‘‘Kaç yıl oldu saymadım köyden göçeli,
Mevsimler geldi geçti görüşmeyeli.
Hiç haber göndermedin o günden beri
Yoksa bana küstün mü unuttun mu beni?’’
Kulağına dolan sesle gözlerini aralamaya çalıştı ama uykusu ağır basıyordu. Dün gece yatağına geçene kadar çocuklarıyla ilgilenmiş, sonrasındaysa aldığı ilaçlara rağmen bir türlü uyuyamamıştı. Bu nedenle mesanesine baskı yapan çişini aklının en ücra köşelerine göndermeye çalışırken bir yandan da kulaklarına dolan sese kayıtsız kalmaya çalışıyordu. Hâlâ uyku ile uyanıklık arasında gidip gelirken telefonundan gelen melodiyle gözlerini tamamen açtı.
‘‘Seni çok çok özledim arkadaşım eşek,
Arkadaşı eş arkadaşım şek arkadaşım eşek.’’
Komodinin üzerine uzanıp tek seferde kapattı alarmı. Derin bir nefes verip, yattığı yerden bağırdı. ‘‘Ha, ha, ha! Çok komik!’’
Üstündeki nevresimi tekmeleyerek yere attı. Odasından çıkıp yandaki banyoya doğru yürüdü. Her zamanki gibi önce dolmuş mesanesini boşalttı. İşi bitince lavabonun önüne gelip sabun yardımıyla ellerini yıkadı. Büyük avuçlarının içine hapsettiği suyu yüzüne çarptı. Gün geçtikçe daha da keskinleşen yüz hatlarını izledi. Elini çıkmaya başlamış sakallarının üzerinde gezdirip raftaki tıraş köpüğüne uzandı. Parmaklarına sıktığı köpüğü yüzüne yedirecekken bugünkü buluşması geldi aklına. Kevser abla ve işleri... Bugün nasıl bir kızla tanışacağını bilmediğinden tıraş olmaktan vazgeçti. Elindeki köpüğü yıkayıp, kurulandı. Diş fırçasını da yerine bıraktıktan sonra aynadaki aksine baktı Mert. ‘‘Günaydın dostum. Zor bir gün olacak. Hazırsan başlayalım mı?’’ sorusunun ardından yüzünü buruşturup devam etti. ‘‘Gazamız mübarek olsun.’’ Duruşunu dikleştirip banyodan çıktı. Odasına geçip gardırobunun önüne geldi. Alışkanlığın vermiş olduğu tavırla rastgele bir kot pantolon ve tişört giyindi. Yerdeki nevresimin ucunu ayağının yardımıyla yukarı doğru fırlatıp eliyle yakaladı ve yatağının üstüne elinden geldiğince sermeye çalıştı. Baktı olmuyor Akşam yine bozacağım zaten, düşüncesiyle olduğu gibi bıraktı ve odasından çıktı.
Mutfağa ilerlerken duyduğu seslerle derin bir nefes alıp gözlerini bir iki saniyeliğine yumdu Mert. Anlaşılan en küçük kızı Çiçek, halası Nilüfer’e zorluk çıkartıyordu.
‘‘Hadi halacım azıcık daha ye.’’
‘‘Ihhhhhh! İstemiyorum.’’
‘‘Ama halasının çiçeği yemezsen büyüyemezsin. Hem bak kardeşlerin nasıl yiyor,’’ halasının işaret parmağıyla Can ve Mehmet’i göstermesine burun kıvırıp elleriyle küçük ağzını kapattı Çiçek. Elindeki ballı ekmek parçasını deminden beri ağzına sokmaya çalıştığı yeğenine baktı Nilüfer ve iç çekerek sordu. ‘‘İyi ama neden?’’
‘‘Dikkat etmem lazım Lülü de ondan,’’ yeğeninin dedikleriyle tekrar iç çeken Nilüfer, balı akıp eline bulaşmış ballı ekmeği ağzına atıp oturduğu sandalyede doğruldu. Parmaklarına bulaşmış balı yalamaya başladı bıkkınlıkla.
‘‘Pes diyorum, Pes!’’ derken masanın bir ucunda oturup önlerindeki mısır gevrekleriyle ilgilenen kız yeğenlerine döndü.
‘‘Hepsi sizin başınızdan çıkıyor. Bacak kadar kız bile formuna dikkat etmenin derdinde. Bırakın o yulafı da sucuklu yumurtaya filan gömülün. Çocuk bu gördüğünü yapıyor ancak.’’
‘‘Hala ya!’’
‘‘Hala!’’ yeğenlerinin birbirine karışan cevaplarıyla iyice sinirlendi Nilüfer. Kime ne diyorum, diye geçirirken içinden, kurtarıcısı mutfağa giriş yaptı.
‘‘Günaydın canım ailem. Afiyet olsun,’’ her ağızdan farklı bir ‘‘Günaydın!’’ nidası yükselirken masaya yaklaşan Mert önce oğullarının kafasına birer öpücük kondurdu. İkiz kızlarına havadan öpücük yollarken kız kardeşinin yanağından makas almayı da ihmal etmedi. Son olarak deminden beri halasının canına okuyan küçük kızını koltuk altlarından havaya kaldırıp boşalan sandalyeye oturdu. Kızını da kucağına oturttu.
‘‘Hani babanın öpücüğü?’’ derken çoktan kızının yanaklarına öpücüklerini bırakmaya başlamıştı. Kıkırdayan küçük kız yüzünü babasına doğru dönüp Mert’in yanaklarını öpmeye başladı.
‘‘Abi şu kızına bir şey söyle, adam akıllı kahvaltı etmedi bile. Bu yaşta aklı sıra diyet yapıyor.’’
Kardeşinin sitem dolu cümlesi bitince kızına dönen Mert ‘‘Çiçeğim doğru mu halanın söylediği?’’ diye sordu.
Her ne kadar babasının şımarık kızı olsa da onun ciddi tutumundan her zaman çekinirdi Çiçek. Kendini nasıl savunacağını bilmediğinden hâlâ önlerindeki mısır gevrekleriyle ilgilenen ablalarına döndü. Babasına onları işaret ederken sordu. ‘‘Ama biriciğim babacığım Cece ve Yuyu da yemiyor. Neden onlara kızmıyorsun?’’
Konuşmayı söktüğü zamanlarda dili dönmediği için halasına Nilüfer yerine Lülü derdi Çiçek. Aynı şekilde isimleri Gülce ve Gurur olan ablalarına da Cece ve Yuyu diye hitap ederdi. Masanın en köşesinde oturan ikizlere bir bakış atıp küçük kızının yüzüne bakan Mert, defalarca yaptığı konuşmayı cümlesi cümlesine tekrarladı. ‘‘Ablaların genç kız oldu Çiçeğim. Ne zaman onların boyuna gelirsin o zaman ne yiyip ne yemeyeceğine karar verirsin olur mu güzelim? Ama şimdi aç ağzını kocaman,’’ derken üstüne kaymak ve bal sürdüğü ekmeği kızına uzattı. Babasını üzmemek için ekmeği ağzına alan Çiçek, öğlen az yemenin planlarını çoktan yapmaya başlamıştı bile.
‘‘Baba bugün yeni annemizle mi buluşacaksın?’’ Can’ın sorusuyla içtiği çay boğazında kaldı Mert’in. Öksürüğünü geçiştirip oğluna döndü.
‘‘Ne annesi oğlum?’’
‘‘Kevser Teyze bize anne bulduğunu söyledi,’’ bu sefer de diğer oğlu, Mehmet’ti konuşan. Damarlarındaki kanın hızlandığını hissediyordu yavaştan.
‘‘Biz fotoğrafını gördük babacığım. Prenses kıyafetleri dikebiliyormuş, sonracığıma çok güzel atkı ve şapka örüyormuş. Memocuğum için şapka örecekmiş. İkizcanıma da araba alacakmış,’’ dedi Çiçek.
‘‘Kim söyledi bunları?’’ Mert’in sorusuna küçük kızı cevap verdi tekrardan.
‘‘Kevser Teyze bizdeyken aradı yeni annemciğimizi, telefonda konuştuk. Sesi çok tatlıydı babacığım.’’
Kızının gözlerini yumup ellerini çenesinin altında birleştirmesi ve yüzündeki o masum gülümsemeyle hayal dünyasına dalması ne kadar hoşuna gitse de sadece fotoğrafını görüp sesini duydukları bir kadına bu kadar çabuk bağlanmalarını akıl kârı bulmuyordu Mert.
‘‘Çiçeğim bunları konuşmuştuk. Kafanıza göre anne seçemezsiniz kendinize,’’ derken havaya konuştuğunun da farkındaydı. Mert’in söylemekten dilinde tüy biten bu cümle nedense evlatları arasında duymazlıktan geliniyordu. Her seferinde ona görüşmesi için biri ayarlanıyor, başı daha fazla ağrımasın diye görüşmeyi kabul edip görüştüğü kadınları başından savıyordu. Bugünkü görüşmenin de neticesi şimdiden belliydi ya zaten. Mert gidecek, kadını görecek, ona göre davranacak ve kadını kaçırtacaktı. Bazıları için buna gerek bile kalmıyordu. Arada aile zoru, hatır gönül için Mert ile görüşmeye gelenler de yok değildi. İşte Mert’in en sevdiği aday tayfası da buydu ama bu kadın çocuklarıyla konuştuğuna göre işi kolay olmayacaktı. Oysa asıl zorluğu bambaşkaydı.
Çiçek ağabeylerini kafaya alıp ablalarını da ikna ettiğinden beri Kevser teyzesinin bulduğu adaylarla ilgilenmiyordu. Nasıl olsa babasının ‘‘Hayır!’’ diyeceğine emindi. Onu öyle zor bir durumda bırakmalıydılar ki daha fazla itiraz edemeyip kendilerine bir anne bulsundu. Bunun için de en büyük adımı atmışlardı zaten, sıra sonuçlarını görmekteydi. Bunun bilinciyle parlayan gözlerle baktı babasına.
‘‘Haklısın babacığım,’’ dedikten sonra yüzüne sadece kardeşlerinin anlayabileceği muzip bir gülümseme yerleştirerek kahvaltısına geri döndü.
Kahvaltıdan sonra, Kevser ablasının başına açtığı Melike adındaki beladan yakayı sıyırmak için buluşacakları pastaneye doğru yola koyuldu Mert. Aynı mahallenin insanları olduklarından sima olarak tanıdığı kadının, Mert’in sahibi olduğu bir kafesi varken başka bir mekânda buluşmak istemesini yadırgadığını biliyordu genç adam ama umurunda değildi. Bir daha görmeyeceği birini kendi mekânına buyur edemezdi. Üstelik sonucunda rezil olması büyük bir olasılıkken...
Çocuklarıyla oyalandığından saatine baktığında görüşmeye yarım saat geç kaldığını fark etti. Hiçbir kadın bekletilmeyi sevmezdi ve eğer Mert biraz şanslıysa bu kadın da çoktan çekip gitmişti. Pastaneye girmek üzereyken çalan telefonundan kimin aradığına baktı. Numarayı tanımadığı için önemsemeyip aramayı meşgule verdi. Pastaneye girdiği gibiyse içindeki tüm umutları ölmüştü. Melike onu bekliyordu. Haydi aslanım. Tam bir pislik ol. Göreyim seni, kendi kendine gazını verip kadının oturduğu masaya yöneldi.
***
Çalan telefonunu bir kez daha meşgule verirken oturduğu sandalyeye iyice yayıldı. Genelde sahip olduğu ciddi havasını bozan dağınık saçlarının ve serseri bakışlarının karşısında oturan kadında istediği etkiyi yarattığını umuyordu. Kadının her dakika kaçacakmış gibi kapı tarafına bakması doğru yolda olduğunun kanıtı gibiydi ama ne zaman ikilinin bakışları karşılaşsa yakışıklı suratının Melike de acabalar yarattığının da farkındaydı. Yakışıklılığının bile kâr etmeyeceğini bildiği konuşmasına başladı:
‘‘Yani anlayacağın beş çocuk başıma kaldı. Bana kalsa ben on biri tamamlardım ama ilk karım beni terk edip başkasıyla evlendi. Eh ikincisini de kaybedince hevesim kursağımda kaldı. Ne dersin Melike on bire ulaşmama altı çocuk kalmışken bana yardım edecek misin?’’
Duyduğu teklifle istemsiz bir ‘‘Hı!’’ sesi çıkaran Melike başına bir bela sardığını ciddi ciddi düşünmeye başlamıştı. Oysa buraya gelirken umduğu bu değildi. Kevser teyzesinin efendiliğini, mertliğini, yakışıklılığını, fedakârlığını ve daha bir dolu sıfatını anlata anlata bitiremediği adam, bu adam mıydı? Başını belli belirsiz iki yana salladı. Buluşmak için geldikleri pastanede başladıkları sıradan konuşma, gelecekten ne bekledikleri kısmına geldi mi işin içinden çıkılmaz bir hâl almıştı. Zaten bir görümce ve beş çocuğa sırf bu adamın cazibesi hatırına onay verirken adamın lakayt tavırları ve üstüne altı çocuk ricası hevesini yerle yeksan etmişti. Derin bir iç çekip adamın sorduğu soruya cevap vermesi gerektiğini kendine hatırlattı. Bedenini saran titremeyi hayra alamet saymayıp boğazını temizledi.
‘‘Mert sence de beş çocuk yeterli değil mi? Yani tabii yine sen bilirsin ama bir değil de altı çocuk istemen ne bileyim biraz fazla sanki.’’
‘‘Bunu söylediğin iyi oldu Melike. Sen şimdiden altı çocuk fikrine bile sıcak bakmazken benim beş çocuğuma nasıl bakacaksın?’’ tüm serseri havasını yerle bir edip en ciddi ses tonuyla sorduğu soru kadının zaten uçan rengini iyice soldurmaya yetmişti. Bu konuşmayı dinleyen olsa ‘‘Deli mi yahu bu adam?’’ derdi.
‘‘Mert yanlış anladın. Ben tabii ki de senin çocuklarına bakarım ama olmayan çocuklar için ne bileyim yani...’’
‘‘Ben anlayacağımı anladım Melike. Kevser ablam senden bahsedince epey bir umutlanmıştım. İşte demiştim kendime yıllardır aradığım kadın ama kusura bakma daha şimdiden üçün beşin hesabını yapan biriyle olamam,’’ cümlelerinin karşısındaki kadında yaratacağı etkiye odaklanmışken o anda çalan telefonunu meşgule verdi.
“Aa, delirdin herhalde sen! Ya da benimle cidden kafa buluyorsun! İstemiyorsan istemiyorum de arkadaşım bu ne böyle?”
Melike’nin ettiği sitemle silkelenip kendine geldi. Oldukça utanmıştı. Başını öne eğip alt dudağını dişledi. Omuzları çökmüş bir vaziyette Melike’ye dönüp “Özür dilerim,” dedi ve iç çekip devam etti: “Buraya sırf daha fazla konuşmasınlar diye geldim. Çok üzgünüm Melike ama evlenmeyi düşünmüyorum. Lütfen Kevser ablaya konuştuk ama anlaşamadık diyebilir misin?”
Gözlerini deviren genç kadın, başını olumsuz anlamda sallayıp bir şey demeden kafeden ayrıldı.
“Ah be oğlum ya! Kadına da ayıp oldu. Baştan doğruyu söyleseydim keşke.”
Vicdanı yaptığı terbiyesizlikten ötürü huzursuzdu elbet ama evlilik müessesesinden yediği ağır darbeden sonra çok pişman da olamıyordu. Tam her şeyi atlatmış Müjde ile yeni bir sayfa açmışken onu da zamansız kaybetmeseydi böyle olmazdı ama onun duygularını düşünen yoktu. Kevser ablası ona münasip bir eş arama derdindeydi. Ayrıca bu konuda öyle koordine çalışıyordu ki neredeyse her hafta istemediği bir gelin adayıyla görüşüp onları kendinden türlü bahanelerle soğutmaya bakıyordu genç adam. Her şeye rağmen buna da göğüs gerebilirdi Mert eğer biricik Kevser ablası kendi evlatlarını ona karşı dolduruşa getirmeyip beyinlerini bir anne hayaliyle yıkamasaydı.
Mert sıkıntıyla iç çekerken tekrar çaldı telefonu. Sabahtan beri bilmediği numaralardan aranmış ama Melike’yi başından savma düşüncesiyle yoğunken dönememişti aramalara. Fazla bekletmeden çağrıyı yanıtladı.
‘‘Efendim?’’
‘‘İyi günler... E, şey, ben gazetedeki ilan için aramıştım.’’
Telefonda duyduğu çekingen ses ile kaşlarını çattı. Bir ay öncesinde kafeye eleman ararken gazeteye ilan vermişlerdi ama onda da kafenin numarasını vermişti. Şu an kendisinin aranması çok saçmaydı. Bunun bilinciyle yanıtladı telefondaki sesi.
‘‘İyi günler hanımefendi. Yalnız o ilan bir ay öncesine aitti biz eleman bulduk. İlginiz için teşekkürler,’’ deyip cevap beklemeden kapattı telefonu.
‘‘Hangi akıllı bir ay öncesinin gazetesinden iş bakar?’’ diye söylenirken telefonu yeniden çaldı. Arayanın az önce arayan numara olduğunu fark edince çağrıyı yanıtlayıp konuşmaya başladı.
‘‘Hanımefendi dediğim gibi eleman aramıyoruz. O ilan bir ay önce verilmişti.’’
‘‘Ama şey, siz beni yanlış anladınız ben verdiğiniz diğer ilandan bahsediyordum.’’
‘‘Hangi diğer ilan?’’
O sırada telefonundan gelen bildirim sesiyle başka bir numaradan daha arandığını gördü. Kadının cevap vermesine fırsat vermeden ‘‘Başka bir çağrı alıyorum hanımefendi lütfen kapatmayın şu ilanı konuşalım,’’ deyip telefon görüşmesini beklemeye alarak diğer aramaya yanıt verdi.
‘‘Merhaba, Mert Bey ile mi görüşüyorum acaba?’’ neşeyle konuşan kadının sesini duyunca merakla söze başladı.
‘‘Evet, benim. Siz kimsiniz?’’
‘‘Ben Ada Özdemir. İlanınızı gördüm. Hemen arayayım dedim. Bu arada çok esprili bir kişiliğe sahip olduğunuzu söylemem gerekiyor Mert Bey.’’
‘‘Sağ olun Ada Hanım da ben sizi anlayamadım. Ne ilanı ne esprisinden bahsediyorsunuz siz Allah aşkına?’’
‘‘Tabii ki de gazetedeki ilanınızdan bahsediyorum Mert Bey. Ben tabi özgeçmişimi mail adresine yolladım ama ne zaman görüşmeye çağrılırım diye soracaktım. Bodruma gitme durumum var da.’’
‘‘Eleman bulduk biz Ada Hanım. İlginiz için teşekkürler yine de.’’
‘‘Aa! Ne çabuk buldunuz anneyi hemen? Şey, Mert Bey emin misiniz? Bakın biz de bir görüşseydik,’’ anlam veremediği konuşmalara daha fazla katlanamayan Mert, telefonu kadının suratına kapattı. Bu sırada demin beklemeye aldığı çağrıyı hatırlayınca o kadının daha aklı başında olduğunu düşünerek görüşmeyi beklemeden aldı.
‘‘Alo hanımefendi orada mısınız?’’
‘‘Şey, evet.’’
‘‘Bakın demin de başka biri tarafından aynı konuda rahatsız edildim. Ne ilanı olduğunu siz açıklar mısınız lütfen?’’ gelen cümle ile şaşıran kadın çekingen bir ses tonuyla sordu.
‘‘Sizin ilandan haberiniz yok, değil mi?’’
‘‘Dediğim gibi hanımefendi en son bir ay önce kafeye garson almak için ilan vermiştim hepsi o ama anladığım kadarıyla siz o ilandan bahsetmiyorsunuz.’’
Aldığı cevapla iyice utanan kadın bir an cevap veremedi telefondaki o sert ama içini titreten sese.
‘‘Çok üzgünüm. Benimki tamamen aptallıktı. Nasıl kandım bilmiyorum,’’ derken kadının pişmanlığını ve mahcubiyetini Mert bile hissetmişti. Telefondaki kadının masumiyetine inanıp daha sakin bir tonda devam etti. ‘‘Lütfen kendinizi suçlamayın. Bakın biri bana eşek şakası yapmış herhalde. Hem tek arayan siz değilsiniz, içiniz rahat olsun ama sizden rica ediyorum bana bu ilanının içeriğinden bahseder misiniz?’’
‘‘Şey, en iyisi size ilanın fotoğrafını çekip atayım ve tekrar özür dilerim,’’ utandığından daha fazla konuşacak durumda olmayan kadını anlayışla karşıladı Mert.
‘‘Tamam, mesajınızı bekliyorum. Bu arada özür dileyeceğiniz bir durum yok. Ben bu şakayı kimin yaptığını öğrenince sizi arayıp haber vereceğim. İyi günler hanımefendi.’’
‘‘Size de.’’
Telefondaki kadının kısılan sesi Mert de nedensiz bir öfkeye yol açmıştı. Daha konuyu bilmeden ona yapılan şakanın insanların gururlarıyla oynaması sıkmıştı canını. Sinirinden dirseklerini masaya yaslayıp yüzünü avuçlarının arasına aldı. Derinden gelen bir iç çekmeden sonra beklediği mesaj sesini duydu. O sırada bilinmeyen bir numaradan aranınca şimdilik yapabileceği en mantıklı şeyi yaptı ve telefonunu uçak moduna alarak gelen fotoğrafı açtı.
Kimden: +905500000000
Deneyimli/Deneyimsiz Anne Aranıyor
· 30-39 yaşları arasında kadın
· Babamızın karısı olacak
· Çok çocuk seven
· Masal bilen
· İletişim becerisi yüksek
· Ev ekonomisi konusunda bilgili
· Düzenli, hızlı, enerjik
· Organizasyon yeteneğine sahip
· Diksiyonu düzgün
· Prezantabl
· Tercihen güzel yemek yapan ve sesi güzel olan anne aranmaktadır.
İlgilenenlerin resimli özgeçmişlerini aşağıdaki mail adresine göndermeleri rica olunur.
Tüm sosyal haklar mevcuttur (SGK+Yemek+İkramiye).
Not: Resimsiz özgeçmişler dikkate alınmayacaktır.
Toprak Ailesi,
Ayrıntılı bilgi için: 05001000001 - Mert TOPRAK
E-mail: anneariyoruz@gmail.com
Mert fotoğraftaki ilanı okudu. Belki yanlış anlamışımdır, diyerek bir kere daha okudu. Okudukları değişmeyince besmele çekti ve Allah’ın hakkı üçtür, inancıyla bir kez daha okudu yazanları.
Elindeki telefonu tüm gücüyle sıkarken içine düştüğü öfkeyi az da olsa dağıtabilmek için deniz kenarını, yavru köpekleri, çiçeği, böceği, kelebeği düşünmeye başladı. Doktorundan öğrendiği gibi derin nefesler alıp içinden ona kadar saydı. Sonra ondan geriye saydı. Dilinin ucuna kadar gelen küfürleri misafir etmeden geri yolladı. Gözlerini sıkıca yumdu ve mantıklı düşünmeye çabaladı. Mert, o an gerçekten de sakin kalabilmeyi istedi ama olmadı.
Cebinden çıkardığı yirmiliği masanın üzerine fırlattığı gibi çıktı pastaneden. Yüzü sinirden kıpkırmızı olmuş, hiddeti hissedilir şekilde çevreye yayılmıştı. İki sokak aşağıdaki evine son hız giderken Kevser ablasının sesini duyar gibi oldu ama durmaya gerek duymadı. Uzun bacaklarının avantajıyla evinin önüne 5 dakika gibi bir sürede gelmişti. İki katlı evlerinin bahçesine arka kapıdan girince spor yapmakta olan büyük kızını gördü. Kızının arkasından yaklaşıp kolunu tuttu birden.
‘‘Ne oluyor ya!’’ diye bağıran genç kızın sesi babasını görünce içine kaçtı.
‘‘Ba-ba.’’
‘‘Baba ya! Yürü bakalım öteki tekini bulalım senin.’’
Gurur’un kolunu bırakmadan arka bahçeyi dolanıp ön tarafa geçtiklerinde kızının ikizini yağlı boya resim yaparken buldu. Kolundan tuttuğu kızına ‘‘Sakın sesini çıkarma Gurur!’’ diyerek uyarısını yaptıktan sonra diğer kızının yanına yaklaşıp boşta kalan eliyle de onun kolunu tuttu.
‘‘Baba!?’’
‘‘Konuşma Gülce!’’ iki kızını da kollarından tuttuğu gibi evden içeri soktu. Onları giriş kattaki salona yönlendirip bıraktı. Salonda çizgi film izlemekte olan 7 yaşlarındaki ikizler Can ve Çiçek babalarını gördükleri gibi neler olduğunu anlamışlardı ama onlar bile o küçük yaşlarında suçu ispatlanıncaya kadar herkesin masum sayılacağını biliyorlardı. Bu yüzden hiçbir şey olmamış gibi davranmayı birbirlerinin gözlerine baktıkları ilk an, sessiz bir anlaşmayla karar verdiler.
‘‘Mehmet nerede?’’ diye sordu Mert. 12 yaşındaki oğlu salonda yoktu.
‘‘Odasındaydı,’’ diyen Gülce idi. Gurur babasının davranışından ötürü ona tavır almış ne yüzüne bakıyor ne de sesini çıkarıyordu.
Genç babanın ‘‘MEHMET!’’ bağırışı aşağı sokaktan bile duyulmuştu. Her ne kadar kendine telkinlerde bulunmaya çalışsa da mümkün olmuyordu. Küçük çocuk, odasından neşeyle çıkıp salona girdiğinde yüzündeki gülümsemesi de yok oldu.
Mert, ‘‘Dizilin bakalım şu koltuğa,’’ dediğinde 5 kardeş salondaki üçlü koltuğa yaş sırasına göre oturdu.
Televizyonu kapatıp son kez derin bir nefes aldı ve yavaşça ona kadar saydı. Artık içinde tuttuğu ne varsa söyleme vakti gelmişti. Salonun ortasında ileri geri yürürken konuşmaya başladı.
‘‘Benden habersiz kız istemeye gittiniz, babası kızını vermeyince olay çıkarttınız. Karakolluk oldunuz. Adama şikâyetini geri aldırtacağım diye göbeğim çatladı. Çocukluğunuza verdim ağzımı açıp tek laf etmedim size. Fatma teyzenin kızı evleniyordu, kız gelinlikle evden çıkarken kızı kaçırmaya kalktınız, kız kaçmayınca gelinliğine zarar verdiniz. Beni tüm mahalleye rezil ettiniz. Siz ettiniz ben etmeyeyim dedim, çocuksunuz dedim, sineye çektim. Aylin’e görücü geldiğinde damada yalan yanlış şeyler söyleyip işi bozmaya kalktınız, olay çıkarttınız. Sayenizde damattan yumruk yedim. Peki, ben ne yaptım? Size bir şey olacağına bana olsun, dedim ve yine sustum… Ama ne oldu? Benim ağzımdan mahalledeki tüm kızlara aşk mektubu yazdınız, adımı çıkarttınız, mahalledeki kızları birbirine düşürdünüz. Sizin yüzünüzden bekâr olup da arkadaşlığına devam eden kız kalmadı ulan mahallede ama sizin babanız sanki çok işe yarıyormuş gibi yine sustu… Baktınız olmuyor kendi arkadaşlarınızın annelerine sulanmaya başladınız. Ulan neredeyse bir yuvayı yıkıyordunuz! Ha, ben ne mi yaptım? Yine sustum! En sonunda başıma Kevser abla belasını sardınız. Kadın benim için katalog oluşturdu be! Yine de her şeye rağmen size anlayış göstermeye çalıştım. Tüm yaramazlıklarınızı çocuksunuz diye sineye çektim. Peki, siz ne yaptınız? Sanki yaptıklarınız yetmezmiş gibi bir de gazeteye ilan verdiniz! Bana yazık değil mi evladım?’’ başını ellerinin arasına alıp iç çekti. ‘‘Milletin çocuğu en fazla karnesindeki kırıkları çamaşır suyuyla düzeltiyor. Size yapın demiyorum ama biraz küçük düşünün be! Gidin komşunun kızının saçını çekin, bakkaldan çikolata çalın ne bileyim mahalledeki çocukları öylesine dövün ya da top oynama bahanesiyle milletin camını aşağı indirin. Çocuksunuz siz az biraz çocukluk edin güzel evlatlarım benim. Babanız sizi öyle de sever.’’
‘‘Babacığım vallahi biz senin iyiliğini istiyorduk sadece,’’ diyerek araya girdi büyük kızı.
‘‘Ben de olaysız bir gün geçirmek istiyordum Gülce! Gazeteye ilan vermek de nedir ulan!’’
‘‘Ay ne çabuk yayınlandı! Göstersene ba-’’ -bacığım.
Babasının öldürücü bakışlarıyla cümlesini içinden tamamlayan Çiçek, kırdığı potla da ikiziyle yaptıkları sessiz anlaşmayı bozmuş oldu. Bu esnada Can’dan da bir dirsek darbesi yemiş bulundu.
‘‘Aklım almıyor. Bu nasıl bir cesarettir? Neyinize güvendiniz de gazeteye ilan verdiniz? Siz yakında televizyon programlarına da çıkarsınız.’’
‘‘Ben dedim ama sakalım yok ki,’’ Çiçek’in safça sarf ettiği bu cümle iyice sinirleri bozulan Mert’in gülmesine neden oldu.
‘‘Ev, ev değil tımarhane!’’
Babasının sitemiyle suskunluk yeminini bozdu Gurur.
‘‘Neden bu kadar tepki gösteriyorsun ki baba? Onlar sadece bir anne istiyorlar. Bunu anlamak bu kadar mı güç?’’
‘‘Haklısın kızım ben onlara neden kızıyorsam? Asıl suçlu Gülce ile sensin. Hadi onların aklı ermiyor, siz de mi hiç düşünemiyorsunuz bu işin sonuçlarını?’’
‘‘Tamam, belki bu sefer biraz ileri gittik ama...’’
‘‘Biraz mı? Sabahtan beri bilmediğim numaralardan aranıp duruyordum. Allah’tan aklı başında bir kadına rast geldim de telefonda, onun sayesinde öğrendim işin doğrusunu,’’ demesiyle Gülce’nin lafa atlaması bir oldu.
‘‘Ay, nasıl biriymiş babacığım? Sesinden elektrik aldın mı bari?’’
‘‘Gülce!’’
‘‘Of!’’
‘‘Yok arkadaş! Ben kudurduğumla kalıyorum. Ne ceza verirsem vereyim size kâr etmiyor. Ne anacı çıktınız! Bir de kız çocukları babacı olur derler. Yalan yahu külliyen yalan. Üstelik elebaşları da en küçükleri...’’
Kendi kendine söylendiği halde beş çocuğunun da kulakları ondaydı.
‘‘Akıl boyda değil baştadır babacığım.’’
‘‘Çiçek, benimle alay mı ediyorsun kızım? Cevap verme Çiçeğim.’’
Başını ellerinin arasına alıp üçlü koltuğun önündeki sehpanın üstüne oturdu. Kendini bitik ve çaresiz hissediyordu. Sonra aklına ilanda yazanlar gelince gülümsemeden edemedi.
‘‘Ya çocuklar onu bunu boş verinde prezantabl nedir yahu?’’ sorduğu soruyla ailecek kahkaha krizine girmeleri bir oldu. Koltuktan kucağına atlayan küçük kızıyla gülmeye yerde devam ederken kahkahalarının arasında ilandan cümleler söylemeye çalışıyordu.
‘‘Di... diksiyonu düzgün anne arıyorsunuz ha?’’ kahkaha atıp devam etti. ‘‘Yabancı dil bilmese olur mu?’’ gülmekten ağrıyan yüz kasları yüzünden derin nefesler alıp durulmaya çalıştı. Aklına gelen şeyle kıkırtısına engel olamayıp tekrardan gülmeye başladı.
‘‘Her şey tamam da ikramiyeden kastınızı çözemedim.’’
Gülmekten babalarının kahkahalar arasında dediklerine cevap verememişti çocuklar. Aslında özellikle Gülce ve Gurur düşününce ilandaki saçmalıkların farkına varıyorlardı ama kardeşlerinin iş ilanlarından örnek alarak hazırladıkları bir ilan da ancak bu kadar düzgün olabilirdi.
Kevser’in telefonu ile koştuğu gibi eve gelen Nilüfer, sinirden köpürmüş bir ağabey beklerken Mert’i kahkaha krizine girmiş bulunca gözlerine inanamadı önce. Gazetedeki ilanı o da bu sabah kafedeki elemanlardan birinin uyarısıyla görmüştü. Görür görmez ağabeyine haber vermek istese de zoraki bir görüşmesi olduğunu bildiği için ses etmemişti. Sonuçta ağabeyini evde bu şekilde görmek kırk yıl düşünse aklına gelmezdi. ‘En sonunda kafayı yedirttiler adamcağıza, düşüncesiyle iç geçirdi.
Salondakilerin görüş alanına girince Mert ve akabinde çocuklar toparlandılar. Gülmekten karınları ağrımış bir vaziyette nefes nefese kalmışlardı. Nilüfer’i görünce tekrar ciddiyete bürünen genç adam, kardeşine yöneldi bu sefer de.
‘‘Nilüfer senin haberin var mıydı bu ilandan?’’
Salona girip kendini tekli koltuğa bıraktı genç kadın. İç çekip ağabeyinin sorusunu yanıtladı. ‘‘Nereden haberim olsun abi? Ben de gazeteden öğrendim az önce. Koşa koşa eve geldim hesap sormaya.’’
Eliyle ağabeyinin kucağındaki yeğenini ve koltuktaki yeğenlerini göstererek konuşmaya devam etti: ‘‘Ama bakıyorum da sen çok normal karşılaşmışsın olayı.’’
Mert dışarıdan normal göründüğünün farkındaydı. Kullandığı antidepresanların mucizesiydi bu. Lastik gibi fazla kullanılmaktan gevşemişti sinirleri. Yine de içinde volkanların patlamasına engel olamıyordu. Kucağında kızı olduğunu kendine hatırlatıp kardeşine döndü.
‘‘Ne normal karşılaması kızım, bakma bu halime! Bünye alıştı artık bunların deliliklerine ne kadar büyük tepkiler vermek istesem de olmuyor.’’
Nilüfer, yeğenlerine dönerek ‘‘Yalnız helal olsun kendinizi aştınız. Kevser abladan beklerdim sizden beklemezdim böyle bir şeyi,’’ dedi.
‘‘E, kimin öğrencisiyiz?’’ Mehmet’ten gelen bu cümle Mert’i şaşırtmıştı. Mehmet, kardeşlerine göre her zaman daha uysal ve sessiz bir çocuk olmuştu. Kucağındaki kızını bırakmadan ikili koltuğa oturan genç baba, oğluna veryansın etti.
‘‘Sen de mi babacığım?’’
Mehmet, bu soruya cevap vermektense omuz silkmekle yetindi.
‘‘Bu arada abi telefonun niye kapalı? Gelirken aradım ama ulaşamadım.’’
‘‘Çünkü bu sivri zekâlılar ilanın altına benim telefon numaramı da eklemiş kardeşim. Arayıp duruyorlardı. Daha beş ay bile olmadı hattı değiştireli. Sizin yüzünüzden kazandığım parayı operatörlere harcıyorum. Bayiler bile aralarında sıraya girmiş,’’ sesini kalınlaştırarak devam etti. ‘‘Mert abi sen bu ay Haksel al bizimkinin kampanyası bitti. Nasıl olsa iki aya yine gelirsin.’’
Kardeşinin ve çocuklarının gülmesi üzerine yüzünü buruşturdu. ‘‘Ha, ha, ha! Gülün siz gülün. Mahallenin maskarası oldum sayenizde.’’
Bir anda tüm çocukları etrafını sarıp kollarını Mert’in boynuna doladılar. 39 yaşında beş çocuk babası bir adam olmak kolay değildi. Allah var evlatlarını çok seviyordu ama çocuklarının biraz daha anlayışlı olmalarını istemesi de suç değildi ya.
‘‘Ay, çok günah! Vallahi sen üzül diye yapmıyoruz. Aksine mutlu ol diye uğraşıyoruz babacığım,’’ Toprak Ailesi’nin sözcüsü olarak her zamanki gibi Gülce konuşmuştu. Ailede duygularını ifade edebilen en iyi kişiydi zaten.
‘‘Benim mutsuz olduğumu da nereden çıkardınız? İstediğim her şeye sahibim ben.’’
Gülce tam konuşacaktı ki koluna dokunan Gurur ile susması gerektiğini anladı. Mert ilaçlarını çorap çekmecesinden daha iyi bir yere saklaması gerektiğini bir başka zaman öğrenecekti.
‘‘Fazla mal göz çıkarmaz babacığım. Bir annemiz olsa fena mı olur?’’ ikili koltuğa beş çocuğuyla birlikte sığışmaya çalışmak zor olsa da anı bozmadı.
‘‘Çiçeğim sen Kevser abla ile fazla takılma artık. Tamam deyim ve atasözleri öğrenmen güzel ama kullandığın yerler pek uygun değil,’’ derken Çiçek’in büzülen dudaklarını görünce hep birlikte yeni bir gülme krizine girdiler.