1. BÖLÜM MARY 4/1
Mary tek kelimeyle benden nefret ediyor.
Bu cümlenin üzerine Evan, defterinin kenarına uzun, sert bir çizgi çekmişti — sanki o çizgi cümlenin ardındaki gerilimi de bölecek, anlamı ikiye ayıracak gibi. Mürekkep kururken ben satırın üzerinden usulca baktım; harflerin köşeleri, Evan'ın el yazısının ani ve kabadayı üslubunu taşıyordu.
"Hayır Evan, ablam senden nefret falan etmiyor." diye fısıldadım, ama sesim sınıfın akustik ortamında daha ince, daha savunmasız çıktı. Mary’yi her durumda savunma huyum vardı. Herkese karşı. Haksız olsa bile...
Evan başını hafifçe sağa çevirip, omuzlarını silkerek cam kenarındaki sıraya biraz daha yaslandı. Pencereden dışarıya, kampüsün ağaçlı koridoruna bakıyordu ama gözleri içerideydi; gözleriyle benim üzerimde gezinirken dudaklarının kıvrımı o defterde yazdıklarından daha fazla şey söylüyordu. Koridorun karşı tarafında Bay Reed tahtada ilk dönem konusunu — hareket ve kuvveti— anlatıyordu; kelvin, mol ve kandela. Sesinin monotonluğu sınıfın arka sıralarına kadar ulaşırken, kalın gömleğinin kolu hareket ettikçe beyaz tebeşir ince bir çizgi bırakıyordu. Bay Reed'in sesi, sınıfın arka planına yumuşak bir perde gibi asılıydı; sayıların ve fonksiyonların mekanik ritmi, bizim arasındaki küçük fırtınayı daha da belirgin kılıyordu.
Biz dördüncü sırada oturuyorduk; önümüzde Hunter ve Scott vardı — iki iri cüsseli, omuzlarıyla sıranın ahşabını dolduran tipler. Onların varlığı bizim varlığımızı gölgede bırakıyor, sınıfın gözleri daha çok onların üzerinde toplanıyordu. Bu, Evan'ın ve benim gizli konuşmalarımız için küçük bir güvenlik perdesiydi. Ellerimiz arasında dolaşan defter, kartopu gibi sessiz bir şeydi: kelimeler yazılıp paylaşılıyor, yüz ifadeleriyle yanıtlanıyordu.
Evan elime yasladığım defteri kendine çekti; kağıdın kokusu — kurumuş mürekkep, hafif çay lekesi — burnuma geldi. Yeniden bir şeyler yazdı; harfleri hızlı, ama kararlıydı. Başımı eğip baktım, kalemi sayfanın üzerinde kayarken küçük bir iz bırakıyordu.
Nefret ettiğin bir insana soğuk soğuk gülümseyerek bakmazsın. Ya da onu öldürecekmiş gibi...
Defteri kapıp önünden çektiğimde içimden derin bir iç çekiş yükseldi — defterin kenarına bastırdığım parmaklarımın altında kağıdın dokusu titreşiyordu. Bu kadar duygusal bir Evan görmeye alışkın değildim. İkimiz de birkaç aydır çıkıyorduk; iki aydır belki de. Hafif bir gülümseme dudaklarımı geçti. Hatırladım: Haziran'ın son haftasıydı; Harry amca o akşam yemeğe gelmişti. Arka bahçeye, verandaya gizlice çıktığında onu yakalamıştım. Amacım onu korkutmak, biraz oyun etmektı belki — ama o sigarayı ağzından söküp uzaklara fırlattığında, bir anda ikimiz için de zaman yavaşlamıştı. Otuz saniye boyunca göz göze bakmış, hiçbirimizin burnu bile kanamadan küçük bir savaş kazanılmış gibiydik. O an, Evan’ın bana çıkma teklif etmesi beklenmedik, tuhaf bir şans eseri gibiydi; ben ise temmuzun ortasına kadar cevap vermemiştim. Şimdi düşündükçe içimde bir kıvılcım patladı; istemsizce dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Kalemi elime alıp yeni bir şey yazdım.
Tanrım, ablam herkese karşı öyle bakar. Eğlenceli olsa da mizacı birazcık tehlikelidir.
Evan kaşlarını çatarak, gözlerini kısıp baktı ama sonra kendi sayfasına bakıp bir şeyler mırıldandı.
Bunun için endişe etme. Kuruntu yapmayı bırak Evan.
Sınıfın diğer köşesinden Bay Reed’in tebeşirle tahtada çizdiği üçgenin gölgesi bana doğru uzanıyordu; formüller ve vektörler arasında kaybolmuş gibiydim. Dalga hareketleri, hız ve ivme kavramları zihnimde dans ediyordu. Bay Reed bir yandan sıcaklığı kelvin, madde miktarını mol, ışık şiddetini de kandela birimleriyle açıklıyor, her bir birimi tahtadaki denklemlerle ilişkilendiriyordu. Dikkatim yeniden Evan’a kaydı.
Seni böyle panik görmeye alışkın değilim. diye yazdı, Evan, yüzündeki ifade yumuşuyor gibiydi. Bir kolunu sandalyesinin arkasına geçirirken, diğer eliyle çizgiler çiziyordu kağıdın kenarlarına.
O an Evan'ın yazdıklarına bakarken, defterin bir köşesine, onun el yazısıyla şöyle yazıldı:
MARY FOX benden kesinlikle nefret ediyor.
Benim kalçamın altındaki sıranın tahta çıtlaması, bu kelimelerin ağırlığını daha da vurguladı. Yanımda oturan Evan'ın kelimeleri vardı ama gerçeklik, Mary'in kısa selamları ve o gülüşün soğuk ışığıyla örtüşmüyordu.
Sebebi ise kız kardeşi, kasabanın en güzel kızı ile çıkmam. Ondan kardeşini çaldım. diye ekledi, kelimeler tuhaf bir suçluluk ve gurur karışımıydı.
Ben dudaklarımı ısırdım; bu iltifat, yüzümü kızartabilirdi ama kontrolümü kaybetmemek için elimi yumruk yapıp omzuna hafifçe vurdum. Evan birkaç saniye için canı yanmış gibi yüzünü buruşturdu ama sonra numaradan bir inleme takınarak gülümsedi.
İltifat için teşekkür ederim ama Mary senden nefret etmiyor. Sana gülümsüyor ve selam veriyor. diye yazdım. Cümlemin arkasındaki savunma, benim için bir kalkan gibiydi.
Nasıl olduğunu bile soruyor. diye ekledim. Bu basitçeydi; kuruntu yapıyordu.
Evan siyah saçlarının arasından elini geçirip koyu kahverengi gözlerini kısarak kağıda baktı. Kalemi kağıtta beceriksizce döndürdü; çizgiler, kelimelerle bir arada düzensizleşiyordu.
Bu bir tür soğuk savaş. Bana sözlerle ya da fiziksel olarak saldırmıyor. Ama göz dağı veriyor.
Cümlesi kısa, ama içindeki sıkışmışlık büyük bir ağırlık taşıyordu. Sınıfın arka penceresinden gelen soğuk sonbahar esintisi perdeleri dalgalandırdı; perdelerin beyaz kumaşında Bay Reed'in gölgesi titrek bir çizgi gibi uzanıyordu.
"Berbat bir his." diye mırıldandı, neredeyse duyulmayacak kadar düşük.
Omzuna bir kez daha, bu sefer teselli ve biraz da uyarı karışımı bir tokat vurdum — daha sert, daha vurgulu.
Ablamdan korkuyorsun. diye yazdım, ama kelimelerimin sonuna canlı bir gülüş kondurmuştum — Evan'ın tepkisini merak ediyordum.
O ise deftere büyük harflerle, neredeyse kendi kendine mırıldanarak, KORKMUYORUM yazacak gibi durduktan sonra, yüzüne inceden bir gölge düştü. Gözlerindeki o ani ciddiyet, beni şaşırttı; çünkü ona dair bildiklerim genelde sakin ve durgun olmasıydı. Evan sessiz bir tip olsa da samimi olduğu insanlara karşı şakacı bile olabilirdi. Şimdi ise o, daha çok gergindi. Hatta panik. Mary’den kaçınıyordu.
Sınıfın geri planında Bay Reed "N (1 N = 1 kg·m/s²)" yazarken, klavye tıklaması gibiydi; ben ve Evan, öylece birbirimizin gözlerine bakıp, kelimelerimizi kağıt üzerinden savunmaya devam ettik. Sonunda pes ettim ve kalemi sıraya bıraktım.
Dışarıdaki ağaçların hışırtısıyla gözlerimi bahçeye diktim. İnce, soğuk bir rüzgâr okulun taş duvarlarına çarpıyor, ardından pencerelerden içeri sızan bir uğultuya dönüşüyordu. 1997 yılının Eylül ayındaydık. Yazın -sıcak bir yaz olmasa da- son kalıntıları çoktan çekilmiş, yerini gri bulutların ağırlığına bırakmıştı. Frost kasabasında sonbahar, kışın sessiz habercisiydi — gökyüzü solgun, rüzgâr buz gibi, güneş ise hep yarım kalmış bir ışıktı.
Okulun üçüncü haftasının başındaydık. Yeni defterlerin köşeleri artık katlanmaya başlamış, çantalar kitapların ağırlığıyla biraz daha çökmüştü. Biz ikinci sınıf olmuştuk; bu bir yandan gurur vericiydi, ama bir yandan da zamanın hızla aktığını hissettiren garip bir ağırlık vardı içimde. Mary’nin okulda kalan son iki yılıydı. İki sene sonra üniversiteye gidecekti. Bu düşünce bile midemde hafif bir düğüm yaratıyordu. Aramızda yalnızca bir yaş olmasına rağmen ben hep bir alt sınıfındaydım. Çocukluğumuzdan beri böyleydi — ilkokulda, ortaokulda, hatta şimdi lisede bile. O her zaman bir adım öndeydi; ben hep ardından yürüyordum.
Rüzgârda sallanan ağaçların yapraklarına baktım. Her birinin rengi, sarının en açık tonundan donuk kahverengiye dönüyordu. Hava keskin ve nemliydi; uzaklardan gelen deniz kokusu, metalik bir soğuklukla birleşmişti. Frost’ta ya kar ya da yağmur görmek sıradan bir şeydi; ama ne olursa olsun gökyüzü nadiren masmaviydi. Alaska’nın kasabalarında kış, bir mevsimden çok bir benlikti.
Teneffüs zili çaldığında sınıfta kısa bir hareketlenme oldu. Sandalyeler gıcırdadı, defter kapakları kapandı, konuşmaların uğultusu tavana kadar yükseldi. Hunter ve Scott oturdukları yerden bize doğru döndüler. Hunter’ın iri omuzları sırayı neredeyse tamamen kaplıyordu; Scott’ın da ondan yana kalır yani yoktu. Wolfe erkekleri genelde futbol takımına seçilmesinin sebebi boşuna değildi. Yaşıtlarına göre cüsseli, uzun boylu ve güçlülerdi.
Evan, onların dönmesini fark eder etmez, hemen uyarıcı bir bakış fırlattı. Gözlerinin ifadesi kısa ama netti. Onun yanımda olduğumda, kimsenin bana kaba davranmasına tahammülü yoktu. Özellikle Hunter ve Scott’ın gevşek tavırlarına. Küfür etmelerini, laubaliliklerini hoş görmezdi. Evan’ın o korumacı hali bazen bana garip bir güven verirdi, bazen de onu fazla ciddiye aldığı için sinir olurdum. Bu yönden Mary ile benziyorlardı.
Scott sırıtarak, “Bu hafta sonu Kyra’nın evindeki partiye gelecek misiniz?” diye sordu. Sorusunun sonunda dudaklarının kenarında küçük bir meydan okuma kıvrımı vardı.
Bir an sustum. Bahsettiği parti hakkında bir şeyler duymuştum ama, Kyra’nın sadece kuzenlerini çağırdığını sanıyordum. Yani, aileye özel bir davet gibiydi — gürültülü bir lise partisi değil, daha çok kasabanın belli çevresine ait bir buluşma.
Evan biraz doğruldu, sırtını sıraya yaslayıp kollarını göğsünde kavuşturdu. “Partileri sevmediğimi biliyorsunuz.” dedi sakin ama kararlı bir sesle. “Çok kalabalık ve gürültülü olurlar...” Cümlesinin sonunda omuzlarını silkti; yüzündeki ifadesizliğin altında belli belirsiz bir rahatsızlık vardı.
“Ya sen, Sara?” diye sordu Hunter, bana dönerek. Gözlerindeki merak, kelimelerinden daha canlıydı. Onun bu konudaki ilgisinin asıl nedeni belliydi: Anastasia. Günler önce, onunla aralarını yapmamı istemişti. Ama Ana’nın ilgisi başka yönlere dönüktü — Hunter’ın kendine fazla güvenen tavrından hoşlanmıyordu. Yine de Hunter hâlâ bir umut arar gibi davranıyordu.
“Evan gelmiyorsa orada olmamın pek bir anlamı olacağını sanmıyorum.” dedim biraz şaşkın bir tonda. Gerçekten de bu kadar net bir cevap vereceğimi ben bile beklemiyordum. Ardından gülümseyerek ekledim: “Hem bu siz kuzenlere özel bir parti sonuçta.”
“Saçmalama.” Hunter sessizce homurdandı, sesi boğuk ama ısrarcıydı. “Sen de, Anastasia da arkadaşlarımızsınız. Partiye kesinlikle gelmelisiniz.” Gözleri bana değil, daha çok Evan’a dönüktü sanki — onun tepkisini ölçmek ister gibi.
“Onu zorlamayı bırak, Hunter.” Evan araya girdi. Sesi alçak ama keskin bir çizgi gibiydi. Kuzenine fırça çekerken gözleri daraldı. “Partiye günler var. Konuşmak için erken.”
Zil sesinden sonra koridorda, öğrenciler yavaş yavaş dışarı taşarken bizim aramızda tuhaf bir sessizlik çökmüştü. Hunter homurdanarak arkasına yaslandı, Scott ise sırıtarak ayağa kalktı. Pencerenin dışında, rüzgârla savrulan yapraklar artık daha karanlık görünüyordu. Gökyüzü ağırlaşıyor, gri bulutlar birbirine yaklaşıyordu. Frost’un havası, akşamüstüne doğru daima böyle olurdu — sanki günler hep aynı renkte yaşanıyor gibiydi. Ben defterimi kapatırken Evan hâlâ düşünceliydi. Hunter ve Scott sınıftan çıkarken o başını pencereye çevirdi. Rüzgârın perdeyi hafifçe dalgalandırdığı anda bana baktı — bir anlık, sessiz bir bakış. Kıçını kaldırması için başımla işaret ettim. Eşyalarımı çantama tıkıştırdıktan sonra sınıftan birlikte çıktık. Ama arkamdan Evan açık olan sırt çantamın fermuarını kapatmakla kısa bir an meşgul oldu. Hemen sonra hizamda sakin adımlarla yürüdü. Omzuna yetişmediğim için arada sırada yüzünü görmek için başımı kaldırıyordum. Kaçamak bakışlarım hemen fark ediliyordu.
Koridor kalabalıktı. Zil çaldıktan sonra herkes aynı anda hareket etmiş gibiydi; ayakkabı sesleri, dolap kapaklarının gürültüsü ve genç seslerin birbirine karışan uğultusu arasında yürümeye başladık. Hava, yeni cilalanmış zeminle karışık tebeşir kokuyordu. Arada bir yankılanan kahkahalar, metal dolaplara vurulan kapak sesleriyle kesiliyor, sonra yeniden başlıyordu. Gözlerim bir yandan Anastasia’yı arıyordu. Bir sonra ki ders ortak dersimizdi. Bayan Summer’in gireceği tarih dersine geç kalmak istemiyordum. Muhtemelen Ana benden önce sınıfa gitmişti.
Evan sessizdi. Yanımda yürüyordu ama adımları benden uzundu; her birkaç saniyede bir ona yetişmek zorunda kalıyordum. Koridorun beyaz ışıkları yer yer titriyordu, arada bir lambalardan biri cızırtıyla yanıp sönüyor, duvarlara solgun gölgeler düşüyordu. Adımlarımız yankılanıyordu—onunkiler kararlı, ritmik; benimkiler telaşlı, ona yetişmeye çalışan küçük yankılar gibiydi. Bunu fark ettiğinde yavaşladı. Sessiz bir şekilde, hiçbir şey söylemeden. Omzuna yetişemiyordum; o yüzden başımı kaldırıp yüzüne baktığımda, o da bunu fark ediyor, gözlerimle yakalanan her temas anında dudaklarının kenarında beliren o belli belirsiz gülümseme beliriyordu. Hafif, neredeyse görünmez bir kıvrım. Ama ben görüyordum. Her seferinde.
Benden hoşlandığını biliyordum—öyle yüzeysel bir his değil, daha çok bir alışkanlığa dönüşmüş sessiz bir yakınlıktı bu.
Birbirimizi anlardık. Konuşmadan bile.
Ortak zevkleri paylaşıyorduk; zıtlıklarımız bile bizi birbirimize yaklaştırıyordu. Evan çizgi romanlara bayılırdı; sabahlara kadar sayfalarına gömülür, karakterlerin motivasyonlarını anlatırdı bana. Ben moda dergilerine. Renk paletleri, kumaş dokuları, stiller arasında kaybolurdum. O, kahramanların neden o kadar inatçı olduğunu tartışırken ben bir elbisenin neden o kadar zarif göründüğünü anlatırdım. Farklıydık ama bu farklılık tuhaf bir şekilde denge yaratıyordu.
İkimiz de acı soslu makarnayı severdik, mozzarella peynirinin o eriyen, tuzlu dokusuna dayanamazdık. Film gecelerini de... Özellikle Evan’la yaptığımız film gecelerini. Kızlarla olanlardan farklıydı. O gecelerde oda genelde loş olurdu; perdeler çekilir, eski bir lambanın yumuşak sarı ışığı sadece Evan’ın yüzünün bir yarısını aydınlatırdı. Korku ve aksiyon filmleri izlerdik. Gerilimin tam ortasında, ben istemsizce battaniyeyi burnuma kadar çeker, Evan ise gülümseyip başını iki yana sallardı. Alkolsüz bira içer, bazen film bitince uzun süre konuşmadan ekrana bakardık.
Tongass Ulusal Ormanı’nda yaptığımız yürüyüşleri de seviyorduk. Havanın nemi saçlarıma siner, yosun kokusu derin nefeslerle ciğerlerimi doldururdu. Evan her zaman aynı şeyi söylerdi: “İki kilometreden fazla gitmiyoruz. Anlaştık mı?” Bir koruma içgüdüsüyle söylerdi bunu, sesi kararlı ama yumuşaktı. Koca bir adam gibi davranırdı. Sanırım gerçekten ormanın derinlerinde bir şeyden—vahşi kurtlardan ya da ayılardan—korkuyordu. Ama bunu hiç sormamıştım. O tembih ettiğinde sadece başımı sallayıp gülümserdim.
Kensingtonların Yeri’nde taco yediğimiz birkaç akşamı bile neredeyse unutuyordum şimdi. O masa, o küçük tahta sandalyeler, masanın ortasında duran plastik süs kaktüsü… Hepsi çok sıradan şeylerdi, ama Evan’la birlikteyken o sıradanlık bile kendini özel bir şeye dönüştürüyordu. Birden fark ettim ki gülümsüyordum—aptalca, nedensiz, sanki içimden taşan bir sıcaklık yüzüme yayılmıştı. Sersemce gülümsedim.
Evan, “Yine dalıp gidiyorsun,” dedi. Sesi, koridorun kalabalığında bile tanınabilen bir sıcaklığa sahipti; ne çok yüksek, ne de tamamen alçak—tam ortasında, içimi yumuşatan bir tonda.
“Dalıp gitmiyorum,” dedim, ama sesim tam da öyleymişim gibi çıktı. “Sadece… düşünüyordum.”
“Neyi? Mary’yi mi?”