Bölüm 5

2528 Words
BÖLÜM 5 NEHİR Yaşadığım anın etkisiyle kalbim yerinden çıkacak gibi çarparken aklımda bir otoban dolusu soru vardı. Heyecanlanmış ve korkmuştum. Vücut ısım hiç olmadığı kadar yükselmişti. Ellerim ve bedenim Pars’ın etkisi altında kalmış tamamen titriyordu. Bileklerimi eşofmanın ipi sıktığı için acıyordu. Bileklerimi ovaladım. Düşüncelerimin içinde boğulacak gibiydim. Sadece birkaç gün önce Kerem’in bana dokunmasından bile tiksinirken nasıl olmuştu da bu adamın dokunuşlarından rahatsız olmamıştım? Bana kimsenin böyle dokunmasını istemediğimi düşünürken bedenimin bana bu şekilde ihanet etmesi normal miydi? Peki yükselen vücut ısımla nasıl baş edecektim? En son onun odasında yatmıştım. Nerede yatmam gerekiyordu? Beynimi susturmaya çalışırken sızlayan bacak aramla ve dönen başımla uğraşmak zorunda kalmak da beni bir hayli zorluyordu. Üstelik bu kadar yakınlaşmaya rağmen bir anda geri çekilip üstümü başımı örtmesi de canımı sıkmıştı. Tişörtümü eşofmanımın içine koyup, eşofmanımın belini öyle bir sıkmıştı ki titreyen ellerimle gevşetmem neredeyse imkansızdı. Mutfakta, önümde kahveyle öylece oturup kalmıştım. Cehenneme hoş geldin derken neyi kastetmişti acaba? Uslu durmakla neyi kast ediyordu? Biraz öylece kalıp ellerimi izlemeye başladım. Önümdeki kahveye bile dokunamamıştım. Biraz önce canım deli gibi kahve isterken, şimdi tek istediğim az önce yaşananların etkisinden çıkmaktı. Boğazımın kuruduğunu hissettim. O kadar gerilmiştim ki hareket etmeye bile korkuyordum. En fazla ne olabilir ki diye düşünerek yerimden kalktım. Zor olsa da ceza dediği şey nedense bana ödül gibi gelmişti. Biraz sonra yanıma, koruması olduğunu düşündüğüm bir adam geldi. “Nehir hanım benimle gelin lütfen. Pars beyin odasında kalacaksınız.” dedi. Yüzüme bakmıyordu. Bu konuda emir almış olabilir miydi yoksa kimsenin mi yüzüne bakamıyorlardı? Başımla onu onaylayıp oturduğum yerden kalktım. Korkmuştum. Bana dokunmasından değil cesaretinden korkmuştum. Her şeyi yapabilecek kadar güçlü oluşundan korkmuştum. Geçenlerde farkına vardığım gerçeğin doğruluğunu bir kez daha görüyordum. Soyadın her şeydir. Korumayla birlikte merdivenleri çıkarken benimle konuşmaya başladı. Bir adım arkamda yürümesi dikkatimi çekmişti. Bunun nedenini daha sonra Pars a sorabilirdim. Tabii yüzümü görmek isterse. “Bu katta yatak odaları var. Pars beyin odasında siz kalacaksınız. O istemedikçe de buradan çıkmayacaksınız. Özellikle de evde birileri varsa size haber gönderir. Gün içinde o yokken bahçeye çıkmanız yasak.” dedi. Derin bir nefes alıp verdim. İyice sinirlerim bozulmaya başlamıştı. Kendini ne sanıyor da bu kadar emir veriyor diye düşünsem de bunu yanımda yürüyen adama söyleme ihtiyacı hissetmedim. Eminim ki o da işini yapmaya çalışmak dışında bir şey yapmıyordu. Tüm kuralları anlattıktan sonra bana odayı gösterip kapısını açtı. “Bir şeye ihtiyacınız olursa seslenmeniz yeterli.” dedi. “Ne yani bir de kapımın önüne nöbetçi mi dikti?” diye ciyakladım. Yüzümdeki şaşkınlığı gizleyemediğimi biliyordum. Gözlerimi devirdim. “Her neyse, teşekkür ederim.” dedim. “Rica ederim Nehir Hanım, iyi geceler.” dedi ve kapıyı kapattı. Kocaman odanın içinde yalnız kalmıştım. .Evim de bu oda kadardı. Ama bana bu denli soğuk ve acımasız gelmemişti. Kerem in seçtiği ev için de aynısını düşünüyordum. Bir odasına bile ısınamamıştım. O evle bu odayı kıyasladığımda, tutsak olduğum bu yer bile bana daha sıcak, daha samimi geliyordu. Kendi halime gülmeye başladım. Lüks bir hapishanem, yakışıklı bir gardiyanım vardı. Gerçekten bu oda benim cehennemim olacağa benziyordu. Yatağın üzerine oturup etrafı incelemeye başladım. Hiçbir şeye dokunmamaya özen gösterdim. Birinin size yatak odasını vermiş olması, onun özel alanını ihlal edebileceğiniz anlamına gelmiyordu. Dolapta bana işaret ettiği kısmı açıp baktım. Hiç sahip olmadığım kadar kıyafeti bana almıştı. Bir ara bunun için ona teşekkür etmem gerektiğini düşündüm. PARS Mutfaktan çıkar çıkmaz beynime yeniden kan gitmeye başladığını hissettim. Az önce bana ne olmuştu öyle? Kızın kokusu, teninin sıcaklığı aklımı başımdan almıştı. Kızın üzerini aramaya çalışırken kendimi çok farklı bir yerde bulmuştum. Kafamı sağa sola sallayıp ofisime doğru yönelirken bağırdım. “Erdal! Ofisime!” Neredeyse koşar adımlarla gidiyordum. Bu halime rağmen, bir dakika bile geçmeden Erdal arkamda bitmiş, yanımda yürüyordu. Yüzünde çok nadiren görülebilecek türden fırlama bir sırıtış vardı. “Ne gülüyon lan?” diye sordum. Erdal bana kafasına göre konuşabilen tek adamımdı. Sadece adamım değil, zaman içinde arkadaşım da olmnuştu. Bana doğruları söyleyebilecek kadar cesur olduğu için sağ kolumdu. Kimse, bana kafasının içindekileri açıkça söylemeye cesaret edememişti. Hiçbir kadın da buna cesaret edememişti. Biraz önce elimin altında kıvranan minyon kız hariç. Bir de Yener yanımda olsa her şey bambaşka olurdu. “Kız başını döndürmüş abi rengin değişmiş baksana.” dedi. Gülmemek için kendini zor tutuyordu. Dudaklarını birbirine bastırarak kendini dizginlemeye çalışıyordu. Hala fırlama fırlama gülüyor olması beni germeye başlamıştı. “Bana bak Erdal seni harbi sikerim.” dedim. Sinirden elim ayağım titremeye başlayınca güldü. “Benim adım da Erdal sa, sen de bundan hoşlanıyorsun. Başlarsın iki güne yengeniz demeye.” dedi sırıtarak. Ters ters baktığımda konuyu değiştirdi. “Ne istiyorsun benden?” dedi. “En güvenilir adamı gönder. Ben yokken Nehir bahçeye çıkmayacak. Evde ayak altında gezmeyecek. En önemlisi de korumaların hiç biri yan gözle bakmayacak. Kendi adamlarımı ezmek istemiyorum.” dedim. Gülerek bana bakıp başıyla beni onayladı. Kapıya yanaşınca kaçmayha hbazır bir pozisyon alıp, şarkı mırıldanmaya başladı. “Sen aşıksın arkaaadaş.” diye şarkıya girmesiyle delirip silahımı çektim. Koşarak kapıdan çıkıp arkasından kapıyı kapattı. Kaçış şekli beni güldürmüştü. Beni çocukluk yıllarıma döndürüyordu. Eğer arada bir çocukluk yıllarımı hatırlamasaydım mental sağlığımı koruyamazdım. Bir çok mafya varisinin aksine, çok daha sağlıklı bir çocukluk dönemi geçirmiştim. Herkes sıkı ve zorlu eğitimler alır, çok küçük yaşta kendini korumayı öğrenirdi. Bu alemin kuralı da zorunluluğu da buydu. Ama babam bizi o kadar iyi korumuştu ki, ölümün ne olduğunu bile bilemeyecek yaşta kimseye sıkmak zorunda kalmamıştım. Annemle babamın aşkı da saygısı da sadakati de o kadar büyüktü ki, babam annemi korumak için etten duvar örmeye de ördürmeye de, ölmeye de öldürmeye de hazırdı. Babam annemi, annem de babamı koşulsuz ve karşılık beklemeyen bir sevgiyle seviyorlardı. Bu öyle bir sevgi bağıydı ki, içinde hem arkadaşlığı, hem aşkı, hem arzuyu, hem de güveni barındırıyordu. Bense daha ilk aşk denememde boka batmıştım. Gerçi tam olarak ilk değildi. Sadece Yener’in bildiği bir zaafım vardı. Çilek kokusu… Her aldığımda, lunaparkta gördüğüm o kız çocuğuna aklım gidiyordu. 5 yaşında olsan da bazı insanlar hayatında bir etki bırakıyordu işte. O kızdan sonra hayatımda hep çilek kokulu bir kadın aramıştım. Sonra da bunun saçma bir çocukluk hali olduğuna kanaat getirmiştim. Ama çilek kokusu zaaf olarak da üzerime yapışmıştı işte. Acaba Erdal haklı mıydı? Nehir’e karşı bir beğenim var mıydı? Yoksa bu beğeni, ezelden beridir ailecek problemli olduğumuz Hanzade lerin gelini olmasından mı kaynaklanıyordu karar veremiyordum. Karar verebildiğim tek şey vardı. O da bu kıza asla güvenemediğim gerçeğiydi. NEHİR Yatağa uzanmış düşünürken, sıkıntıdan erkenden sızmıştım. Ağlamanın da düşünmesinin de faydasının olmadığı bir noktadaydım. Burası benim cehennemim olacaktı. Bu cehennemden kurtulmanın tek yolu da aldatıldığımı anlatmaktı. Peki nasıl diyecektim ki ben aldatıldım diye? Bir çırpıda ağzımdan çıkardı, ama Pars gibi bir adam detay isteyecekti. Ne diyecektim ki? Merhaba, ben sana diyemedim, ama şimdi cesaret buldum. Düğün günü telefonuma gelen bir mesajla damat odasına yarı çıplak gittim. Hayır müstakbel eşimle sevişmek için değil. Aldatılıp aldatılmadığıma bakmak için ve evet az daha güvenmediğim bir adamla evlenecektim mi diyecektim. Kendi kendime bunu düşünürken fark ettim ki ben Kerem’e hiç güvenmemiştim. Peki bunun suçlusu ya da sorumlusu kimdi? Onunla 3 sene boyunca yatmayan ben mi yoksa en yakın arkadaşımla ve belki de daha fazlasıyla bile defalarca yatan nişanlım mı? Peki detay sorduğunda? Ne yaptı aldatırken dediğinde ne diyecektim? Odaya girer girmez nişanlımın bütün mal varlığını kankam yutmaya çalışıyordu mu diyecektim? Bunu anlatmamın imkanı bile yoktu. Telefonuma uzanıp saate baktığımda saatin henüz gecenin üçü olduğunu fark ettim. Telefonum bile buradayken neden polisi arayıp beni zorla alıkoyduklarını söylemiyordum ki? Burada kalmak istiyor olabilir miydim? Sadece 2 kere gördüğüm bir adama mı sığınıyordum? Tam bir bela paratoneri olduğumu fark etmem nasıl 23 senemi almıştı acaba? Kalkıp bir kahve içmeye karar verdim. Zaten uykum da kaçmıştı. Daha ne kadar kaçabilirdi ki? Telefonumu da alıp mutfağa inmeye karar verdim. Tabii ki kapımdaki korumaya bunu söylemem gerekiyordu. Bir hayli kısa olan şortlu pijama takımını çıkarmaya üşendiğim için dolapta takımın sabahlığı var mı diye bakındım ancak bulamadım. Evin içi serin değildi. Ama iç çamaşırı giymediğim için de üşüyordum. Dolabın bana ayrılan kısmında da kalın bir şey yoktu. Acaba Pars’ın sweatlerinden birini giysem bir şey der mi diye düşününce bir an duraksadım. Zaten burası benim cehennemimdi. En fazla ne olabilir ki diye düşünüp, dolabının kapağını açtım. Siyah bir sweat bulup üzerime geçirdim. Pars o kadar iri bir adamdı ki giydiğim sweat dizlerime kadar inmişti. Çok komik görünüyordum. Beğenilmek gibi bir derdim olmadığı için umrumda da olmamıştı. Ayrıca kolları da bir hayli uzundu. Kollarını kıvırıp kapıyı açtım. Koruma söylediği gibi kapımda bekliyordu. Kapıyı açınca bana dönğp baktı. “Şey ben, mutfağa ineceğim.” dedim. Gözü bir an bacaklarıma takılsa da hemen kafasını öne eğdi. “Neye ihtiyacınız varsa ben getireyim.” dedi. “Evde biri mi var?” diye sordum. “Hayır yok Nehir hanım.” dedi. “O halde odadan çıkmamın sakıncası da yok. İnip kendi işimi kendim halletmek istiyorum.” dedim. Başıyla beni onaylayarak eliyle yolu gösterdi. İnerken bir mesaj atmayı da ihmal etmedi. Mutfağa girince omzumun üzerinden korumaya baktım. “Sana da kahve yapayım mı?” dedim. “Sağolun Nehir hanım ben kahve içmiyorum.” dedi. “Çay?” diye sordum. Başını sağa sola sallayarak reddetti. Mutfağın ortasına gelince durakladım. bir kaç saat önce burada yaşadıklarımı hatırlamak bile vücut ısımı yükseltiyor, beni heyecanlandırıyordu. Kafamı sağa sola sallayıp kahve makinasına doğru ilerledim. Tahmin ettiğim gibi demliği boşaltılmamıştı. Ama bayat bir kahve içmek de istemiyordum. Telefondan kendime bir müzik açıp, dans ederek kahve yapmaya başladığımda korumanın mutfağın dışına çıktığını fark ettim. Bu cehennem fikri gözüme çok da kötü gelmemeye başladı. Kerem’le aramda hissetmediğim çekimi Pars’a karşı hissettiğimi fark ediyordum. Yoksa neden bedenim bana bu kadar ihanet etsindi ki? Demliği boşaltıp güzelce yıkadıktan sonra şarkıya eşlik ederek kahve filtresini atıp yenisini aramaya koyuldum. Dolaplardan birinden bir kahve filtresi bulduktan sonra makinaya güzelce yerleştirdim. Birçok sektörde çalışmış olmanın verdiği bir sürü tecrübem vardı ve bunlardan biri de baristalıktı. Kahvenin en iyisini yapabileceğimi biliyordum. Taze çekirdekten çekilmiş kahve de en iyisi olurdu diye kahve çekirdeklerini aramaya koyuldum. Kahve çekirdeği çekmek için bir makina varsa bu kahve çekirdeği de var anlamına geliyordu. Yaşadığım her şeyi unutmaya çalışırken kahve çekirdeklerinin olduğu bir dolap bulduğumda sevindim. Bu dolap benim için bir cennet olabilirdi. Belli ki Pars da en az benim kadar kahve sever bir yapıdaydı. Tek tek kahve çekirdeklerini incelemeye başladım. Sert bir kahve arıyordum. Her biri sert olsa da aromasız bir şeyler bakınmaya başladım. En üstte bir taneyi çok beğenmiştim. Almayı bir iki kere denesem de başarılı olamamıştım ki arkamdan bir el uzanıp kahveyi alınca yerimden sıçrayarak çığlık attım. “Ay!” diye bağırıp arkamı dönünce Pars olduğunu görüp rahatladım. Derin bir nefes verdim. “Arkanda beni görünce rahatlaman şaşırtıcı. Halbuki cehenneminin zebanisi ile karşı karşıyasın.” dedi. Dudağının sol kenarı kıvrılmıştı. Bir adım geri gidip cevap vermeyi planlarken sırtım dolabın kapalı olan kapağına değince boştaki eliyle beni dolapla kendisi arasına hapsetti. “Öyle melek yüzlü şeytanlar gördüm ki, içi dışı bir olan insanlar zebani bile olsa başımın tacı.” dedim. Yüzüne kocaman bir gülümseme yerleşti. Kokusu ve gülüşü bile ilgimi çekiyordu. Bok gibi bir insan olan eski en yakın arkadaşımın tabiriyle bu adamla aramda değişik bir kimya olduğunu hissediyordum. Böyle bir çekim olunca hissedeceğimi her zaman anlatırdı. Sözlerinin çoğu yalan olsa da bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterirdi öyle değil mi? Elindeki kahve kutusunu arkasında bir yere bırakıp yüzüme baktı. Boştaki elinin işaret parmağını omzumdan koluma doğru kaydırırken bile tüylerim ürperiyordu. Üzerimdeki etkisi kalbimi yerinden çıkaracak gibi çarpıyordu. “Sweat yakışmış. Bundan sonra evde benim kıyafetlerimle gezebilirsin.” dedi. Bakışları üzerimden bacaklarıma doğru kayarken elinin de bacaklarıma kaymasını istediğimi fark ettim. Bana neler oluyordu böyle? “Amaa.” dedi ve sweatin bittiği yerde elini durdurdu. Yüzünü iyice yüzüme yanaştırıp nefesini dudaklarıma üfleyerek konuştu. “Bir daha korumalarıma böyle seyirlik bir manzara verirsen seni ciddi ciddi cezalandırırım.” dedi. Gözlerinin karardığını görüyordum. Bakışlarında öfke yoktu. Çok daha başka bir şey vardı. Gözlerim yüzünü gezerken dudaklarına takılı kaldı. Yüzünün bu kadar yakışıklı olduğunu fark etmemiştim. Gözlerim dudaklarına takılı kalınca gülümsedi. Gamzeleri olduğunu da yeni fark etmiştim. Kahverengi gözleri an be an kararırken inci gibi dizili dişlerine ve dudaklarına yeniden baktım. Bir erkek için dudakları da fazla şekilliydi. O kadar yakışıklıydı ki kalbim garip ritimler tutturuyordu. Dudaklarının boynuma değdiği an aklıma gelince elim istemsizce boynuma gitti. Tenimin alev alev yandığını fark ettim. Zar zor yutkunarak gözlerimi yeniden gözlerine diktim. “Korkmuyorum. Ama konuşmak da istiyorum. Nasıl yapacağımı da bilmiyorum. Bir şey saklamak gibi bir derdim yok. Anlatsam da burası benim cehennemim olacak biliyorum.” dedim. Gülümsedi. “Benim de anlatacaklarım var elbet. Ama sana güvenmiyorum. Başından dürüst olmadın bücür.” dedi. Bücür deyişi kaşlarımın çatılmasına neden olmuştu. “Ben bücür değilim sen uzunsun. Çekilsene be nefes alamıyorum.” diyip göğsüne vurdum. Anında elimi yakalayıp göğsünde tuttu. Elimi çekmeye çalışırken öbür elimi de kavrayıp yüzünü iyice yüzüme yanaştırdı. “Kesinlikle Cezayı hak ediyorsun. Neden şuan ceza istediğini düşünüyorum.” dedi. “Egoist pisliğin tekisin de ondan.” dediğimde bir kahkaha atarak beni aniden bıraktı. “Öyle olsun küçük cadı.” dedi ve arkasını dönüp mutfaktan çıktı. Bütün gece uyuyamayacağımı bilerek kahvemi ve telefonumu alıp salona geçtim. Yine korkmuştum. Ayrıca dışarda deli gibi yağan yağmur da sinirlerimi iyice bozuyordu. Müziği kapatıp, telefonumda başka bir şeylerle uğraşmaya başladım. Arama kayıtlarına girdiğimde Nagehan hanım ve Sedef dahil herkesin bin kere beni aradığını ve yazdığını fark ettim. Sedef’ten bir de mesaj vardı. Beni merak ettiği, düğünden korkmamın normal olduğu gibi zırvaları yazıp duruyordu. Bir de utanmadan Kerem çok üzgün falan yazmıştı. Her okuduğum mesajda gözümden yaşların süzülmeye başladığını hissettim. Sinirlerim iyice alt üst olmuştu. “Orospu!” diye bir çığlık atarak telefonu duvara fırlatıp ağlamaya başladım. Bağıra bağıra ağlarken, ikisini bir gördüğüm andan beridir yapmam gerekeni, hissetmem gerekeni yeni yapmaya başladığımı fark ettim. Bağıra bağıra ağlamak istiyordum. Canım yanıyordu. İntikam almak, güçlenip karşılarına çıkmak istiyordum. Nehir Yamaner dendiğinde korksunlar istiyordum. İstiyordum, ancak yapacak hiçbir şey yoktu. Bağıra bağıra ağlarken, gözümden akan yaşlarla önümü görememeye başlamıştım. Etrafımdaki sesleri bile zor duyuyordum. “Ne zamandır bu halde!” “Abi yeni oldu. Telefonunu fırlatıp ağlamaya başladı, hemen sana haber verdik!” “Hepiniz evi terk edin!” Son duyduğum cümleden sonra bir çift kol beni sarıp kucakladı. Kokusundan, gelenin Pars olduğunu hemen anladım. Saçlarımı nazikçe okşuyor ve kulağıma doğru eğilerek sakin olmamı fısıldıyordu. Hiç itiraz edecek gücüm yoktu, tüm enerjim tükenmişti. Tek istediğim, içimde biriken tüm duyguları serbest bırakıp ağlamaktı. İlk defa kendim için bir şey yapmaya karar verdim ve hiçbir şeyi umursamadan gözyaşlarımın akmasına izin verdim. Ağzımdan çıkan kelimeleri duymaz olmuştum; sanki sesim bana ait değildi. Konuşabildiğimi bile düşünmüyordum. Beynimde Sedef ve Kerem'in yüzleri dönüp duruyordu, her anı tekrar tekrar yaşıyordum. Bu görüntüler, acıyı yeniden ve yeniden yaşatıyordu bana. Film şeridi gibi başa sarıyor, her seferinde içimi daha da derin yaralıyordu. Ben ise kontrolsüzce ve çaresizce ağlıyordum. Pars, bir eliyle saçlarımı okşarken diğer eliyle beni sıkıca tutuyordu. Zaman ve mekan algım tamamen kaybolmuştu. Ne kadar süredir ağladığımı bilmiyordum. İçinde bulunduğum anda yalnızca benim hıçkırıklarım, Pars’ın yatıştırıcı fısıltıları ve sıcak dokunuşları vardı. Bu an, her şeyden soyutlanmış bir gerçeklik gibi, sadece biz vardık; ben, acılarım ve Pars'ın huzur veren varlığı. Ağlamaya devam ederken, Pars’ın sesini daha net duymaya başlamıştım. Dudakları kulağıma değiyordu. “Geçti bak bitti. Her ne olduysa geride kaldı. Gözyaşlarına hiçbiri değmez, değmeyecek. Seni öldürmeyen her şey güçlendirecek. Adımların yere daha sağlam basacak.” diyordu. Ne kadar ağladığımı bilmiyordum. Bir ara yorgunluktan ağlayacak gücüm kalmadığını fark ettim. Kafam yerinden kalkamayacak kadar ağırlaşmıştı. Bedenim uykuya çekilirken kendime hiç engel olmadan olduğum yerde sızdım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD