Cesur dün akşam nikahlarının kıyıldığı evin kapısına bu kez Seha'yı almak için gelmişti. Ve beraberinde de evi ve damı onaracak adamlarla gerekli malzemeleri de getirmişti. Gürbüz efendi verilen sözlerin bu kadar çabuk tutulmasına memnun oldu bir an. Ama sonra bu memnunluğundan utandı. Kızına bu yenilginin bedelini ödettireceklerine olan inancı, onu doyasıya memnun olmaktan alıkoyuyordu. Evin kapısında toplanan köylünün meraklı bakışları arasında ise Cesur; adamlara her şeyin eksiksiz yapılması konusunda talimat veriyordu. Bu arada da gözü sürekli evin kapısındaydı. Çok geçmeden Seha, üzerinde uzun siyah bir elbise ve onu soğuktan koruması için kendi elleri ile ördüğü yeşil hırka ile belirdi. Saçında yarım örtülmüş bir şal vardı ve o da elbisesi ve hırksasının renklerini barındırıyordu. Baştan aşağı süzdüğü kızın eski, yıpranmış ama temiz kıyafetlerine, siyah mus çorabın üzerine giydiği eski botlara bakıp derin bir iç çekti. Yaşıtları gibi güzel kıyafetler giyinip, okula gidebilecekken; kendi ailesinin sebeb olduğu geçim sıkıntısı yüzünden her şeyden geri kalan kızı mahcuplukla süzdü. Seha babasından bir onay beklediği için sadece önüne bakıyor ve Cesur ile göz göze gelmeye çekiniyordu. Babası nice sonra kızının evden çıktığını görünce; yanına varıp açıkta kalan saçlarına bir buse kondurdu ve "Allah'a emanetsin" dedi.
Nihayet Cesur'un arabasına yerleştiklerinde onlar için milad olacak ilk yolculuklarına çıktılar. Köyün çıkışına kadar ikisinin de ağzını bıçak açmamıştı. Cesur: "Nasılsın dün geceden beri?" diye sormasa, Seha varacakları yere kadar ne konuşacağını bilemezdi zaten. "Elhamdülillah iyim, sen nasılsın?" diye yanıtladı. Sesi titremiş, Cesur'dan ürktüğünü gizleyememişti.
- Birazdan ana yola çıkacağız. Emniyet kemerini taksan iyi olur.
- Nasıl takacağım ki?
- Bak benim yaptığımı izle. Kemer tokası senin sağ omzunun üzerinde. Onu tutup uzatabildiğin kadar uzat. İşte böyle. Bak hemen sol yanında, koltuğun kenarında bir yuva var. Benimle birlikte kendi yuvana tak tokayı.
- Olmuyor, çekilmiyor.
- Müsaade et ben halledeyim.
- Şart mıdır takmak?
- Şarttır elbet. Jandarma ya da trafik polisi durdurursa ceza yazar. Hem ceza mühim değil; Allah korusun aniden duracak olursam canın yanabilir.
- An.. anladım.
Cesur kıza yaklaştığında kokusuna kapılmamak için adeta nefesini tuttu. Daha arabaya biner binmez hissettiği o güzel kokunun kaynağının neresi olduğunu oldukça merak ediyordu oysa. Kemeri takıp yerine yerleştiğinde arabayı tekrar çalıştırıp yola koyuldu. Bakışları arada bir Seha'ya dönüyor ve onun pencereye dayanmış başıyla yolu seyreden dingin halini kısacık da olsa seyrediyordu. Konuşmak istiyordu onunla. Tanımak, kendini tanıtmak. Bir yola girmişti ve bu yolun sonuna kadar yanında Seha da olacaktı. Onu belli bir amaç için nikahına almış olsa da karı koca hayatı yaşamak, aile olmak istiyordu. Sevgi, aşk ya da başka kalbi duyguları hissetmiyordu şimdilik ama Seha zihninin her köşesine nakış nakış işlenmişti.
- Adıyaman'a daha önce gittin mi?
- Yok, gitmedim. Besni'ye gittim ama. İlerisine gitmek nasip olmadı.
- Okulu da Besni'de okudun öyleyse. Neden devam etmedin?
- Etmek isterdim ama edemedim.
Cesur bu kısacık cevapla direksiyondaki ellerini iyice sıktı. Edemeyişinin sebebini adı gibi biliyordu ne yazık ki?
- Okuyabilseydin ne olmak isterdin?
- Öğretmen. Öğretmen olmak isterdim. İlkokula başladığımda yeni öğretmen vermişlerdi bizim köye. Gencecik, toy. Adı gibi Narin bir öğretmendi. Böyle boyu falan da ufak tefekti ama bizi öyle sevip sarmaladı, öyle güzel okuttu ki; işte o zaman onun gibi öğretmen olmak istedim ben. Ortayı bitirdiğimde de hevesim o yöndeydi ama sonrasında biliyorsun, fırsatım olmadı.
- Anlıyorum. O zamanlar gelip engel olmak isterdim bazı şeylere. Ama ben de şimdiki kadar güçlü değildim maalesef.
- Ölmüş ilen olmuşa çare yoktur derler. Benim nasibim bu kadarmış, isterim kardeşlerim okusun, iyi yerlere gelsin. Sadece onların duacısıyım bundan sonra.
- İsterlerse okurlar tabii. Ben de elimden geleni yaparım....
Neden öyle baktın birden? Yanlış bir şey mi söyledim?
- Anlamıyom ben seni. Ailendeki herkes beni, ailemi düşman bellerken senin bu kadar munis davranmanı anlayamıyom. Sankim hep içinden başka bir adam çıkacakmış gibi korku var üreğimde.
- Haklısın. Babamın ve diğerlerinin bunca yaptığı şeyden sonra temkinli yaklaşman çok normal. Ama sana dedim ya bu davada senin hiçbir suçun yok diye. İşte inan bana, benim de bir suçum yok. Buradan giderken 20 yaşımdaydım. Askere diye çıkıp bir daha da gelmedim. Babamın gaddarlığı o zamandan canımı sıkardı. Kapısındaki adamından evini bekleyen çoban köpeğine kadar kinle doluydu. Zamanla bu gaddarlığı onu olmadık işlere bulaştırdı. Kazandıkça, güçlendikçe o gücü korumak için daha da gaddar oldu. Ama onun da bükemeyeceği bir bilek var Seha. Celil ağa da olsan; devletin kudretinin karşısında boynun kıldan ince. Bana sorsan devletin mi babanın mı yanındasın, göğsümü gere gere derim ki devletin yanındayım. Zulme sessiz kalan dilsiz şeytandır demiş Peygamber ( SAV ). Ben dilsiz şeytan olamam.
- Bakma anamın babamın, gardaşlarımın yanında dik duruyom ama korkuyom ben o eve gelmekten. Sankim ahırdaki düve bilem bana kinle bakıyo.
- Alışacaklar. Sen benim karımsın. Beni başlarında, yanlarında istiyorlarsa alışacaklar.
Az biraz daha yol gittiklerinde Seha'nın yüzü ekşimeye, derin derin nefesler almaya başladı. Besni'yi çıkmış, Adıyaman merkezine giden geniş yollara varmışlardı. Viraj çoktu bu yolda ve alışık olmayan Seha'yı araba tuttmuştu. Ne yanındaki adama bir şey diyebiliyor ne de midesinde kaynayan safraya söz geçirebiliyordu. Üstelik heyecanından sabah iki lokma ancak yiyebilmiş, iki lokmanın üzerine de bardak bardak demli çay içmişti. Cesur yanında derin soluklar alan kıza başını çevirdiğinde renginin attığına şahit oldu. "İyi misin? Miden mi kötü oldu? "diye sordu. Seha sadece başını sallayabilmişti. O bile içini çalkaladı, safrasını ağzına getirdi. Hava serin olmasına rağmen Cesur Seha'nın camını sonuna kadar açtı ve az ilerideki benzinliğe kadar o şekilde devam etti. Bu sırada da kıza; "Gözünü kapat, başını arkaya yasla ve derin nefesler al" diyerek telkinlerde bulunuyordu. Benzinliğe geldiklerinde arabayı durdurdu ve Seha daha gözünü açmadan arabanın önünden dolaşıp kapısını açtı. Güçlükle gözünü aralayan kız, ona endişe ile bakan adamla burun buruna geldi.
- Hadi inelim biraz hava al. Hem bak ileride lavabolar var, elini yüzünü yıka belki iyi gelir.
- Tamam ama, beni bekleyecen he mi?
- Seni bırakıp nereye gidebilirim Seha? Bak şu içerideki marketi görüyor musun, oradan senin için su ve kraker alacağım. Çıktığında beni göremezsen anla ki oradayım tamam mı? Hadi gel seni lavabolara karşı götüreyim.
Seha kendisini yönlendiren adamı takip edip kadınlar tarafındaki lavaboda elini yüzünü iyice yıkadı, ensesini soğuk sudan mes etti. Duvardaki kağıtlardan kopartıp elini silen kadını taklid edip elinin yüzünün ıslağını aldı. Eğer önünde örnek olmasaydı ömrü billah benzinlik tuvaleti kullanmayan Seha, o işin öyle yapılacağını nereden bilebilirdi? Lavabodan dışarı çıktığında Cesur'un işaret ettiği yere bakınıp onu birşeylerle ilgilenirken gördü. Yanına gitmektense dışarıda kalıp temiz havayı biraz daha içine çekmek istedi. Sonbahar iyice yarılanmış, sabah seheri ile akşamın darı iyice ayaza keser olmuştu artık. Kollarını sıvalayıp üşüdüğünü anlayınca biraz daha sabırsızlandı. Oysa arabanın içindeyken birkaç düğmeye basmıştı Cesur, ne güzel ılıcık hava üfürmüştü yüzüne. Keşkem çekinmeseydi de geçip arabanın içine oturabilseydi. Dalgın dalgın arabaya bakarken yanına gelen adamı farketmedi.
- Çok bekledin mi?
- Ha, yok. Şimdi çıktım ben de.
- Ama üşümüşsün belli. Hava iyice soğudu, bir de epey açıklık burası ayazı fena kesiyor insanı. Hadi arabaya geçelim, klimayı çalıştırınca ısınırsın hemen.
Cesur önden, o arkadan arabaya doğru ilerlediler. Seha'nın yüzünde engel olamadığı bir tebessüm vardı. Cesur'un canına kastetmesine rağmen, o kendine öyle iyi davranıyordu ki, kendini değerli bir varlıkmış gibi hissediyordu. Söylediği gibi arabayı çalıştırır çalıştırmaz klimayı açan adam, kemerini söylemeden takan kızı memnuniyetle izledi. Çabuk öğreniyor, ortama hemen uyum sağlıyordu. Elindeki poşeti de kucağına bırakınca önünde kalan yola odaklandı Cesur. "Poşette senin için su ve kraker var" demeyi de ihmal etmedi. Çekine çekine açtığı poşette iki su şişesi verdı. Birini açıp bir kaç yudum içtikten sonra, kuruyan boğazını ıslattığı için rahattı. Sonra da çocukken çok sevdiği o tuzlu krakerin paketini açtı. Şimdi bir tane de ona ikram etse miydi? Elleri titrese de kendisi için almadan önce paketi ilk Cesur'a uzattı. Adam ona karşı bir adım atan kızın teklifini geri çevirmedi ve iri parmaklarıyla paketin içinden birkaç krakeri çekip çıkardı. "Bana bu kadarı yeter, gerisini sen ye. Miden biraz yatışsın, gidince adam akıllı bir şeyler de yeriz." dedi. Seha sadece silik bir tebessümle yanıt verebilmişti. Onun yüzüne karşı geniş geniş gülmek için henüz ar ediyordu istemeden.
Adıyaman merkeze geldiklerinde Seha'nın daha önce hiç görmediği çok katlı bir çarşıya girdiler. Seha yıpranmış kol çantasının kulbuna sıkı sıkı tutunmuş, kendince varlığını güvence altına almıştı. Onun bu ürkek hallerine şahit olan Cesur ise diğer yanına geçip beklemeden soğuk elini iri avcuna hapsetti. Seha ilk ne olduğunu şaşırsa, geri çekmeye çalışsa da Cesur dinlemedi ve gayet normal bir durummuş gibi ilerlemeye başladı. Ayıp bir şey yapıyormuş gibi geliyordu Seha'ya. Sanki biri görecek ve onun bu halini ayıplayacakmış gibi hissediyordu.
Cesur onu sabah ilk gördüğü an aklına gelen ayrıntıyı halletmek için kadın kıyafetleri satan ünlü bir mağazanın içine girdi. Seha onun iri adımlarına ayak uydurmakta zorlansa da yine de yanı başında yürümeyi başarıyordu. Mağazaya girer girmez yanlarına gelen görevliye; "Biz baştan bir gardrop düzeceğiz ama önce kışlık elbise ve kabanlarınıza bakmak istiyoruz." dedi. Seha ilk kez adamın elinde emanet gibi duran elini sıkıp, Cesur'un dikkatini çekti. "Ne olur masraf yapma, sana da kızarlar bana da." diyebildi. Cesur yanlarında bekleyen görevliyi bir baş işareti ile yollayıp Seha'nın boşta kalan diğer elini de tuttu ve onu biraz daha tenha olan kısma çekti.
- Bak Seha. Sen benim karımsın. Ben sana bir şeyler almaktan, senin ihtiyacını görmekten asla gocunmam. Üstelik bunu yaptım diye ne sana ne de bana kimse laf edebilir. Hadi şimdi sözümü ikiletme de gönlünün düştüğü her şeyi seç al.
- Ama fazla almayalım biz yine de, müsrüflik olur.
- Anlaşıldı. Seninle yürümeyecek bu iş. Biz en iyisi ne yapalım biliyor musun, sen her şeyi bana bırak.
Öyle de oldu. Cesur kışlık ne kadar gözüne güzel gelen kıyafet varsa hepsini Seha'nın bedenine uygun olarak seçip görevliye verdi. Yol boyunca üşüdüğünün, üzerindekilerin onu korumadığının farkındaydı. Seçtiği uzun, kaşmir elbiseyi eline tutuşturup onu zorla kabine gönderdi ve üzerine de haki rengi uzun bir kışlık kaban seçiverdi. Seha çıktığında beklemeden kabanı omuzlarına koyup elini yeniden tuttu. Seha kabindeyken; alışveriş çantalarını işi bitince alacağını görevliye söylemişti. Sırada ayakkabı ve çanta mağazası vardı. Az önce aldığı kıyafetlere uygun birkaç çift ayakkabı ile çeşit çeşit çantayı da heybesine kattı. Hatta en son giydiği kışlık botun ayağında rahat durduğunu anlayınca, tıpkı kıyafetleri gibi onu da çıkarmasını engelledi. Cesur İstanbul'da oldukça rahat bir hayat yaşıyordu. Hangi markanın daha iyi olduğunu, moda olduğunu bilecek kadar algıları açık bir insandı. Seha'yı çekiştirip bir kozmetik mağazasına soktuğunda ise her şeyi görevliye bırakıp, rahat hareket etmesi için geri çekildi. Aynı şeyi az evvel iç çamaşırı satan yerde de yapmıştı. Seha'nın rengi aldan mora dönünce görevliyi yanına çağırıp çeyiz alışverişi yaptıklarını ve Seha'nın beğendiklerinin yanında bedenine uygun ne kadar model varsa her birinden birer tane koymalarını istemişti. Seha görevli kızdan bile çekinirken, Cesur'un yanında dolaşması onu kalpten dahi götürebilirdi. Allah'tan "işin bitene kadar ben dışarıdayım." deyip gitti de derin bir nefes aldı. Ama o sırada Cesur; Neva ve Mustafa için de kışlık alışverişi yapmakla meşguldü. Seha bütün bunları eve gittiğinde görecek ve farkında olmadan Cesur'un merhametine biraz daha tutunacaktı.
İşlerini bitirdiklerinde sıra en can alıcı ayrıntıya gelmişti. Cesur Seha'nın da her genç kız gibi gelinlik giymesini ve evlilik denen o eşiği aşarken aklının bir şeyde kalmamasını istiyordu. Ama aynı zamanda da biliyordu ki bu kızı gelinlik almaya ikna etmek kolay olmayacaktı. Ne yaparım ne ederim diye düşünürken, risk almayı ve gelinliği kendi başına seçmeyi kararlaştırdı. Kıyafetlerini seçerken az çok bedenini öğrenmişti. Güzel, nezih bir restoranın önünde durduklarında amacı; aslında az ilerideki gelinlik mağazasına girebilmekti. Yaptığı iş ona o an o kadar doğru gelmişti ki; ötesini berisini düşünmedi. Seha'yı elinden kavrayarak restorana doğru ilerlerken artık bu hareket ona, doğal ve yapılmadığı zaman boşluk hissi veren bir durummuş gibi geliyordu. Genç kızı restoran da sakin bir masaya oturttuktan sonra hafifçe üzerine eğilip; "Şimdi sana sıcacık bir çorba söyleyeceğim. Sen çorbanı içene kadar benim az ileride bir işim var. Onu halledip geleceğim olur mu? Ben gelince de birlikte buranın güzel kebaplarından yeriz." dedi. Seha kaşlarını çatmış, tedirgin olmuştu. Bu sebeple; "Ben arabada bekleseydim." dedi ama Cesur onun acıktığının farkında olduğu için burada beklemesini uygun gördü. Hem oldukça sakin ve nezih bir yere benziyordu. Burada Seha'nın başına ne gelebilirdi ki?