2 yıl önce
Karabağlı konağı yeni güne uyanırken konağın içindekiler hiç uyumadıkları geceyi sabah etmişlerdi.
“Kalk kızım iki lokma bir şey ye. Bugün çok yorulacaksın, cenaze işleri yoracak seni.” Genç kız ağlamaktan şişen gözleri ile neredeyse küçüklüğünden beri yanında olan Sultan ablasına baktı.
“Hiç iştahım yok abla.” Sultan kızın sırtını eli ile bir kaç kez sıvayıp pes etmeden tekrar konuştu,
“İştahın olmasın yavrum. Ayakta kalmak için ye.” Tekrar reddeden kızı zorlada olsa kaldırmış ve bodurum kattaki odadan çıkarmıştı. Merdivenleri çıkarken hem yanındaki kızı, hem de oğullarını daha dün hapise gönderen aile bireylerini doyurmayı planlıyordu. Sabahın henüz saat yedisiydi hiç kimsenin uyumadığını tahmin edebiliyordu, şu an evdeki herkes kendi derdindeydi. Konağa resmen bir yıldırım düşmüş gibiydi. Merdivenler çıkan genç kız ve Sultan salonda üzgünce oturup kara kara düşünen ailenin bakış açısına girdiler, henüz ne olduğunu anlayamayan genç kız hızla saçlarına yapışan ellerle neye uğradığını şaşırmıştı. Acıyla çığlık atan genç kız kendini ellerden kurtarmaya çalışırken saçlarına yapışan el daha çok canını yakmak için çekmeye devam ediyordu,
“Sen hangi yüzle hala karşımıza çıkabiliyorsun! Oğlum senin yüzünden hapise girdi!” Olayın şokunu atlatan Sultan ve ailenin diğer üyeleri yaşlı kadını Leyladan ayırmaya çalışıyorlardı,
“Hanım dur! Kızın ne suçu var!”
“Anne! Bırak kızın saçını!”
“Hanımım canı yanıyor yavrucağın bırakın lütfen.” Acıyla çığlık atan Leyla saçlarından ayrılan ellerle olduğu yere hızla çöktü. Saç dipleri o kadar çok ağrıyordu ki ağrı az önce dinen göz yaşlarını tekrar akıtmaya başlamıştı. Karısını hızla çeken Halit bey kızgınlıkla konuştu,
“Ne yaptığını sanıyorsun Gülfidan!?” Gülfidan aldığı tepkiyle daha çok çıldırmıştı,
“Ne demek ne yapıyorum? Benim oğlum bu kız yüzünden hapiste!” Karısının kolunu hızla çekip koridorun kenarına itmiş ve yerde oturarak ağlayan kızın yanına yaklaşmıştı Halit bey. Yanında kızı yatıştırmaya çalışan Sultandan izin isteyip yavaşça çöktü yanına, saçını okşayıp mahcubiyetle kafasını göğüsüne yaslamıştı.
“Kusura bakma kızım. Acısını senden çıkardı… Senin hiç bir suçun yok.” Kız henüz ailesinin tek üyesi olan babasını kaybetmişken karısının kıza yaşattığı bu travmatik an sessiz kalabileceği bir olay değildi. Kızgınlıkla oğlu Kenana ve yanında duran kızı Füsuna bakarak sert bir sesle konuştu,
“Alın annenizi, sinirleri yatışana kadar çıkmasın odasından!” Otuz yıllık kocasından duyduğu sözlerle daha çok sinirlenen kadın bağırmaya devam etti,
“Ne demek istiyorsun sen Halit!? Bu kız bu evden gidecek!” Son kez kocasının gözlerine kararlılıkla bakıp bağırdı ve çocuklarının götürmesini beklemeden ayaklarını vura vura merdivenden tırmanmaya başladı.
“O kızı korumaya devam edeceksen seçimi sen yaparsın. Ya o ya ben!” Annelerinin onları beklemeden çıktığını gören çocuklar da az önceki şaşkınlığı üstlerinden atmış ve Leyla’nın yere oturan bedenine yaklaşmışlardı. Füsun yere oturup kıza sarıldı, kızının sarılmasıyla kızdan ayrılan Halit az önceki konuşmanın etkisiyle gergince konuşmuştu,
“Gözün annenin üstünde olsun Füsun. Oğlunun acısını hiç bir suçu olmayan, babası ile senelerce bize ve ailemize emek vermiş küçük bir kızdan çıkarmasına izin vermem. Siz de bu duruma sessiz kalmayacaksınız.” Füsun anlayışla başını sallayıp Leylayı daha fazla göğüsüne çekti,
“Annem adına ben özür dillerim Leyla. Böyle bir günde yaşanmaması gereken bir olaydı…” ağlamaktan cevap veremeyen genç kız, anladığını belli etmek için ona sarılan bedene daha çok sarılmış ve konuşmasına o şekilde cevap vermişti.
Dakikalarca kızın ağlamasını duruşlarını hiç bozmadan beklemiş ve kızın ağlaması bitince konuşmasını dinlemişlerdi.
Kafasını kaldıran Leyla şişmiş gözleri ve sızlayan saç dipleriyle etrafındaki insanlara göz gezdirerek konuştu,
“Özür dilerim… Be-ben Yağız Ali beyin böyle bir durumda olmasını inanın istemezdim. Fakat o adamın benim hakkımda böyle bir düşüncesi olduğunu ben de sizlerle beraber öğrendim beyim.” Hızla kafasını sallayan Halit konuşarak kızı susturmuştu,
“Biliyoruz kızım. Açıklama yapmana gerek yok… Senin baban bizim yıllardır emektarımız, ben senin küçüklüğünü bilirim. Baban yoksa biz varız ,sen bizim emanetimizsin… Bakma Gülfidanın böyle konuştuğuna, sabahtan beri acısını çıkaracak bir yer arıyordu o da sen oldun… Salim kafa ile düşününce yaptığının hata olduğunu kendisi de anlayacaktır.” Oldukça ılımlı yaklaşan aileye minnetle bakarak konuştu,
“Allah razı olsun beyim. Ben… Ben Gülfidan hanımı huzursuz edeceksem bu evde kalmamın bir anlamı yok. Hemen çıkabilirim.” Bu söyleminden sonra karşında dört çift çatık kaş beklemiyordu genç kız.
Hepsinin sözcüsü olarak Halit bey konuştu,
“Duymamış olayım kızım. Bu ev senin evin, sen de benim emanetimsin.” Başını minnetle sallayan genç kız teşekkür etmişti, omzuna destekler şekilde konulan el tekrar konuştu,
“Hadi kalk bakalım. Bir şeyler ye, kendini toparla. Babanın cenazesine gideceğiz…” duydukları ile uzaklaştığı gerçekliğe dönen genç kız hızla kalkmış ve üzüntüyle her zaman yaptığı gibi ona verlen emiri yerine getirmişti.
Aynı saatlerde dün gece koğuşa gönderilen Yağız Ali Karabağlı görüşe gelen sağ kolu Sametten evden getirdiği bilgileri almak için görüş alanına gidiyordu. Gardiyanın açtığı kapıdan giren Yağız Ali duyduğu sesle arkasına döndü,
“Görüş süren yarım saat.” Başını sallayan adam girdiği bölümde bulunan masaya oturan sağ kolunu görmüş ve zaman kaybetmeden karşısına oturmuştu,
“Yağız Ali be…” karşısındaki adamın hızla sözünü kesip konuştu,
“Boş sorulara gerek yok Samet. Zamanımız kısıtlı. Avukat ne dedi? En erken ne zaman çıkabilirmişim?” Samet saygıyla başını eğip her zaman yaptığı gibi lafı çevirmeden konuşmuştu,
“Önümüzdeki altı ay içinde sonraki duruşma olacakmış beyim. O duruşmaya kadar çıkmanız pek mümkün değil gibi.” Sinirli ancak soğuk kanlı bir şekilde başını sallayan genç adam gözlerini kısarak konuştu,
“Onun durumu nasıl?”
“Kurşun karaciğere denk gelmiş. Karaciğerde gelişen travma iç kanamaya neden olmuş. Durum kritik, adam yoğun bakımda.” Yüzünü nefretle buruşturan adam sorularına devam etti,
“Asım efendi?” Üzüntüyle cevap verdi Samet,
“Vefat etti.” Suratından üzüntü ve şaşkınlık geçen adam hızla soğuk kanlı halini takınıp sordu,
“Sebep?”
“Sizden sonra yere düşüp bayıldı. Hastahaneye kaldırıldı. Kalp krizi geçirmiş, kurtarılamadı.” Üzüntüyle başını sallamış ve konuşmuştu,
“Allah rahmet eğlesin…” aklına gelenle Samete baktı,
“Kızı? Adı neydi Lale?” derin bir nefes aldı Samet,
“Leyla efendim… Kendisi bugün cenazeye katılacak fakat az önce Semih aradı sizin yanınıza geleceğimi bildiği içtin evdeki olaylardan haberdar olmak isteyeceğinizi düşünmüş size iletmemi istedi.” Kaşlarını çatan genç adam devam et der gibi başını sallamıştı,
“Gülfidan hanım… sabah Leyla’nın saçlarından sürüklemiş. Bir nevi dövmüş diyebilirim… Evdekiler zor da olsa ayırmışlar. Babanız oldukça sert bir tepki vermiş fakat Gülfidan hanım babanıza da rest çekerek ya o kız bu evden gidecek ya da ben diyerek odasına çıkmış efendim.” Sinirle burun kemerini sıkan adam karşısındaki adamın konuşmasının bitmesini bekledi,
“Leyla konusunda ne yapmamızı istersiniz. Başka bir yere aldıralım mı? Yahut… kovalım mı?” Son duyduğuyla şaşkınlık ve sinirle gözlerini büyüten adam sinirle önündeki masaya yumruğunu indirdi,
“Konuştuğunu kulakların duyar mı senin Samet! Ortada yetim ve öksüz kalmış küçük bir kız var! Adamlığa sığar mı kovmak veya evden atmak! Karabağlılara yakışır mı!?” Sinirle saçlarını arkaya tarayıp net bir şekilde konuştu genç adam,
“Ben buradan çıkana kadar o kızın kılana sarar gelirse senden bilirim Samet. O kız o evden çıkmayacak emirimdir. Anneme de Yağız Ali söyledi dersin. Ben buradan çıkana kadar o kıza yapılan her hata, hakaret, fiziksel hareket bana yapılmış sayılsın. Herkes bunu bilsin, buna göre hareket etsin. Bu konuşmamı olduğu gibi evdekilere ilet.” Samet net bir şekilde söylenilen sözleri evdekilere iletmek için aklına bir köşesine yazmıştı.
“Anladım beyim.” Kafasını sallayan adam fısıldadı,
“Güzel.” Görüş saatinin dolmasının yaklaştığını anlayan adam son sözlerini söyledi,
“Avukata söyle en kıza zamanda ziyaretime gelsin. Evdekilere ilet, beni düşünmesinler. Ben her halükarda iyiyim, iyi olacağım. Suçsuzluğum ispatlandığı an yanlarınla olacağım. Kenan sekreterimi arasın yakın zamanda olan şirketin İstanbul toplantısının zamanını öğrensin vekilim olarak toplantıda o bulunacak.” Sert bir nefes alıp aklındakileri söylemeye devam etti,
“Babam,ben çıkana kadar emekliye ayrıldığı pozisyona geri dönsün. Şirketin Nevşehir ayağından ben çıkana kadar babam sorumlu. Füsun İstanbulda devam eden alışveriş merkezi inşaat alanını kontrol etmek için gönderilsin. Neticede mimarlık fakültesini yeni de olsa bitirdi, şantiye Füsunun himayesinde. Anneme gelince… Anneme net bir şekilde söyle; ben çıkana kadar o küçük kızla uğraşmasın. O kız benim, bizim emanetimiz.” Sağ kolunun gözlerinin içine bakarak konuştu,
“Ve sen… Sen Samet, ailem sana emanet. Onlara ben gelene kadar iyi bak. O küçük kızın tüm ihtiyaçlarından sen sorumlusun. Ben çıktığımda bu işin bir hal çaresine bakacağım ama ben çıkana kadar bu konuda da vekilim sensin.” Anlayışla gözlerini kırpıştıran adam anladığını karşısındakine de belli etmek için cevap verdi,
“Bu konuda hiç şüpheniz olmasın Yağız Ali beyim. Aileniz de,Leyla da, Karabağlı konağı da bana emanet.” Demir kapıya vurulması sesi ve sonrasından gelen konuşma ile ayağa kalktı iki genç,
“Görüş bitmiştir.” Kendine yıllardır yoldaşlık yapan adama belki de hayatında ilk defa sarıldı Yağız Ali,
“Allaha emanet Samet.” Kendisine sarılan adama dostça karşılık veren adam ayrılmış ve yanından ayrılmadan son sözlerini söylemişti,
“Allaha emanet beyim… Allaha emanet.”
Akşama kadar geçen sürede cenaze defnedilmiş. Aile oğullarının düştüğü durumu zor da olsa kabullenmeye başlamıştı. Salonda oturan aile üyeleri kara kara ne yapacaklarını düşünürken Leyla bodrumdaki odasında yasını tutmaya devam ediyordu. Bu yas sadece babasının yası değildi. Bu yas babası ile beraber giden Yağız Ali’nin de yasıydı.
Karabağlı ailesi konaklarının salonunda oturmaya devam ederken günlük rutin olan çay servisleri Sultan tarafından yapılıyordu önüne konan çaydan bir yudum alan Kenan kendini tutamayarak konuştu,
“Allah rahmet eğlesin… Asım efendinin cenazesinde konuşulanları duydunuz mu?” Halit bey üzgünce başını sallayıp ayaklarının altındaki pahalı halının desenlerini izlerken konuştu,
“Sorma… Ortada bir can kaybı varken insanlar Yağız Ali’nin dedikodusunun peşindeydi.” Başını sıkıntıyla iki yana salladı,
“Daha düne kadar kapısından ayrılmayan adamlar oğlum hakkında neler konuşuyordu.” Füsun hızla atladı söze,
“İnsanlar dedikodu arıyor babacığım. Üzme kendini… Eminim ağabeyim alnının akıyla suçsuzluğunu ispatlayıp çıkacaktır. İşte o zaman konuşanlar tekrar kapısına gittiğinde ağabeyim de bu zor günlerde onların yaptıklarını elbet ödetir.” Gülfidan üzgünce kızına cevap verdi,
“Derdimiz intikam değil kızım. Adalet yerini bulsun, tek derdimiz bu.” Aile üyeleri hep bir ağızdan haklı cümleyi onaylarken izin isteyerek Samet salona girdi.
“Beyim müsadeniz varsa Yağız Ali beyimin ilettiği bir kaç hususu söylemek isterim.” Yağız Ali’nin adının duyulmasıyla dikleşen duruşlar müsade olduğunun göstergesiydi,
“Söyle Samet.” Başını sallayan Samet konuşmaya başladı, o sırada ağzı kuruyan kız mutfağa su almaya gitmek için odasından çıkmış ve duyduğu sesle merdivenin başında konuşulanları dinlemeye başlamıştı. Aynı olay mutfak kapısında da gerçekleşmişti, Sultan Yağız Ali’nin ismini duymasıyla mutfak kapısının yanına saklanmış ve ondan gelen haberi duymaya çalışmıştı.
“Öncelikle onu merak etmemenizi, her zaman iyi olduğunu ve iyi olacağını iletti. En kısa zamanda yanınıza geleceğini ancak yanınıza gelene kadar işlerin aksamaması için herkesin elini taşın altına koyması gerektiğini de bildirdi.” Sakince nefeslenip pür dikkat dinleyen Halit beye döndü,
“Şirketin Nevşehir ayağından sizin sorumlu olmanızı istedi beyim. Ben çıkana kadar babam emekli olduğu işe tekrar dönsün dedi.” Kenana döndü,
“Sekreteri arayıp İstanbuldaki toplantı zamanını öğrenmenizi istedi. İstanbuldaki toplantılara vekili olarak siz katılacakmışsınız.” Karşısındaki Füsunu döndü bu sefer Samet. Gördüğü yüzle sözleri teklese de kendini toparlayarak konuşmasına devam etti,
“İstanbul… İstanbuldaki alışveriş merkezi inşaatının şantiyesinden sizin sorumlu olmanızı istedi. Oradan siz mesul olacakmışsınız Füsun hanım.” Herkes başını sallarken gözleri Gülfidana döndü bu sefer.
“Ve siz… Size şunları iletmemi istedi ‘ Leylaya yapılan her yanlış hareket, hakaret, fiziksel temas bana yapılmış sayılsın. Anneme söyle ben çıkana kadar o kıza karışmasın. O kız benim emanetimdir. Bu da Karabağlı konağında böyle bilinsin.’ Dedi efendim.” Söylenilen sözler konağın salonunda da , bodrum katının merdivenlerinde de, mutfak kapısının önünde de büyük bir sükunet yaratmıştı. Samet bu sessizliği fırsat bilerek devam etti,
“Leyla konusunda da beni vekili tahsis etti. Leyla’nın her şeyinden Yağız Ali bey adına ben sorumluyum.” Duyduklarıyla hızla yerinden kalkıp odasına giden Gülfidan hanım bir yana dursun, genç kız Leyla’nın kalbine ilk kez bir ateş düştü. Bu ateş aşk ateşi değil, bu ateş on sekiz yıllık hayatında ilk kez ezilmemenin, hor görülmemenin ve sahiplenilmenin ateşiydi. Bu ateş bir eş ateşinden ziyade yitip giden bir babadan sonra kalbe konan bir baba ateşiydi. Bu ateş Yağız Ali Karabağlı ateşiydi…