Sağ kulağımın dibinde bip bip bip öten sesin ne olduğunu anlamaya çalışırken beynim yeni uyanıyor gibiydi. Ölmüş olsam ışığa yürürdüm herhalde. Karanlık olduğuna göre henüz ölmedim diye düşündüm. Göz kapaklarım o kadar ağırdı ki açmakta güçlük çekiyordum. Odanın içinde bir erkek kokusu alıyordum. Kerem’in kokusu olmadığı için keyiflensem de kime ait olduğunu merak etmekten kendimi alamadım. Boğazım kurumuştu. En azından bir su içmek için gözlerimi açabileceğimi düşünüyordum. Gözümü zorla açtığımda tavandan gözüme vuran beyaz ışık gözlerimi fazlasıyla rahatsız edince istemsizce inledim. İnlememle birlikte biri benimle konuştu.
“Bu kadar erken uyanamaman gerekiyordu.” diyenin Pars olduğunu sesinden anladım. Zorla kafamı sesin geldiği yöne çevirdim. Zar zor yutkunduğumda, boğazımın kuruduğunu anlamış olacaktı ki bir bardak su ile yanıma yanaştı. Bardağı almak için elimi uzatmak istedim ancak kolumda o derman yoktu.
“Sen hep böyle sabırsız mısındır?” diyerek elindeki kumandayla yatağımın arkasını kaldırmaya başladı.
“Acırsa söyle.”dedi. Canım yanmıyordu. Hiçbir yerimde ağrı da yoktu. Ama üzerimden tır geçmiş gibi yorgundum.
“Ağrım yok. Sadece yorgunum.” dedim derin bir nefes vererek. Başını sallayıp elindeki suyu içmeme yardım etti. O kadar yakındı ki kokusunu rahatlıkla alabiliyordum. Bu ihtimam ve kokusu başımı döndürmüştü.
“Başım dönüyor.” dediğimde güldü.
“Yakınlıktan olmasın o?” dedi. Yanımdaki monitörden gelen ses kulağıma batıyordu.
“Bu aptal ekranın sesi çok mu yüksek? Parfümün de bu kadar ağır mıdır hep?” dedim. Kaşları çatıldı. Elindeki suyu başucuma bırakıp kapıya doğru seslendi.
“Erdal! Doktoru getir.” diye bağırdığında bir aksilik olduğunu anladım. Üstüme başıma baktım, ancak kanayan bir yerim yoktu. Sadece midem bulanıyordu. Neden bu kadar panik yapmıştı ki? Üzerimde hala o iğrenç düğünden kalma mayo gibi korsenin de olduğunu görünce iyice halimden utandım. Gelin sabahlığım da odanın bir köşesine asılmıştı. Pars beni yarı çıplak gördüğü için utanmıştım.
Doktor içeri girince hızla örtüyü boynuma kadar çektim. Pars ağzının kenarıyla gülümseyip doktora döndü.
“Ekranın sesine benim parfümüme falan takmış durumda.” dedi. Doktor bir hayli yaşlı ve nazik bir kadındı. Beyaz saçları ve mavi gözleriyle bir anne sıcaklığı veriyordu. Ellerini önlüğünün cebine sokup bana doğru döndü.
“Eveeet, Nehirciğim. Ben doktorun Zübeyde. Nasıl hissediyorsun?” dedi.
“Ses çok fazla. Şu ekran..” dedim ve ekranı işaret ettim. “Ayrıca kokuların hepsi çok karışık. Ve üzerimden tır geçmiş gibi halsizim.” dedim. Doktor gülümsedi.
“Kurt adam olmuyorsun korkma.” dediğinde kıkırdadım. Pars bu şakadan hoşlanmamış olacak ki kaşları çatıldı.
“Mide bulantın var mı?” diye sordu. Başımı sallayarak onu onayladım.
“Araba çarpması ile hastaneye geldiğinde, travma etkisiyle bayıldığını düşündük. Ama araç seni yaralamamış. Daha öncesinde yaşadıklarından ötürü sinir krizi geçiriyor olduğunu ayıldığında anladık. Sana bir takım sakinleştiriciler verdik. Vücudun eğer anesteziye, ağrı kesiciye alışık değilse bu yan etkiler normal.” dedi.
“Pek alışık değilim evet. Ama berbat hissediyorum.” dedim.
“Bol bol su iç. Ve bir psikoloğa görünmeyi unutma. Sayıklamalarına bakılırsa ciddi bir sorun yaşamışsın.” dedi ve Pars’a döndü.
“İsterseniz taburcu edebilirim Pars bey.” dedi. Pars bir bana bir doktora baktı.
“Daha iyi olur. Çağırdığımda gelip evde kontrol edersiniz.” dedi. Doktor onu başıyla onaylayıp odadan ayrıldı.
“Sizinle geleceğimi size düşündüren nedir?” dedim.
“Ben öyle istiyorum.” dedi. Elleri ceplerinde omuzlarını silkti. Kafamın içindekiler onun umrunda değildi. Bu umursamaz tavrından bunu anlamıştım.
“Başımın çaresine bakarım sağol.” dedim. Sinirlenmiştim. Yataktan kalkmaya çalıştım. Ama ayağa kalkar kalkmaz yer adeta ayağımın altından kaymaya başlamıştı. Tek hamlede beni belimden yakaladı. Benzer bir anı daha önce de yaşamıştık. Ama hiç bu kadar yakın durmamıştık. Çıplak bacaklarım bacaklarına değiyordu. Biraz hareket etsem dudakları dudaklarıma değecek kadar yakındık. Gözleri yüzümde ve üzerimde gezinirken korsenin sıkılaştırdığı göğüslerimde durdu. Yutkunurken oynayan adem elmasını görünce tüylerimin ürpermesine engel olamadım. Gözlerini göğsümden çekip gözlerime diktiğinde iki gözümün içini bir şeyler bulmak istercesine adeta talan ediyordu. Bense hiçbir şey düşünemeyecek kadar yorgundum.
“Baya halledermişsin.” dedi. Yüzünde şeytani bir gülümseme vardı. Beni yavaşça yatağa oturttu. Odanın içindeki dolaba doğru yöneldi. Bir eşofman ve bir tişört çıkardı. Bir takım da iç çamaşırı getirdi. Çamaşırlar hiç alışık olmadığım türde dantelliydi. Utanmaz ve umursamaz bir tavırla çamaşırı havaya kaldırıp baktığında yanaklarımın yanmaya başladığını hissederek başımı önüme eğdim.
“Ulan Erdal inşallah çamaşırları sen seçmedin.” diye mırıldandı. Elindeki çamaşırı diğerlerinin üzerine koyup yanıma bıraktı.
“Sana yardım etmesi için bir hemşire göndereceğim. O zamana kadar kıpırdama. Giyindikten sonra bu üzerindeki çirkin şeyi de şu diğer çirkin şeyin yanına as.” dedi. Sen tonundaki emir havası sinirlerimi bozmuştu.
“Emredersiniz. Başka?” dedim. Gülümsedi.
“Aferin hep böyle uysal ol. Bu iğrenç kumaş parçalarını yakacağım.” dedi. Gözlerimi devirmekle yetindim. Onunla tartışacak kadar güçlü hissetmiyordum. Arkasını dönüp kapıya doğru ilerledi. Kapıdan çıktığında derin bir nefes verdim. Nefesimi tutmuş olduğumu o anda fark etmiştim. Çok geçmeden bir hemşire gelip giyinmeme yardım etmeye başladı. Gülümseyerek konuştu.
“Çok şanslısınız gerçekten. Pars bey saatlerdir başınızda bekliyor.” dedi. Kıza da laf anlatacak halde değildim.
“Ya, evet.” dedim bıkkın bir tonda. Kız konuşmak istemediğimi anlamış olacak ki sustu. Giyinmeme yardım ettikten sonra bana baktı.
“Siz burada bekleyin lütfen. Ben Pars beye sesleneceğim. Tek başınıza yürümenizi istemediği konusunda ciddi bir uyarı geçti.” dedi. Başımla onu onaylamış olsam da bu ekstra ilgiden rahatsız olmuştum. Neden herkes bu adam ne derse onu yapıyordu ki?
Pars’ı beklerken aklıma Kerem’le olan ilişkim geldi. Geçirdiğimiz 3 senede bir kere bile bana bu kadar ilgi göstermemişti. Normali bu muydu gerçekten? Kerem mi ilgisizdi, Pars mı fazla ilgiliydi çözememiştim.
“Kızım siz sevgili misiniz sanki kendine gel. Adam yardım ediyor işte.” diye kendi kendime mırıldandım. Başucuma bırakılan suyu içip beklemeye devam ettim.
Beş dakika kadar sonra Pars yanıma geldi. Yukarıdan aşağı beni iyice inceledikten sonra gelin sabahlığımın asılı olduğu yere baktı. Korseyi de yanında görünce gülümsedi. Ben de aynı yere bakıp kalmıştım. Kerem bunları yapmamış olsaydı ne olurdu diye düşünmekten kendimi alamadım. Kerem bunları yapmamış olsaydı şuan evliydik. Sedef hala en yakın arkadaşımdı. Hayatta herşeye sahip olduğum için şükrederken bir anda hiçbir şeye sahip olmadığımı anlamıştım. Hayatım altüst olmuştu. Dengem bozuktu. Belki de doktorun dediği gibi bir psikoloğa görünmeliydim. Pars bir anda yanıma gelip yüzüme baktı. İşaret parmağını çenemin altına koyup kafamı yukarı kaldırdı.
“Geçmiş, geçmiştir Nehir.” diye fısıldadı. Hızla bir elini belime, bir elini de dizlerimin arkasına koyarak beni kucakladı.
“N’apıyorsunuz Pars bey!” diye bağırdım.
“Kural bir, bundan sonra bey demek yok.” dedi.
“Evine hizmetçi mi alıyorsun bıraksana beni. Tamam yardım ettin teşekkür ederim ama bu kadarı fazla.” dedim.
“Nehir! Sana çarpan araba benimdi. Seni buraya getirdim çünkü iyi olduğuna emin olmak istedim. Bu halde hiçbir yere gidemezsin!” diye kükredi. Gözlerimi devirdim.
“Başıma ne geleceği sizi ilgilendirmez. Beni aşağı indirin hemen!” dediğimde derin bir nefes verdi. Sinirlenmeye başladığını kasılan çenesi ve çatılan kaşlarından görebiliyordum.
“Ben Pars Çetinkaya’yım. Ben ne dersem o olur.” dedi. ses tonu kısık ve boğuktu. Ama sesindeki karanlığı ve öfkeyi iliklerime kadar hissediyordum.
“Kural iki, gözlerini devirmeyeceksin. Ve kural üç ben izin verene kadar hiçbir yere gidemezsin.” dedi. Gözlerim kocaman açıldı.
“Hepsini reddedersem n’olur?” dedim.
“İyileştiğin an seni cezalandırırım.” dedi. Gözlerini gözlerime dikmişti. Derin bir nefes vererek sustum. Kısa bir süre sonra hastanenin bahçesine gelmiştik. Beni arabanın sağ koltuğuna oturtup kemerimi bağladıktan sonra kendisi şöför koltuğuna geçti. Gittiğimiz yolun evimle alakası olmadığını biliyordum.
“Beni nereye götürüyorsun?” dedim.
“Kendi evime.” dedi. Dünyanın en normal şeyini söyler gibi konuşmuş olması beni iyice sinirlendirmişti.
“Ya sen ne zorba adamsın be!” diye bağırdım. Alaycı bir kahkaha attı.
“Sen benim kim olduğumun farkında mısın? Herkes neden önümde eğiliyor sanıyorsun?” dedi.
“Cevabı basit. Paran çok.” dedim kollarımı bağlayarak. Alaycı bir kahkaha daha attı.
“Haklısın param çok. Bu araba ve bunun gibi bir sürüsü, gittiğimiz hastane, adamlar.. Hepsi benim. Ama parayla gelen saygı paran bitince biter. Dünya sandığın kadar masum bir yer değil. Hiçbirimiz masum değiliz.” dedi.
“Nutuğun bittiyse dinlenmek istiyorum.” dedim. Ancak susamıştım.
“Torpidoda su var.” dedi. Gözünü yoldan ayırmadan nasıl her şeyi görebiliyordu ki? Ağzımın şaşkınlıkla aralanmasını engelleyerek torpidoya uzandım. Torpidonun kapağını açar açmaz karşımda bir silah görünce korkmuştum.
“Ay!” diye ince bir ciyaklamayla atlatıp elimi, daha fazla bağırmamak için, ağzıma bastırdım.
“Ulan Erdal hiç ayarın yok ha.” diyip uzanarak torpidonun kapağını kırarcasına çarptı. Herkes ondan korkuyordu. Korkuyordu, çünkü karşımdaki adam mafyanın ta kendisiydi. Kendi tarafındaki kapının cebinden bir su bulup uzattı.
“İşte, al iç. Her silah gördüğünde de bağırma. Benim işim de gücüm de var olma sebebim de bu.” dedi. Titreyen ellerimle suyu zorla elinden alıp bir yudum aldım. Bugün yaşadığım her şey bana ekstra şok olarak dönüyordu.
Suyu içtikten az sonra uykuya dalmış olduğumu uyanınca fark ettim. Gözlerimi açtığımda eskisi kadar yorgun hissetmediğimi fark ederek kıpırdandım. Hiç olmadığım kadar yumuşak kumaşların arasındaydım. Kumaşlarda güzel bir amber kokusu vardı. Odanın havası ise lavanta kokuyordu. Yataktan hafifçe doğrulduğumda havanın karanlık olduğunu gördüm. Arabadan nasıl inip nasıl buraya geldiğim hakkında fikrim yoktu. Ayakkabılarım çıkartılıp özenle kenara konulmuştu. Üzerime kimse dokunmamıştı. Odanın sadece yatak ve şifonyerden ibaret kısmı bile benim evimin tamamı kadardı. Krem rengi duvarlar, yarıya kadar antrasit rengi duvar kağıdı ile döşenmişti. Yatak başlığı da dahil olmak üzere her şey, krem ve siyahın tonlarının mükemmel uyumuyla dizayn edilmişti. Odanın içinde bir kapı daha vardı. Odada dolap olmadığına göre banyo ve giyinme odası da o tarafta olmalıydı. Derin bir nefes alıp verdim. Elimi yüzümü yıkayıp bir kahve içmeye ihtiyacım vardı. Düğün günü sabah bile hiç kahve içmemiştim.
Acaba benden sonra neler olmuştu? Durumu nasıl kurtarmışlardı? Gerçi hepsi rezil olsun istiyordum. Özellikle de Sedef ve Kerem basılsın, kepaze olsunlar istiyordum. Bütün bu düşünceler beni sinirlenmeye ve sinirden titremeye sevk ediyordu. Gözlerim dolu dolu olmaya başlamıştı. Eninde sonunda olanlarla yüzleşmem gerekecekti. O zaman ne olacaktı? Acaba Nagehan hanım beni bulsa bana ne derdi? Anlatsam gerçekleri kabullenir miydi? Gözümden süzülen bir damla yaşı kolumun tersiyle sildim. Ayaklarımı yataktan yere doğru salladığımda bin yıldır ayaklarım yere değmiyor gibi hissetmiştim. Öylece yere bakarak düşünürken bir yandan da ayaklarımın yere alışmasını bekliyordum ki kapıdan altında bir eşofman altı, üstünde dar bir tişört ve onu ultra seksi gösteren ıslak saçlarıyla Pars çıktı. Şaşkınlıkla aralanan ağzımı kapatmak istiyordum, ama kapatamıyordum. Ağzının kenarıyla bana gülümsedi.
“Her yakışıklı gördüğün adama böyle şaşırır mısın?” dedi. Tavrındaki ukalalık beni delirtmişti.
“Her kadına karşı böyle ukala mısın?” diye cevap verdim. Aynı tavrı takınıp onunla aynı mimikleri yapmıştım.
“Şimdi küçük cadı, şurada senin için bir kaç parça kıyafet var.” dedi dolabı işaret ederek. “Duşa gir, rahatla, üstünü değiştir ve aşağı gel. Mutfakta kahve içip konuşacağız. Ha dersen ki mutfakta kahve içip konuşmak istemiyorum, seni zorla konuştururum.” dedi. Gözlerimi devirdim.
“Ben sadece defolup evime gitmek istiyorum. Beni bir salar mısın?” dedim.
“Eve gidince ne olacağını sanıyorsun?” dedi. Tek kaşını havaya kaldırıp kollarını bağlayarak cevabımı beklemeye başladı.
“Kerem itinden kurtulduğum gibi senden de kurtulacağım. Hepinizden kurtulup, bu şehri terk edeceğim. Ve masal burada biter.” dedim. Kahkaha attı.
“Senin buradan ve bu evden gitmene ben izin versem, Hanzade’ler izin vermez.” dedi.
“Ay çok da umrumdaydınız ya!” diye inleyip ayağa kalktım.
“Anlatacaklarımdan sonra umrunda olacak.” dedi. Derin bir nefes alıp verdim. Gösterdiği dolaptan bir havluyu sinirle çekip çıkararak banyo tarafına doğru yöneldim. Omzumun üzerinden Pars’a baktım.
“Anlatacaklarından sonra da umrumda olmayacak ve buradan defolup gitmek istersem beni rahat bırakacaksın.” dedim.
“Anlaştık.” dedi. Kendinden emin bir tavırla odadan çıktığında ben de rahatlıkla banyoya ilerledim.
PARS
Odanın kapısından çıktığımda derin bir nefes verdim. Kız sabrımı zorlamaya başlamıştı. Bir an önce sorgusunu yapıp göndermeyi planlarken neyi düşünerek kendi evime getirmiştim ki? Bir bakıma bu iyi de olmuştu. Attıkları yemi yuttuğumu düşünmeleri işime gelirdi. Üzerinde herhangi bir cihaz var mı diye kontrol etmem de gerekiyordu. Bunu hastanede yapmayı planlarken, kızdan aldığım çilek kokusunun aklımı başımdan alması da cabasıydı. Eğer Kerem piçi bu kızı bana ajan diye gönderdiyse, en doğru seçimi yapmıştı.
Bir bakıma kızın yaşadıkları gerçek de olabilirdi. Bilincini kaybedip sinir krizine girmesi içimde bu hissi uyandırıyordu. Ancak hiçbir kadına güvenmiyordum. Magazin haberleri olayların gerçekliğini desteklese de bu kadar tesadüf fazlaydı. Üstelik restorana geldiğinde Kerem beni görmüş, doğrudan lafa girmişti. Belki de kız beni tanıyordu. Bu kadar iyi oyuncu olabileceği fikri bile beni sinirlendirmeye yetmişti. Derin bir nefes verip basamakları inmeye başladım. Çilek kokusu… Nasıl da başımı döndürüyordu. Çocukluğumdan kalma hayal meyal hatırladığım bir anı vardı. Aklıma her geldiğinde gülümserdim. Çilek kokusu benim için hep özel bir yere sahip olmuştu. Beni aldatan o kadına bile çilek kokulu parfüm almıştım. Ama bu kızdaki çilek kokusu dışında hiçbir koku, o hatırladığım çocukluk anısını bende uyandırmamıştı. Aşağı iner inmez Erdal’ı buldum.
“Yardımcılar dahil evin içinde kimse kalmasın. Herkes izinli. Sadece bahçedeki korumalar ve sen evin etrafında kalacaksınız. Kıza yardım edebilecek kimseyi istemiyorum.” dedim ve mutfağa geçtim. Erdal hızlıca işinin başına koyulup herkesi çıkarmaya başlamıştı. Bu kadar güvenilir ve eli çabuk bir adamım olduğu için beni yıkamadıklarını düşünüyordum. Babamsa bana her verdiği öğütte bunun aksini söylüyordu.
“Sadece iyi bir adam değil, güçlü bir kadının olacak. Olacak ki hem arkanda sağlam dursun, hem de sana sağlam varis yetiştirsin. Sen olmasan Çetinkaya lar Çetinkaya olarak kalır mıydı?”
Bir bakıma haklıydı. Ama bana kırılgan, dışarıya sert ve tamamen güvenilir, sadık bir kadını bulmak, samanlıkta iğne aramak gibi bir şeydi. Onca çöpün arasında nadide bir parçaya rastlamak imkansızdı. Kahve hazırlamak için kahve makinasına doğru yöneldim. Acaba kahve mi içer çay mı? Ya da nasıl kahve seviyor? Kendime bu soruları sormamın ne kadar saçma olduğunu fark etmemle, tropik aromalı sert bir kolombiya kahvesini kahve makinasına koydum. Kupa almak için arkamı döndüğümde mutfak kapısında Nehir’i gördüm. Beline kadar uzanan ıslak saçlarıyla, yağmurda kalmış bir kedi yavrusuna benziyordu. Yüzündeki o iğrenç boyalardan kurtulmuş olmasına sevineceğim aklıma gelmezdi. Dudaklarının güzel kırmızılığı örten o kırmızı rujdan, tenini solduran o aptal renkli boyadan kurtulmasıyla doğal güzelliği ortaya çıkmıştı. Hayatım boyunca hiç böyle bir güzelliğe şahit olmamıştım.
“Gelsene.” dedim mutfağın ortasındaki adayı işaret ederek. Ürkekçe içeri girip bir bar taburesine oturdu. Hareketleri bir kuğu kadar nazikti. Ürkekliği ise bir yavru ceylanı andırıyordu. Kahve makinasından gelen sesle ikimize birer kahve doldurup kupalardan birini önüne koydum.
“Şey.. Teşekkür ederim.” dedi. Tek kaşımı havaya kaldırıp yüzüne baktım. Bu kızın bu kadar ürkek olması sinirlerimi bozmaya başlamıştı.
“Ne için?” dedim. Ses tonumu sert tutmaya özen göstermiştim. Rol mü yapıyordu yoksa gerçekten korkuyor muydu anlamam gerekiyordu.
“Her şey için.” dedi. Ses tonum sertleştikçe iyice korkmaya ve sinmeye başlamıştı. Bu kızın varlığı da tavırları da aklımı karıştırmaya başlamıştı. Beynimin bir yanı her şeyin tesadüf olduğunu söylese de öteki yanı bu kadar tesadüf fazla diye bas bas bağırıyordu. Ben hiç tesadüflere de şansa da inanan bir adam olmadım. Bu hayatta şansını da tesadüfünü de kendin yaratırsın. Hayat düz mantık ve basit bir yapıdır. Öyle enerjiler tesadüfler falan hikayedir.
“Önemli değil.. Anlat bakalım.” dedim.
“Neyi anlatmamı istiyorsun?” diye cevap verdi. Tek kaşı kalkmıştı. Az önceki ürkek kedi gitmiş, yerine vahşi bir kaplan gelmişti. Bakışlarından bunu okuyabiliyordum.
“Neden arabamın önüne atladın?” dedim.
“Sen gerizekalı mısın! Ben niye arabanın önüne atlayayım? Kaçıyordum ve senin araban bana çarptı.” dedi. Alaycı bir kahkaha atarak adanın etrafını dolaşıp yanına yanaştım. Tek elimle çenesini kavrayıp yüzüne baktım.
“Bir daha bana sesini yükseltirsen ölürsün.” dedim fısıltıyla. Zar zor yutkunmuştu. Yüzünü bırakmadan yeniden sordum. “Şimdi anlat!” diye kükredim. Yüzünü aniden bırakıp geri yerime döndüm.
“Düğünümden kaçıyordum.” dedi. Gözlerini gözlerimden kaçırmaması söylediğini doğruluyor gibiydi.
“Neden?” dedim.
“Bu benim özel hayatım. Ve birinin özel hayatını ihlal etmek ayıptır.” dedi. Ses tonu sakindi ama bana meydan okuyor gibi bakıyordu. Kalkıp yeniden yanına yanaştım.
“Şimdi kendin kaşındın.” dedim. Belimdeki eşofmanın ipini çekip ellerini arkasında birleştirerek bağladım. Şu haldeki ürkek duruşu bile bende ilgi uyandırıyordu.
“Napıyosun!” derken sesi ağlamaklıydı. Kulağına doğru eğildim. Dudaklarım kulak memesine değdiğinde ürpermesine engel olamadı. Benden etkilendiğini anlamak bende olumlu hisler uyandırmıştı. Daha fazlasını istiyordum. Ama kim olduğunu anlamadan olmazdı. Nefesimi kulağına doğru üfleyerek fısıldadım.
“Ayıp nasıl bir şey onu öğretiyorum. Ve bana diklendiğin için seni cezalandırıyorum.” dedim.
“Özür dilerim ben öyle yapmak istemedim.” dedi. Sesi hala ağlamaklı çıkıyordu. Hiç aldırış etmeden işime devam ettim.
“Özrün faydası yok. Kimse merhamet etmez. Kime çattığını bilip ona göre hareket edersen bu duruma düşmezsin.” dedim. Sırtını sırtıma yaslayarak tişörtünü yavaşça yukarı sıyırdım. Bir elim karnında gezerken bedeni elimin altında titremeye başlamıştı. Bu kıvranışı bile bende bu kadar büyük bir istek uyandırırken bu kıza karşı koymam imkansızdı. Ellerim karnını ve belinin çevresini iyice aradıktan sonra tişörtünü iyice yukarı sıyırdım.
“Yapma.” dedi. Bağırmaya çalışırken inlemiş olması içimdeki isteğin artmasına sebep oluyordu. Boynuna dudaklarımı bastırıp elimi yavaşça her iki göğsünün de üzerinden geçirdiğimde, uçlarının dikleşmiş olduğunu fark ettim. Kıza seçtikleri çamaşır adeta yok denecek kadar inceyken, sanki beni çıldırtmak için alınmış gibiydi. İlk fırsatta Erdal’a bunun hesabını soracaktım. Şuan tek odağım elimin altındaki mükemmel güzellik olmalıydı. Elimin altında b kadar kıvranırken eşofmanının ipini çözüp elimi eşofmanının içine soktum. Bacakları, iç uyluğu, kasıklarına yakın her yeri alev alev yanıyordu. Bugüne kadar hiç bu kadar sıcak bir kadına dokunmamıştım. Teni yumuşacıktı. beli o kadar inceydi ki, biraz sıksam elimde kalacak gibiydi. Dudaklarını boynumdan çekmeden bacaklarının her yerini ve bacaklarını hızlıca yoklayıp geri çekildim. Bu yakınlık kafamı karıştırmaya başlamıştı. Tişörtünü indirip eşofmanının belini geri bağladığımda korkmuş bir şekilde yüzüme bakıyordu. Tam karşısına geçip arkasına uzanarak bileklerindeki ipi çözdüm.
“Benden korktun değil mi?” dedim. Hızlıca başını sallayarak beni onayladı.
“Korksan iyi edersin Nehir. Senin aksine ben dürüst olacağım. Kerem’in seni benim evimin içine ajan diye soktuğunu düşünüyorum. Uslu bir kız olursan seni cezalandırmam. Olmazsan her cezan böyle olur.” dedim. Gözleri dolu dolu olmuş şekilde bana baktı.
“Ama ben dürüst davrandım.” dedi.
“Bir şey saklıyorsan dürüst değilsindir.” dedim. İşaret parmağımı çenesinin altına koyup kafasını yukarı kaldırdım. Heyecandan veya utançtan kızaran yanaklarının ne kadar güzel göründüğüne bir kere daha baktım. Bu kızın altımda inim inim inlemesini istiyordum. Yatağıma kendisi gelsin istiyordum. O zamana kadar da ona böyle dokunmaktan çekinmeyeceğimi de bilsin istiyordum.
“Dürüst olana kadar sana hiçbir şey anlatmayacağım. Buradan hiçbir yere gidemezsin. Ben yokken bu evin bahçesine bile çıkamazsın. Cehenneme hoş geldin Nehir.” dedim. Arkamı dönüp mutfaktan hızla uzaklaştım.