PARS
Birine güvenmek isteyip de güvenemediğiniz anlar oldu mu hiç? Güven, insanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Hepimiz, içten içe birine güvenme arzusunu taşırız. Ben, Pars Çetinkaya, yeraltı dünyasının en güçlü ismi olarak, bu ihtiyacı en derinden hissediyorum. Güvenilir adamlarım elbette var; ancak onların bana olan sadakatinin ya korkudan ya da minnetten kaynaklandığını biliyorum. İçtenlikle, korkusuzca güvenebileceğim birileri olsun istiyorum etrafımda. Bu kadar güçlü ve kudretli bir adamın bile güvenme ihtiyacı neden var? Çünkü en güçlü kaleler bile bazen içten gelen bir desteğe ihtiyaç duyar. Peki, kollarımın arasında ağlayarak uyuyakalan bu ufak tefek kadına neden güvenmek istiyordum? Uyurken melek gibi görünen, çilek kokan bu kadına neden güvenme arzusu duyuyordum? Bu kadın, tüm masumiyeti ve kırılganlığıyla bana farklı bir duygu hissettiriyordu. Belki de onun saflığı ve kırılganlığı, benim karanlık dünyamda bir ışık gibiydi. Onun gözlerindeki masumiyet, benim kalbimdeki sert kabuğu çatlatıyordu. Bu yüzden, içimde ona karşı açıklayamadığım bir güven hissi uyansın istiyordum. Güven nedir, hiç sordunuz mu kendinize? Ben bu soruyu defalarca sordum. Güven, birinin sana anlattığı şeyin gerçekliğine inanmak değil midir? Eksik ya da yanlış olmadığını bilmek değil midir? İnanırsan güvenirsin. Ama eğer bir şeyleri bilirsen, inanmış olmazsın. İnanmak yerine bilirsen, güvenmiş olmazsın. Güven, belki de bilmediğin bir gerçeği kabullenmek, karşındaki kişiye teslim olmaktır. Bilmenin ötesinde bir şeydir. İnanmak, teslimiyeti ve kabullenişi içinde barındırır. Ve ben, bu kadına inanmak, ona güvenmek istiyordum.
Gözlerim kızın yüzüne takıldı. Gözlerinin çevresi bile yorgundu. Uyurken nefes alışverişi yavaşlamış, normale dönmeye başlamıştı. Saçları, ağlamaktan ıslanan yüzüne yapışmıştı. Boşta kalan elimle onu rahatsız etmemeye özen göstererek saçlarını yüzünden çektim. Bu sinir krizinden sonra uyandığında kendini bok gibi hissedeceğini biliyordum. Adamların hepsini evden göndermiştim. Bu kadar güzel görünen bir kadının etrafında başka adamlar olsun istemiyordum. Başkasının ona bakma ihtimali bile olsa içimde bir şeyler alev alıyor gibiydi. Bu hisse hiç anlam veremiyordum. Sena’yla birlikteyken hiç bu hissi yaşamamıştım. Aldığım çilek kokusu aklımı başımdan alırken, kızın nefes alışverişinin iyice yavaşlamasını beklemeye başladım. Kucağımdan indirmek istemiyordum. Eğer doğruları söylüyorsa onu korumak istiyordum. Bana her şeyi kendisi anlatsın istiyordum. Beni böyle etkisinin altına alması da sinirlerimi bozuyordu. Başına neler geldiğini anlamak istiyordum. Tabii ki magazinden birkaç duyum almıştım. Kerem’in ailesi, özellikle cadı annesi magazine konuşmaya bayılırdı. Kız için servet avcısı demişti. Bu kızın ne olduğunu, Kerem’e ve ailesine nasıl bulaştığını bilmesem de servet avcısı olmadığına emindim. Servet avcısı kadınları çok iyi tanırdım. Bu kızın aklında para olmadığını biliyordum. Bir ara Selin’e sorabilirdim belki. Ama neler olduğunu anlamasına izin veremezdim. Zemini güzel hazırlanmış bir yalan bulmadan bu işe kalkışırsam, Selin soluğu babamın yanında alırdı. Bunca derdin arasında bir de babamla uğraşacak güce sahip değildim.
Nehir, kollarımın arasında adeta küçük bir bebek gibi kıvrılmış uyuyordu. Uykusu derinleşmişti; nefesi iyice yavaşlamış, minik göğsü ritmik bir şekilde kalkıp iniyordu. İki elimin de duruşunu ve kavrayışını düzelttim. Onu rahatsız etmeden yavaşça oturduğum yerden kalktım. Nehir’i odaya götürüp yerine yatırmak için hareketlendim. Güzelce dinlenmeye ihtiyacı vardı.
Basamakları yavaş yavaş çıkarken kızın ne kadar hafif olduğunu fark ettim. İlk gördüğümde bile üzerine elbisesi hafif bol geliyordu. Erdal, dosyadaki bedenine göre kıyafet almıştı ama onlar bile neredeyse bol gelecekti. Demek ki bu kız son zamanlarda zayıflamıştı. Eve geldiğimizden beri de ağzına bir lokma sürmemişti. Sabah, adam gibi bir kahvaltı ettiğinden emin olmadan evden çıkmamaya karar verdim. Ne olursa olsun sağlığına dikkat etmeliydi.
Odaya geldiğimizde kapıyı yavaşça açtım. İçeri girince de ayağımla kapıyı iterek kapattım. Onu nazikçe yatağa yatırdım. Saçlarını yüzünden çekip biraz daha yüzünü izledim. Bu hareketim, onu koruma ve ona bakma arzumun bir yansımasıydı ancak o zamanlar bunu fark edememiştim. Nehir'in yüzündeki yorgun ifade, içimi sızlattı. Gözlerinin altında mor halkalar belirmişti ve yüzündeki solgunluk, yaşadığı zorlukları anlatıyordu. Onun bu kırılgan ve savunmasız halini düşündüm. Nehir’in yanında olmam gerektiğini, ona destek olmam gerektiğini hissediyordum. Bu evde, onun güvenliğini ve huzurunu sağlayabilmek benim sorumluluğumdu. Derin bir nefes verip odadan çıkmak üzere hareketlendiğimde bileğimi tuttu. Şaşkınlıkla omzumun üzerinden baktım. Uyanmamıştı. Belli ki bu hareketi rüyasında yapıyordu. Başka bir adama yaptığı düşüncesiyle çenemi sıktım. Elimi çekmekle çekmemek arasında gidip gelirken dudaklarından dökülen cümleler beni fazlasıyla şaşırttı.
“Babacığım sen de beni bırakma!”
NEHİR
Uyandığımda, üzerime alışık olmadığım bir ağırlık olduğunu hissettim. Henüz tam olarak ayılamamıştım. Biraz kıpırdanıp kalkmayı denedim ama bir kol beni aşağı çekti.
“Kıpırdanma Nehir uykumu bölüyorsun.” dedi Pars. Gözlerimi tamamen açılmaya zorlayıp belime baktığımda bana sarılmış olduğunu gördüm. Burnu neredeyse enseme yakın haldeydi. Her nefes alışverişinde nefesi enseme değiyordu. Nefesi enseme her değdiğinde kalp atışlarım hızlanıyordu.
“Ama benim uykum bitti. Hem senin sesin de hiç uykulu gelmiyor.” dedim. Beni iyice kendine çekip burnunu saçlarımın arasına soktuktan sonra serbest bıraktı.
“İyi hadi bakalım.” dedi ve sırt üstü döndü. Olduğum yerde gerinip yataktan kalkmak üzere ayaklarımı yere doğru salladım. Etrafta saçlarımı tutturacak bir lastik arıyordum. Gözlerim odanın içinde gezinirken gözlerini hiç açmadan konuştu.
“Ne arıyorsun?” dedi. Gözünü bile açmadan bir şeyler arıyor olduğumu anlamasına şaşırmıştım. Ani bir hareketle sol dizimi katlayarak ona doğru dönüp oturdum.
“Gözün açık bile değil nasıl anladın ?” diye sordum. Kahkaha attı.
“Ben her şeyi bilir ve anlarım.” dedi. Gözlerimi devirdim.
“Yaa tabi. Ondan beni yalancılıkla suçluyorsun.” dedim. Bir yandan da saçlarımı ellerimin arasında toplamak için şekilden şekle sokuyordum. Aniden ayağa kalkıp yüzüme baktı. Bakışlarından korkmuştum. Çenesini sıkıp gevşetti.
“Çabuk şımarıyorsun. Burasının senin cehennemin olduğunu unutma.” dedi dişlerinin arasından. Zar zor yutkundum. Eliyle şifonyeri işaret etti.
“Şurada Selin’in tokaları var. Onlardan al.” dedi ve banyo tarafına doğru yöneldi. Kapıyı çarparak içeri girdi. Elimin biri at kuyruğu gibi tuttuğum saçımda, ağzım şaşkınlıktan açık öylece kalmıştım. Bu adamın sürekli gergin olmasındaki sebebin ne olduğunu düşünmeye başlamıştım. Belki de sabah huysuzluğu vardır diye düşünüp oturduğum yerden kalktım. Neden yanımda yatmasından değil de gerginliğinden rahatsız olmuştum ki? Kafamı sağa sola sallayıp, saçlarımın belimden dökülmesine izin verdim. Yüzümdeki yorgunluğa baktım. Derin bir nefes alıp verdikten sonra parmaklarımı saçlarımın arasından bir kaç defa geçirdim. Saçlarımı toplamaya uğraşıyordum. Tam mı toplasam yarım mı toplasam diye aynada kendimi inceliyordum. En son ne zaman kendime böyle vakit ayırmıştım ki? Saçlarımı bile hep alelade şekle sokmuştum. Kafamı sağa sola sallayıp kendime bir kere daha baktım. Saçlarımın yarısını elime aldığımda Pars’ın sesini duydum.
“Yarım topla, arkadan daha güzel görünüyor.” dedi. Ses tonu umursamaz ve sakindi. Az önceki gergin adamdan eser kalmamıştı. Bu da beni şaşırtmıştı. Sesimi bile çıkarmadan dediği gibi saçlarımı topladım. Yatağa doğru geri yönelip sessizce yatağı toplamaya başladım. Öylece giyinme odası ve banyonun olduğu tarafa açılan kapıda durmuş beni izliyordu. Yorum yapmayınca varlığı beni rahatsız etmemişti. Kendi kendime şarkı mırıldanmaya bile başlamıştım.
Yatağı toplamayı bitirdiğimde gülümseyerek bana baktı.
“Sesin güzelmiş.” dedi. Gülümseyerek yüzüne baktım. İlk defa böyle bir iltifat duyduğum için utanmıştım. Başımı hafifçe öne eğip tırnaklarımla oynamaya başlayarak cevap verdim.
“Teşekkür ederim.” dedim. Kollarını çözüp yaslandığı yerden aniden doğruldu.
“Üzerini değiştir de aşağıda bir kahve içelim. Tabii ben kahvaltı etmiyorum ama sen edeceksen hazırlatayım.” dedi. Kıkırdadım.
“Ben de kahvaltı etmiyorum.” dedim. Kaşları hafifçe çatıldı.
“Belli, kemiklerin elime geliyor. Normal bedeninde değilsin.” dedi.
“Normal bedenimi nereden biliyorsun?” dediğimde şaşkın tepkimi engelleyememiştim. Yanaşıp parmağının ucuyla burnuma hafifçe vurdu.
“Ben her şeyi bilirim. Kahvemizi içip konuştuktan sonra kahvaltı edeceğiz. Ve sen benim sorularıma cevap vereceksin.” dedi. Derin bir nefes verdim. Gözlerimin dolmasına engel olamıyordum. Yaşadığım acıyla yüzleşmek istemiyordum. Gözlerimi yere doğru dikip öylece durdum. Giyinme odasına geri girdi. Öylece odanın ortasında durmaktan vazgeçip üzerimdeki sweati çıkarıp katlayarak yatağın üzerine koydum. Ellerimle yüzümü sıvazladıktan sonra bir daha gerinirken, giyinme odasının kapısının açılmasıyla kollarım havada yakalanmıştım. Gözlerini açıkta kalan belime dikip baktı. Cık cıklamaya başlamıştı.
“Kahvaltı etmemek yasak. Yemek yememek de yasak Nehir.” dedi. Elinde beyaz bir tişört vardı. Sağ kaşımı havaya kaldırıp gözlerimi kocaman açarak iç numaralı ne oluyor anasını satayım bakışımı atarak yüzüne baktım.
“Pekala.” dedim. Elindeki tişörtü bana uzattı.
“Üzerine de bunu giy. Yakışır.” dedi. Elindeki tişörtü alıp baktığımda kendi tişörtlerinden biri olduğunu gördüm. Giyinme odasına doğru yöneldim. Tam yanından geçerken sol dirseğimden beni yakaladı.
“Çilek gibi kokuyorsun. Bu kokuyu bu evin içinde benden başka alan olursa öldürmek zorunda kalırım.” dediğinde ağzımın şaşkınlıkla aralanmasını engelleyemedim. Kafamı yavaşça çevirip omzumun üzerinden yüzüne baktım. Aniden beni bırakıp odadan çıktı.
Giyinme odasına geçip, pijamalarımı çıkartım. Konsolun üzerine katlayıp pijamalarımı bıraktıktan sonra verdiği tişörtü üzerime geçirdim. Dolaptan bir bisikletçi taytı buldum. Söylediğinde haklı olduğunu taytı giyince anladım. Dolaptaki her şey bedenime göre alınmıştı. Ancak son zamanlarda ciddi kilo verdiğim için her şey bol geliyordu. Tişörtü taytın üzerine doğru bırakıp, neredeyse dirseklerime inen kollarını kıvırdıktan sonra banyoya geçtim. Elimi yüzümü yıkayıp açılmamış bir diş fırçası buldum. Dişlerimi de fırçalayıp aynada yüzüme baktım. En azından daha tazelenmiş hissediyordum.
Aşağı inerken evde kimse olmadığı için keyiflenmiştim. Hep yalnız yaşadığım için kalabalık evlere hep özenmiştim aslında, ama bu kalabalığın aile kalabalığı olması tercihlerim arasında yer alıyordu. Yardımcı ya da koruma kalabalığından rahatsız olmuştum. Basamakları inmeyi bitirdiğimde salonda biri oturuyordu. Odadan Pars’a haber vermeden çıktığım için korkmuştum. Olduğum yerde donup kaldım. Adam kafasını kaldırıp bana baktı.
“Günaydın yenge!” dedi neşeli bir tonda. O anda salondaki adamın bana rezervasyonu soran adam olduğunu fark ettim.
“Gü-günaydın.” dedim zar zor. Par mutfaktan kükreyince yerimden sıçradım.
“Erdal seni gebertirim!” dedi. Erdal kahkahayı basınca rahatlamıştım. Pars’ın bana kızmadığını anlamış olmak rahatlattı. Pars mutfağın kapısına geldi.
“Niye basamakların ortasında duruyorsun? Yürüsene mutfağa.” dedi. Erdal dediği adama dönüp bakmaya başladı. Adam kafasını bile kaldırmadan konuştu.
“Hiç bana sikecek gibi bakma. Akşam kızın yanında uyuyan ben değildim.” dedi. Pars derin bir nefes verdi.
“Lan kızın yanında küfretmesene davar.” dedi dişlerinin arasından. Derin bir nefes alıp verdim.
“Ben hala buradayım ve duyuyorum.” dedim. Pars bana baktı.
“O zaman hayalet gibi davranmayı kesip mutfağa yürü.” dedi. Kendi kendime söylenmek istesem de bu isteğimi bastırarak mutfağa yürüdüm. Basamakları indiğimde burnuma harika kokular geliyordu. Durup gözlerimi kapatarak kahve kokusunu içime çektim. Gözlerimi açtığımda Pars’ın ne yaptığımı anlamaya çalışırcasına yüzüme baktığını gördüm.
“Ethiopian Yirgacheffe çekirdeği?” diye sordum. Tek kaşını havaya kaldırıp yüzüme baktı.
“Evet. Peki markası?” dedi. Erdal dediği adam bir kahkaha atarak lafa girdi.
“Yen.. Yani Nehir hanımdaki burun K9 köpeklerinde yok.” dedi. Pars gözlerini gözlerimden çekmedi.
“Erdal seni harbi si… Ya sabır!” dedi. Konuyu dağıtmak için araya girdim.
“Valla başkası olsa Counter Culture Coffee derdim. Ama senin marka adından çok tazeliğe ve kaliteye önem verecek bir yapın olduğunu düşünerek, Blue Bottle Coffee diyorum.” dedim. Dudaklarım keyifle yukarı kıvrılmıştı. Son 48 saattir ilk defa cinsel tansiyonsuz, ekstra yakınlık ve temas içermeyen, tehditvari olmayan, normal iki insan diyaloğu kuruyorduk. Pars kocaman gülümsedi.
“Doğru tahmin.” dedi. Kıkırdadım.
“Bir ara baristalık da yapmıştım.” dedim ve mutfağa doğru yöneldim. Kapıdan içeri girdiğimde masanın çoktan hazır olduğunu gördüm.
“Bu kadar şeyi sen mi hazırladın?” dedim. Başını sallayarak beni onayladı.
“Yani her şeyi sıfırdan imal etmedim ama yaptım bir şeyler.” dedi ve eline bir tabak alıp bir şeyler koymaya başladı.
“Bunlar bitmeden kahve de yok, sigara da yok, konuşmak da yok.” dedi. Az önceki tatlı adam gitmişti. Yerine yine ölümcül Pars gelmişti. Koyduğu şeylerin tamamını yiyecek iştaha sahip olmadığımı düşünüyordum. Ta ki yemeğimi yemeye başlayana kadar. Ağzıma omletten bir parça attığımda, ağzımın içinde havai fişekler patlıyormuş gibi bir haz duygusu vardı. Omleti yutmak için önüme koyduğu portakal suyundan bir yudum aldım. Gözlerinin içine bakıp konuştum.
“Yediğim en iyi omlet. Eline sağlık.” dedim. Gülümsedi.
“Afiyet olsun, hadi bitir konuşacak çok konu var. Ben beş dakikaya geliyorum.” dedi ve yavaşça mutfaktan çıktı. Erdal dediği adama seslenip bahçeye doğru çıktı. O kadar güzel bir kahvaltı tabağı hazırlamıştı ki, kimse hayır diyemezdi. Tadını çıkararak kahvaltımı etmeye devam etti.
Dediği gibi çok çabuk geri dönmüştü. Elinde mor, son model bir Iphone vardı. Karşıma oturup telefonu önüme koydu.
“Dün kırdığın telefonunun yerine aldım. İçinde benim ve Erdal’ın numarası var. Başka kimseyle konuşmana da izin yok. Tabii olanları anlatırsan, kısıtlamayı kaldırırım.” dedi. Gözlerimi devirdim. Telefonu yavaşça önüne geri ittim. Ağzıma attığım son lokmayı zar zor yuttum. Yüzümün düşmesine ve gözlerimin dolmasına engel olamıyordum. Bana bu kadar yumuşak davranmasının altında bir şeyler yattığını anlamıştım.
“Ben bu kadar pahalı bir şeyi kabul edemem. Hem ben konuşsam, sen de konuşacak mısın?” dedim. Tek kaşını havaya kaldırdı. Önüme bir bardak kahve bırakırken, donuklaşan ifadesinden sert bir tepki geleceğini anlayıp korkarak başımı önüme eğdim ve kahve bardağını elime aldım.
“Siktiğimin yerinde korkup durma!” diye kükredi. Bağırmasıyla yerimden sıçradım. Gözlerim dolmaya başlamıştı. Hayatım boyunca ne bu kadar yüksek sese maruz kalmıştım ne de bu kadar sert tavırlara. Derin bir nefes verdim ve kafamı kaldırdım. Zihnimin bir anda boşaldığını hissetmeye başladım. Göğüs kafesimde bir ateş harlanarak yanıyor gibi hissetmeye başlamıştım. Ellerimin titrediğini hissediyordum. Kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Etrafımdaki her şey bulanıklaşırken bağırmaya başladım.
“Bana bağırmazsan korkmam!” dedim. “Telefonunu da istemiyorum. Seni de istemiyorum. Yaşadıklarımı anlatmanın ne kadar zor olduğunu görmüyor musun!” dediğimde gözyaşlarıma hakim olamamaya başladım. Pars korkmuş görünüyordu. Ya da o anki öfkemle bana öyle gelmişti. Bunu ayırabilecek kadar berrak bir zihne sahip olmadığımı biliyordum.
“Ne duymak istiyorsun Pars! İlk aşkımla evlenecekken onunla yatmadım diye, düğün günümde en yakın arkadaşımla yatarken onu nasıl bastığımı mı anlatayım!” diye bağırırken kahve bardağını yere vurdum. Sıcak kahve elime ve bacağıma sıçramıştı. Yanıp yanmadığını hissetmemiştim. Canım o kadar yanıyordu, içimdeki ateş o kadar büyüktü ki, kahve elimi mi yakmış, bardak bir yerimi mi kesmiş hiç hissetmiyordum.
“Nehir!’” diye bağırdı Pars. Umrumda olmamıştı.
“Nehiir!” diye yeniden bağırarak yanıma yanaşmaya çalıştı. Tek yapabildiğim ağlamakken yanıma yanaşmaya çalışması canımı daha çok sıktı. Kalkıp mutfak kapısına doğru yönelirken Pars’ı itip odaya doğru çıktım. Arkamdan geldiğini adım seslerinden anlamıştım. Ancak yakınımda olmasını istemiyordum. Yürürken ayağımın acıdığını hissetsem de umruumda olmamıştı. Bacağım kopsa yine Pars’a teslim olmayacaktım. Odanın kapısını çarpıp içeri girdim. Yatağın üzerine oturup hırsımı kendimden çıkarmak için ellerimi sıkı sıkı yumruk yaptım. Tırnaklarımın ellerime batması umrumda değildi. Canımı hiçbir şey yakmıyordu. Böyle anlarda içindeki acı yüzünden bedenindekileri hissetmiyordu insan. Hıçkırıklarımın arasında kapının açıldığını duydum, ama dönüp bakmaya bile mecalim yoktu. Pars elinde bir kutuyla yanıma gelip önümde diz çöktü.
“Nehir ayağını yaktın, kötü olmadan şuna bir bakayım.” dedi. Cevap bile veremedim. Yavaşça ayağımı alıp bacağının üzerine koydu. Hiçbir şey demeden kutudan bulduğu kremi sürüp ayağımı serbest bıraktı. Ellerime uzanıp ellerinin arasına aldı.
“Benim elimi sık Nehir. Kendi canını yakınca eline ne geçecek?” dedi. Laflarım da düşüncelerim de kontrolüm altında değildi. Bir günden bir güne ağzımdan tek bir küfür çıkmayan ben sözlerimin üzerindeki tüm hakimiyetimi kaybetmiştim. Aniden ağzımdan dökülen sözlere engel olamamıştım.
“Ebeninki geçecek. Siktir git!” diye bağırdım. Pars sakince ayağa kalktı. Gideceğini düşünmüştüm. Siktir git dedikten sonra ne yapmasını bekliyordum ki zaten? Dengesiz gibi bir yandan da gitmemesini istiyordum. Tuttuğu elimi bırakmadan beni göğsüne çekip elini tişörtümün içine kaydırdı. Gözleri alev alev yanarken dudakları dudaklarımı buldu.