salonu doldurdu. Yumuşak, davetkâr bir tınıyla notalar arasında salınıyordu. Aynı anda, Kenan’ın zihninde uzun süredir sessiz kalan düşünceler birer birer uyanmaya başladı. Kadehi elinde, hareketsizdi. İçindeki kararsızlık, bardağın dibindeki buz kadar soğuk ve kıpırtısızdı. Meltem’le ilişkisi, dışarıdan bakıldığında kusursuz gibi duruyordu. Güzel, etkileyici, toplumun onayladığı türden bir kadındı. Ama evlilik… Bu başka bir konuydu. “Bir ömür boyunca aynı yüz… Aynı ses… Aynı koku…” diye geçirdi içinden. Bu fikir, göğsünde sessiz bir sıkıntıya dönüşüyordu. Meltem’i seviyordu, en azından kendine bunun böyle olduğunu söylüyordu. Yine de sevgi her zaman karar vermek için yeterli değildi. Özellikle de Kenan gibi, büyük kararların etrafında dolaşmayı alışkanlık haline getirmiş biri için. Aşka hep temkinli yaklaşmıştı. Çünkü aşkın adamı neye dönüştüğünü bizzat kardeşlerinden görmüştü. Tamam şimdi çok mutlulardı belki dünya üzerindeki en mutlu çift kendileri olarak görüyorlardı ama madem evlilik bazı şeyleri düzene sokuyordu o zaman o da Meltem’le sadece düzen için evlenebilir böylece annesinin baskısından kurtulabilirdi. Kenan’ın annesi Arzu iki yıldır neredeyse her hafta evlilik konusunu açıyordu. Ada’yı, Kerem’i, dayıları Selim ve Sacit’i… hatta önüne çıkan tüm çiftleri örnek gösteriyor; “Bak herkes çoluk çocuğuna karıştı ne kadar mutlular. Sadece sen kaldın,” diyordu. Kenan bu anlarda genelde usulca gülümsüyor, konuyu değiştiriyordu. Son zamanlarda artık kaçmak kolay olmuyordu. Gözleri istemsizce karşısında oturan ikizine kaydı. Kerem, dördüncü kez baba olmaya hazırlanıyordu. Kenan, ilk zamanlar onların bir aile olacağına asla inanmamıştı. Özellikle Kerem’in ondan uzaklaşma kararı aldığı dönemlerde aşkının son bulacağına düşünürken, hiç hesapta olmayan olmuş, Hale de Kerem’e tutulmuştu… Sonrası, ardı ardına gelen çocuklar, evin içini dolduran kahkahalar, derin bir bağlılık… Adam bir kadınla mutluydu ya. Gözü ondan başkasını görmeyecek kadar sevmek onun için oldukça tuhaf geliyordu. O sıra Kerem, yedi aylık hamile karısının karnına sevgiyle elini koymuş, kadının kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Hale kahkahalarla gülerken elleri, Kerem’in eline sarıldı. Söylenenler belli ki çok hoşuna gitmişti. Bu sahne, Kenan’ın içini hem ısıttı hem de derinlerde bir yerini kıskandırdı. Kerem’in yüzündeki ışıltı… Hâlâ aynı heyecan, aynı huzur vardı bakışlarında. Bir zamanlar mesafeli ve soğuk bulduğu Hale’nin içinden, şefkatli bir eş ve huzur veren bir kadın çıkmasına ne demeliydi peki? … … Sahnedeki kadın son notayı söylediğinde, salon alkışlarla yeniden hareketlendi. Meltem, mikrofonu usulca bırakıp sahneyi arkadaşlarına devretti. Ardından, kendinden emin adımlarla kalabalığı yara yara grubuna doğru yürümeye başladı. Kenan, elindeki kadehten bir yudum alırken bakışları yine Meltem’e kaydı. O anlarda içinde kıpırdayan o tanıdık soruyla yine baş başaydı: “Ben gerçekten Meltem’le bir ömür geçirebilir miyim?” Kalbinin bir köşesi, huzurlu bir hayatı, güvenli bir limanı arzuluyordu. Diğer köşesi ise o limana demir atmaktan çekiniyor gibiydi. Belki de Meltem’i yeterince sevmiyordu. Belki de mesele Meltem değildi; o liman, en başından beri içinde eksikti. Tüm bu düşünceler zihninde birer birer dolaşırken, sarı saçlı kadın masalarına yaklaşmış, gülümseyerek yanlarına kadar gelmişti. Omzuna dökülen saçlarını tek bir hareketle geriye savurdu, dudağında ki kırmızı rujun bozulmamasına dikkat ederek Kenan’ın yanağına yanağını hafifçe değdirdi. Ardından dudaklarını büzüp hafif bir öpücük sesi çıkardı. “Nasıl buldun sahneyi? Fena değildim değil mi?” dedi, gözlerinde parlayan kendinden emin ifadeyle. Kenan, dalgınlığından sıyrılarak başını kaldırdı. Göz göze geldiklerinde, tanıdığı o koyu kahve bakışlarda bir şeyler aradı. “Senin gibi birinin sahnede kötü olması zaten mümkün değil,” dedi. “Şımartma beni aşkım yaa.” Meltem, masaya şöyle bir göz gezdirdikten sonra gruba genel bir “merhaba” dedi. Tam oturacakken bakışları bir anda Hale’ye takıldı. Onu karşısında görünce kaşlarının arasına hafif bir kırışıklık yerleşti. Hale’yi böyle bir ortamda, hem de hamileliğinin yedinci ayında görmek Meltem’in beklediği bir şey değildi. Üstelik düşündüğünden daha iyi görünüyordu. Kadının zarif duruşu, yüzündeki sağlıklı pembelik, kıyafetinin altından belirginleşen karnı gözünden kaçmamıştı. İstemsizce iç geçirdi. Hale’nin kendisinden daha güzel olduğunu kabul etmiyordu; yine de o duruşta, insanı etkileyen bir şey vardı. Hemen toparlandı. Gülümsemesini genişletti, kendinden emin adımlarla Hale’ye yaklaştı. Kenan’a yaptığı gibi onu da iki yanağından öptü. Fakat beden dili hafifçe geriye çekilmişti — sanki yakın olmakla mesafeli durmak arasında kalmış gibiydi. “Güzelim, senin bu halde burada ne işin var Allah aşkına? Bebeği şimdiden ortamlara mı alıştırıyorsun?" dedi ve espirisine kendi şuh kahkahasını attı. Masadakilerden beklediği ilgi gelmeyince de sesi boşlukta asılı kaldı. Hale ise Meltem’in bu tarzına yabancı değildi. Daha önce birkaç kez karşılaşmışlar, her defasında benzer yapaylıklarla muhatap olmuştu. Zamanla bu enerjiden kendini korumayı öğrenmişti. Alaylara, ölçüsüz kahkahalara, laf aralarına sıkıştırılan küçümsemelere artık kulak asmıyordu. Kısa ve mesafeli bir gülümsemeyle, “Hoş geldin,” dedi. Ardından başını çevirip arkadaşlarıyla kaldığı yerden sohbetine devam etti. Bu umursamazlık Meltem’in içine oturdu. İlgi beklediği bir ortamda görmezden gelinmek, hele ki bunu Hale’nin yapması sinirini bozdu. Dudaklarını sıkarak derin bir nefes aldı. Ardından geçen yaz ikinci kez düzelttirdiği burnunu farkında olmadan kıvırdı, başını hafifçe havaya kaldırıp Kenan’ın yanına geçti. Aslında gece, ikizlerin takım arkadaşı Mehmet’in nişanını kutlamak için organize edilmişti. Mehmet ve Sevgi gecenin en parlak çiftiydi; gözlerinden taşan mutluluk, salona yayılan sıcak bir enerjiyle herkesin içini ısıtıyordu. Hale, aralarındaki uyumu görmekten gerçekten mutluydu. Mehmet’in doğru bir seçim yaptığını düşündükçe içi rahatlıyor, bu özel anlara tanıklık etmekten keyif alıyordu. Fakat bakışları az önce gelen Kenan’ın sevgilisi Meltem’e kayınca, o içten sıcaklık yerini rahatsız edici bir soru işaretine bıraktı. Kadını tanımıyordu denemezdi; birkaç kez karşılaşmışlardı. Yüzündeki kalıplaşmış gülümseme, her lafın ucuna iliştirilen küçümsemeler, kibirli duruş… Hale istemese de içinden geçen düşünceyi bastıramadı: Kenan bu kızda ne buluyordu? Zamanında kendisine ‘buzdolabı’ diyen Kenan’ın şimdi gerçekten buz kalıbı gibi biriyle birlikte olması, Hale’ye hafif bir ironi gibi geliyordu. Öylesine yapay, öylesine yüzeysel görünüyordu ki… Kenan’ın bu kadar uzun süredir onunla birlikte olması bile düşündürücüydü. İçinden geçirdiği şey oldukça netti: “Allah’ım, inşallah bir delilik yapıp bu kızla evlenmez.” Bir yandan da Kenan’ı göz ucuyla izlemeye devam etti. Adam, art arda içkileri yuvarlıyor, her kadeh sanki bir düşünceyi bastırmak istercesine elinden kayıp gidiyordu. Artık çok iyi kardeş olmuşlardı. Hale, onun o içe dönük hâlini fark edebiliyordu. Gülümsemelerinin ardındaki boşluğu, gözlerindeki o yorgunluğu hissedebiliyordu. Kenan ve Kerem, aynı yüzü paylaşsalar da çok farklı hayatların adamıydı. Kerem ise artık umursamıyordu. Başta kardeşine “fazla içme” diye uyarmıştı. Küçük değildi sonuçta. 29 yaşında koca adamdı. Ne yapacağını, ne zaman duracağını kendi bilmeliydi... *~*~*~*~*~* Gece fazla ilerlemeden Kerem, karısının durumunu mazeret göstererek ayağa kalktı. Hale’nin yorulduğunu fark etmişti, gözlerindeki ışık azalmış, elleri karnının üzerinde daha koruyucu bir hâl almıştı. Mehmet ve nişanlısı Sevgi’ye içten bir tebessümle yaklaşıp, “Ömür boyu mutluluklar” dileklerini sunduktan sonra, masadan ayrıldılar. Onların ardından evli olan diğer iki çift de toparlanmaya başladı. İçlerinden biri biraz serzenişle, biraz da işi şakaya vurarak, “Bizlerden de bu kadar arkadaşlar. Kalkıyoruz. Hem hafta sonu maç var, bu ortamlarda fazla gözükmek yöneticilerin kulağına giderse fena olur,” dedi. Ardından ellerini sallayıp masaya veda ettiler. Geride kalanlar azalmıştı artık. Takımdan sadece Mehmet ve Kenan kalmıştı. Yanlarında, bekârlığın sultanlık olduğuna inanan ve bu iddiayı her hareketleriyle kanıtlamaya çalışan iki genç vardı. Gecenin ilerleyen saatlerine rağmen hâlâ enerjik, hâlâ ‘avcı’ ruhundaydılar. Onlardan biri, ufak tefek boyuna rağmen dikkat çekmeye çalışan bir tavırla Meltem’e gözünü diken Berk’ti... Kadının cesur dekoltesinden taşan göğüslerine bakmaktan kendini alamıyordu. Gözleri, yüzündeki çapkın gülümsemesiyle birleşince, neredeyse açık bir saygısızlığa dönüşüyordu. Özellikle de amatörce olsa da ralli yaptığı için kendini öven etkileyici konuşmaları… Kenan, bu serserinin neden bu kadar kendini ön plana çıkarmaya çalıştığını elbette fark etmişti. Meltem’i etkileme çabası, konuşmalarına sinen yapmacık özgüven, içinde bastırmakta zorlandığı bir öfke yaratıyordu. Yerinden fırlayıp adamı tek yumrukla susturma isteğiyle doluydu. Çenesini sıkarak bakışlarını başka yöne çevirdi, kendini zor tuttu. Şu an ona saldırsa, bu hareketi ne mantıklı bulunurdu ne de hoş karşılanırdı; kolayca yobazlıkla suçlanabilirdi. Elindeki kadehi tek yudumda bitirdi ve yanındaki kadına kısa bir bakış atarak, dikkati başka bir yöne çekmeye çalıştı. Meltem de her şeyin farkındaydı. Hatta bu bakışlardan rahatsız olmuyor gibiydi. Gözleri parlıyor adeta yüzünde bir memnuniyet taşıyordu. Adamın ona yamanmaya çalışmasından keyif alıyor gibiydi.. Bu Kenan’ın içinde yeni bir huzursuzluk başlattı. …… Gecenin ilerleyen vakitlerinde Mehmet, aşk sarhoşu bir hâlde nişanlısı Sevgi’ye sarılmış dans ediyordu. O anın tadını çıkarırken gözleri, salonun diğer ucundaki masaya takıldı. Takım arkadaşı Kenan, dayısının oğlu Murat ve yanlarındaki Berk’le sanki tartışıyor gibiydi. Kenan’ın yüzündeki ifade gerilmiş, gözleri kararmıştı. Bir an dans etmeyi bırakıp masaya yönelmek istedi ama Sevgi hafifçe koluna yapışıp durdu. “Aşkım yaa! Dans etmeye yeni başlamıştık… Hem biliyorsun, bu çalan parça ikimizin şarkısı,” dedi nazlı bir tebessümle. Mehmet, güzel nişanlısını kırmak istemedi. Yüzüne sevgi dolu bir gülümseme yerleştirip yeniden o ince bele sarıldı. Danslarına kaldıkları yerden devam ettiler ama Mert’in aklı artık başka yerdeydi. Göz ucuyla hâlâ Kenan’ı takip ediyordu. Kenan sinirle ceketini bir parmağıyla omzuna atmış, diğer eliyle Meltem’in bileğini kavrayıp hızla çıkışa yönelmişti. Hareketi öyle ani ve öfkeliydi ki, Meltem’in yüzünde beliriveren korku ifadesi bir anda dikkat çekmişti. “Az önce “biraz daha kalacağız” dememişler miydi? ‘ diye geçirdi Mehmet içinden. Hemen arkalarından Murat ve Berk de aynı hızla fırlayıp peşlerinden çıkmıştı. Neler olduğunu anlamamıştı ama içinden bir ses bu gidişin hiç hayra alamet olmadığını fısıldıyordu. Yine de, bu gece onların gecesiydi. Güzeldi, anlamlıydı, özeldi. Kimsenin o anı bozmasına izin vermeyecekti. Sevdiği kadına daha sıkı sarıldı, şarkının ritmine uyum sağladı. *~*~*~* Dışarıda ise bambaşka bir sahne yaşanıyordu. Meltem, kolundan çekiştiren Kenan’a direndi. Topuklu ayakkabısıyla zeminde kaymamak için ayaklarını yere sağlam basmaya çalışırken öfkeli bir sesle, “Ben seninle gelmiyorum! Daha çok gencim ve canıma susamadım!” diye söyleniyordu. Sesinde panik, gözlerinde korku vardı. Kenan, bir an elini gevşetti ama bakışları hâlâ öfkeliydi. Çenesini sıkarak onun gözlerinin içine baktı. Sanki kendine zorla hâkim oluyordu. Yeni aldığı beyaz Mercedes Jeep’in ön kapısını hızla açtı, Meltem’i adeta içine itti. Kadının itirazına aldırmadan kapıyı kapattı. Kendi de kaç promil alkollü olduğunu önemsemeden direksiyonun başına geçti. Aracını çalıştırdı, motorun sesi bir anlığına kulağına dünyadaki tek huzur gibi geldi. Elini vitesin üstüne koyarken bakışları bulanıktı. Yüzündeki ifade ise donuktu—öfke ve aldırmazlık arasında gidip gelen bir donukluk. Meltem korkudan titreyen elleriyle emniyet kemeriyle boğuşurken sonunda onu bırakıp kapının iç koluna yüklendi. Oldukça yüksek sesle konuşurken adeta sinirden sesi titriyordu: “Sen… sen delirmişsin! Ne kadar alkol aldığına bakmadan nasıl adamın teklifini kabul edersin? Ya bir yere çarparsak? Ya kaza yaparsan? Ben… inmek istiyorum! Duydun mu? Hemen bu arabadan İ-ni-yo-rummm!” Son cümlesi boğazında düğümlendi. Kapıyı açmak istiyordu ama kapı kilitliydi bir türlü açılmıyordu. Hıçkırıklarla bağırarak, “Aç şu lanet olası kapıyı. İnmek istiyorum ben!” diye haykırdı. Kenan ise direksiyona yapışmış, dişlerini sıkıyordu. Elindeki öfkeyi kusmamak için direksiyonu avuçlarının arasında ezmeye çalışırcasına sıktı. Gözlerini bir an yoldan ayırmadan,“Meltem, kes sesini! Yeter biraz sus artık!” diye bağırınca arabanın içi bir anda Kenan’ın tok sesiyle yankılandı. Sesin gücü Meltem’i susturdu. Genç kadın, gözleri dolu dolu, dudaklarını birbirine bastırarak başını çevirdi. Sessizliğe gömüldü. Kenan, bir an gözlerini kapadı. Sadece motorun homurtusunu dinledi. İçinde dışarısı kadar karanlık bir sessizlik vardı artık. O sırada yanlarına yaklaşan siyah BMW dikkatini çekti. En az kendi aracı kadar göz alıcıydı. Üstü açık, iki kişilik ve oldukça pahalı özel seri bir modeldi. Kenan başını hafifçe yana çevirdi, aracı süzdü. Parlayan jantları, pırıl pırıl gövdesiyle neredeyse bir meydan okuma gibiydi. Az sonra bu arabanın aptal sahibinin kendine aşırı güvenmesi ve dikkatsiz konuşmaları, Kenan’a büyük bir kazanç sağlayacaktı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı. Küçümseyici ve sinsice bir gülümsemeyle kendi kendine mırıldandı: “Güzel araba…birazdan benim olacak.” Berk, yan camı indirip Kenan’a doğru seslendi. “Hey koca adam! Var mısın buradan başlamaya?” Kenan başını hafifçe yana çevirdi, göz ucuyla baktıktan sonra bakışları arabanın dijital saatine kaydı: 02.57 yi gösteriyordu. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. “Bana uyar,” dedi soğukkanlı bir tonla sonra da ayağını gaza bastı. Gün iyice geceye teslim olmuştu. Hava soğuktu, yollar büyük ölçüde boştu. Yine de şehir tam anlamıyla uyumamıştı. Arada geçen arabalar, açık birkaç büfe ve ışıklı sokak tabelaları hâlâ ayaktaydı. Kenan’ın aklı, direksiyonun başında değil; koltuğun yanındaki kadında ve arkasındaki adamdaydı. Berk’in alaycı sözleri, Meltem’i şapşala çevirirken, gözlerini parlatan ralli kupaları… Hepsi birleşip içindeki öfkeyi tutuşturmuştu. Normalde böyle çocukça yarışlara girmezdi. Her zaman daha kontrollü, daha ölçülüydü. Ama bu gece farklıydı. Herkes üzerine gelmişti. Ve en kötüsü—içindeki o yaramaz Kenan, çoktan direksiyonu devralmıştı bile. Direksiyonu sıkıca kavradı. Meltem’in korkudan kenara yapışmış hâlini gördü göz ucuyla. Hâlâ titriyordu. Ama bu kez korkusu sadece hız değildi. Kenan’ın yüz ifadesi, normalde görmeye alışık olduğu ifadelerden çok uzaktaydı. Gözlerinde durulmamış bir öfke, çenesinde inatla sıkılmış bir kas… Kenan içinden geçirdi: “Bu gece herkes haddini bilecek.” Fakat Berk’in o cümlesi yeniden kulaklarında çınladı: “Senin kadar uzun olmayabilirim ama sana asfaltın tozunu yuttururum.” Sırf yanındaki kadını etkilemek için açıkça kafa tutmuştu. Gaza biraz daha bastı. BMW geride kalmıştı. Yine de farları görünüyordu. Dikiz aynasından baktı, alaycı bir ifadeyle mırıldandı: “Tozu kimim yuttuğu gayet belli oluyordu.” Kenan, kısa bir an için hızını kesmeyi düşündü. Rekabeti uzatmak, biraz oyun havası katmak istiyordu. Ayağını gazdan çekti. Yüzü gerildi, sonra hafifçe gülümsedi. Bu fikrini çabuk değiştirdi. Madem karşısındaki serseri bunu istiyordu, o zaman o uyduruk kupaları uygun yerine sokmasını zevkle sağlayacaktı. “Yeterince oynadık…” diye mırıldandı. Ayağını sonuna kadar gaza bastı. Jeep, geceyi yaran bir canavara dönüştü. Tekerlekler çığlık çığlığa asfalta tutundu, motor homurdanarak hızlanmaya başladı. Gözlerinde artık yalnızca yol, hedefte ise gurur vardı. Kenan, yan koltukta oturan Meltem’e göz ucuyla baktığında kadının yüzündeki solaryum bronzluğu gitmiş, yerini kireç gibi bir beyazlığa bırakmıştı. Korkudan koltuğa gömülmüş, neredeyse küçücük bir hâle gelmişti. Bu hâli Kenan’ın yüzünde kısa bir gülümseme oluşturdu. Gözlerini tekrar yola çevirmeden önce dikiz aynasına baktı. Yol hâlâ bomboştu. Ne önlerinde ne de arkalarında bir araç görünüyordu. Oysa bu şehir, gecenin bu saatinde bile tamamen sessizliğe bürünmezdi. Kenan kaşlarını çattı. İçini tarif edemediği bir huzursuzluk kapladı. Her şey fazla sakin, fazlasıyla boştu. Ayağını gazdan çekti, arabanın hızını düşürmeye başladı. Tüm dikkatini yola verdiği anda, karşıdan gelen ani bir ışık gözlerini aldı. Refleksle direksiyonu tuttuğu gibi frene asıldı. Tekerlekler asfaltı cızırdatarak kaydı, araç sert bir şekilde sarsıldı. Kenan’ın dudaklarından istemsizce bir küfür döküldü: “Hassiktir…!”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD