Ayağa Dolananlar...

1205 Words
Sungur konağında, eskiden anası ile babasının kaldığı odaya çıkan Gülhanım kadın, gözleri açık bir ölü gibi hareketsiz yatan annesinin baş ucuna oturup, dışarıda olup bitenlerden dert yanmaya koyuldu. Ona göre tek kardeşi intikamından vazgeçmiş ve babasını onlardan ayıran o namuzsuz kızın soyunun bu eve girmesine müsaade etmişti. Yaşlı kadın kızını dinledikçe göz yaşı döküyor, kızı ise bu göz yaşlarını durumun üzüntüsüne yoruyordu. Üstelik Hesna hanım o olayın ardından öğrenmişti ki; zavallı kız, kocasının evli ve çocuklu olduğunu bile bilmiyordu. Köyden hiç dışarı çıkmamış, başını kaldırıp yabana bakmamış bir genç kızı sevda bahanesiyle kandıran, Hesna'ya o büyük günahı işleten ve ardından yarım asırdır insanların suçsuz yere eza çekmesine sebep olan da kocasının ta kendisiydi. Kızının içindeki kinin ona ne kadar ağır geldiğini görüyor, oğlunun gaddarlığı kulağına geldikçe içten içe her gün ölüyordu. Gülhanım; "Cesur benim kızımı istemedi, evlenmeyecem dedi ama; o soysuzun kızına he dedi biliyon mu ana? Benim kızım iki gündür karaları bağlamış, yatak döşek yatar, o soysuzun hanesinde ise bu konağa hanım olmanın neşesi yanar." deyince; Hesna hanımın gözlerinden iri iri yaşlar devrildi. Başını çeviremese de gözleri ile isyan ediyordu kızının sözlerine. Kendi adını taşıyan torununun kendiyle aynı kaderi yaşaması, sevdiği adam tarafından sevilmeyişi, kızının içindeki kinden de anlaşıldığı üzere bu işin sonunun hayır olmayacağı en başından belliydi. Şu yatağa düştüğü günden itibaren, yaşadığı pişmanlıkla birlikte diline dadanan duayı sayıkladı. "Allah'ım sen evlatlarımın içinden benim ektiğim kini al." İşte bu dua, elli yıldır hiç düşmemişti dilinden. Celil ağa ise az önce ablası ile ettiği münakaşanın ardından; tabakasından çıkardığı kaçıncı kağıdı sardığından habersiz, uğradığı bu yenilgiden nasıl kurtulacağını düşünüyordu. Kıza bu evde hayatı zından ederdi ama oğlunun sözleri de kesin ve netti. Kaldı ki kendi bir şey yapmasa bile ablası tek başına o soysuzu hal eder, doğduğuna da bu konağa geldiğine de pişman ederdi. Belki kız dayanıksız çıkar canına kıyardı belli mi olur? O bu şekilde meselenin bedbah bir sonla neticelenmesini isteye dursun; Cesur ise kızla konuştuğu andan beri onun söylediklerini aklından çıkaramıyordu. Ne demişti; "Sungur konağında bana ne kadar ömür biçti ağalar?" Bu da soru muydu şimdi? Cesur buradayken ona kim ne edebilir, kim canına zarar verebilirdi? Odasının balkonuna çıktığında terasta düşünceli bir şekilde oturan babasını gördü. Söndürdüğü sigaranın yerine hız kesmeden yenisini yaktığını görünce daha fazla duramadı yerinde. - Ne düşünüyorsun yine Celil ağa? Kerkük yolunda durdurulan tankerler midir sıkıntın? - Üç tankerle batmaz Celil Sungur oğul. Benim asıl sıkıntım hanemizin içine girecek soysuzdur. - İşte orada duracaksın baba. Benim karım olacak kız hakkında evela düzgün konuşacaksın. Sen de çok iyi biliyorsun ki; ne o kızın ne de ailesinin babanın ölümünde hiçbir suçu yoktur. Baban kendi evinde, kendi yatağında hain bir pusuyla ölmemiştir biliyorsun değil mi? 19 yaşında bir kıza tasallut ettiği için namus belasına canından olmuştur. Şimdi de hele; birisi Gülhanım kadının başına aynı fenalığı getirse sen ne ederdin? Oturur izler miydin, yoksa ablanın namusunun hesabını sorar mıydın? Bu zamana kadar güçlü sendin, zayıf olan, güçsüz olan onlardı, gün yüzü göstermeyi bırak, gırtlaklarındaki lokmaya bile çöktün. Ben neden gittim baba buradan? Senin boğazıma zorla soktuğun haram lokmadan kaçmak için değil mi? Kardeşlerimi kurtaramadım, belki geç kaldım ama artık buradayım. Baba ya bu zalimliklerine bilerek, isteyerek son verirsin; ya da şanına, soyuna bakmam seni de adını da hiç ederim. Kerkük'deki tırları da ben ihbar ettim bu arada haberin olsun. Ben buradayken işlerine bozgunculuk karıştırmasan iyi edersin. Ha senin burada olman işime gelmez, geldiğin yere dön dersen dönerim. Ama ben döndükten sonra burada her şey aynı kalır mı bilmem Celil ağa. - Oğul benim düzenim belli, yolum belli. Sen sade benim tankerleri değil, ortak iş yaptığım adamların da tankerlerini yakalattın. Ben onlara ne derim şimdi? - Ortaklarım dediğin adamlar dün burada senin davan hakkında atıp tutan adamlar değil miydi? Onlar da anlamıştır benim ne yapmaya çalıştığımı he baba? Ben seni çekip de onlara meydanı bırakır mıyım sanıyorsun? Sen benim daha ne iş yaptığımı anlamadın mı baba? Yaralandım, göğüs göğüse çarpışamam diye devlete faydam dokunmaz mı sandın? Sen daha oğlunun elinin kolunun nerelere uzandığını bilmiyorsun Celil Sungur. - Ne diyim oğul, elimi kolumu bağladın, dar ağacına çıkardın, ayağının altındaki iskemleyi de kendin devir diyorsun. - Bunu dar ağacına çıkacak işler yapmadan önce düşünecektin Celil ağa. O ablana da söyle, bu konağa rahatça girip çıkabilmek istiyorsa diline hakim olacak. Haydi bana eyvallah. - Ne zaman alacaksın o kızı? - Babası bugün dönüyormuş gurbetten. Rüstem ağa ile kapısına varıp bir de onunla konuşacağım meseleyi. Önümüzdeki hafta düğün kurmak niyetim. Herkese haber sal. Ya da dur, onu da ben yaparım. - Düğün dernek şart mıdır? Bari anamın hasta yattığı evde davul zurna sesi çıkmasın. - Şarttır baba şarttır. Neneme de usulünce anlat. Ya kalkıp bu kör yası bitirsin ya da usul usul dinlesin davulu zurnayı. Celil Sungur, oğlunun eline ipleri vermekle öyle büyük bir hata etmişti ki; şimdi ne ederse etsin ne yolundan dönebiliyor ne de oğlunun isteklerinin sonuçlarına katlanmaya razı olabiliyordu. Cesur bundan 6 sene evvel sınırda vatani görevini yaparken bir baskına katılmış ve o baskında babasının adamları tarafından vurularak askeriyeden ayrılmak zorunda kalmıştı. Vurulup yere düşmeden evvel babasının has adamıyla göz göze gelen Cesur için o tarihten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Taktik komutanlığına bağlı görevini sürdürmeye başlasa da sahada aktif olamamak onu babasına ve onun gibilere karşı bilemiş ve bütün geleceğini de bu düzeni yıkmak üzere şekillendirmişti. Bu uğurda yoluna çıkan ufak tefek pürüzleri de bertaraf etmekten başka şansı yoktu. Şu saçma kan davası da dahil. Gürbüz Zahir, köy arabasından indiğinde kahve önünde onu merakla süzen adamlara selam verip, evinin yoluna döndürdü adımlarını. Rüstem ağa adam göndermiş ve bu akşam evine varıp bu sulh meselesini konuşacağını söylemişti. Adamının dediğine göre ağaların meclisinden çıkan karar bu düşmanlığı kalıcı olarak bitirecekti ama. İşte çok büyük bir aması vardı bu işin. Gözünün nuru kızı o cehennemde nasıl ömür sürerdi ki? Zaten Celil ağanın bu meseleye nasıl razı olduğuna da bir türlü akıl sır erdiremiyordu. Oğlu Mustafa'yı kapı önünde yolunu gözlerken gördüğünde aklındaki meseleler de uçtu gitti. Koşarak babasının kucağına atlayan oğlan çocuğu bütün yorgunluğunu alıp götürdü Gürbüz efendinin. İçerideki yas havasına bürünmeden önce oğlunun kokusunu içine çekip biraz olsun güç topladı. Henüz 46 yaşındaydı ama yıllardır ailesinin geçimini sürdürmek için girdiği hayat mücadelesi ile sanki yetmişine merdiven dayamış kadar çökkün hissediyordu bedenini. Saçında bir tane bile kara saç kalmayan adamı yaşama bağlayan tek şey ailesiydi. Kucağındaki oğluyla açık olan hane kapısından girdi ve kızları ilen hanımı ile de görüştü. Onun geleceğini bildiklerinden akşam sofrasını hazır etmişlerdi. Ambardan çıkardığı bir avuç mercimeği ıslatıp içine kattığı patates soğanla çorba kaynatmış, yanına da sobanın formasına verdiği patatesleri koymuştu Nadime hanım. Az biraz da acur turşusu vardı daha ne olsun. Allah bin bereketini versin sofralarının. Şantiyede çıkan et yemeğini bile hanemde pişmiyo diye yemeyen Gürbüz efendi için ziyafetin alasıydı böylesi. Biraz hasret giderdiler, biraz o burada yokken olanlardan konuştular ama mevzuyu bir türlü asıl meseleye getiremediler. Sanki getirirlerse huzurları tümden bozulacak gibi hissediyorlardı. Derken kapıları beklenen misafirin geldiğini haber vermek için ard arda çalındı. Gürbüz efendi misafirlerini karşılamak için ayaklandığında geride bekleyen ailesinin ürkek bakışlarına bakmamaya çalıştı. Bakarsa bütün dirayeti kırılır ve yaşadıkları bu mecburiyete isyan ederdi. - Selamün aleyküm Gürbüz, müsaaden var mıdır? - Estağfirullah Rüstem ağam, müsaade ne demek, buyur başımla beraber. Üç adamın oturduğu ufak odada çıt çıkmazken, ev halkının geri kalanı da arka odada kalplerinin gürültüsünden başka ses duyulmuyordu. Aslında sonunu bildikleri bir kasırganın evvelindeki sessizlikti bu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD