İddia ☾ III

1009 Words
Diyecek başka bir şeyim yoktu, beni öldürmek için bu kadar kararlıysa, öleceğim kesindi. Şakağıma dayanan silah ben de tokat etkisi yaratırken ondan gelen alkol kokusunu da yeni yeni idrak etmiştim. Neden bu kadar içmişti? "Benden yardım isteyen kişi...öldü mü?" Duraksadı, biraz düşündü ve kafası karışmış halde yüzüme baktı. "Sen katil değilsin değil mi? Beni öldürecek cesaretin olmadığı için bu kadar içip geldin." "Kes sesini." "Bunu yapmak zorunda değilsin, alkolün etkisi geçtiğinde ellerine bulaşan kanım geçmeyecek." "Kes!" Beni itekleyerek bıraktığında kalçamın üzerine yere düştüm, haklı olmalıydım, bu öfkenin arkasında ancak bu olabilirdi. "Sen öldürmezsen, baban yapacak." dedi yanındaki birisini tehdit ediyormuş gibi "Baban senin kadar merhametli olmayacak." Yerde durmuş öylece ona bakarken önüme çökerek yeniden yakamı kavradı fakat bu kez üstten üç düğmem patlayarak etrafa saçıldı. Bakışları öldürücü bir yavaşlıkla aşağı doğru inerken, sertçe yutkunduğunu gördüm. "Seni öldürmek zorundayım." diye fısıldayarak gözlerime baktığında dolan gözlerimdeki yaşlar yavaşça yanağıma süzüldü, odamın ışığı dışarıdaki rüzgarın sesiyle titredi ve tamamen söndü. Silah yeniden şakaklarımdaki yerine yerleştiğinde nefes almaya bile korkar hale gelmiştim tam o anda bir şey oldu, kapı çaldı. Karanlıkta bakışlarımız çarpışırken dudaklarımı aralamıştım ki deri eldivenin acı tadı ve nahoş kokusu genzime doldu. "Arkadaşının da mı ölmesini istiyorsun?" Başımı çabucak sağa sola salladım, kapı bir kez daha çaldığında telaşlanmış gibi görünüyordu. "Bu işi babana bırakamazsın." diye kendine telkin ettiğinde beni bırakarak ayağa kalktı ve silahı direkt alnıma yönelterek emniyeti açtı. Neredeyse karanlık olan odada siluetini ve parıldayan silahın namlusunu görebiliyordum. "Lütfen..." Başımı fısıldayarak ve ağlayarak iki yana sallarken derince bir nefes aldım. "Neden bu kadar zor?" Fısıltısına karşılık birkaç hıçkırık dudaklarımdan kaçtı, kapı çaldı, silah yeniden bana yöneldi fakat bu kez eli titriyordu. Bir eli silahı tutarken diğer eli ağzına doğru gitti, ısırarak tuttuğu diğer eldiveni çıkardığında silahı çıplak eline aldı ve yeniden derince iç çekerek, denedi. Silah patladı, çığlığım kendi kulaklarımı bile sağır edecek kadar güçlüydü, çalan kapı sustu. Vurulmamıştım. Artık daha sesli ağlarken önüme çöktü. "Bir daha sakın karakola gitmek gibi bir delilik yapma." dediğinde çaresizce başımı aşağı yukarı salladım "Sana ne yapman gerektiğini söyleyeceğim ve harfi harfine yapacaksın tamam mı?" Yeniden başımı aşağı yukarı salladım. "Sana benimle gel dediğimde gelmeliydin." diye mırıldandığında beynim ne olup bittiğini anlamak için kendini fazla yoruyordu. Ayağa kalkıp bana tepeden baktığında oturduğum yerde öylece kalmış ağlıyordum. "Söylediklerimi anladın değil mi?" "Evet," diye mırıldandım güçsüz bir şekilde "Anladım." Odanın çıkışına yönelip görüş açımdan çıktığında gittiğini düşünerek rahatladım, ayaklanmak üzereydim ki odaya geri döndüğünü gördüm, eldivenin derimdeki işgalini idrak edene dek, bileğimden tutup beni de arkasında sürükleyerek yürümeye başlamıştı. "Beni neden götürüyorsun?" dedim nihayet ayak diretmek aklıma gelirken "Kimseye bir şey söylemeyeceğim yemin ederim." Neden birden fikri değişmişti? Sarhoş olduğu için düzgün düşünemediğini biliyordum ama bu kadar fevri olmasına gerek var mıydı? Bileğimi bırakmadan bana döndüğünde, evin kapısı hemen arkasındaydı. Sokak lambaları yanarken evin içi neyin ne olduğunu anlayabileceğim kadar aydınlandı ama odamın ışığı yanmadı. "Sana güvenmiyorum." Beynim çözümlemeye çalıştığı cümleyi yeniden düşünürken kaşlarım hafifçe çatıldı. "Tek sorun...bana güvenmemen mi?" "Evet?" dedi çok olağan bir durumun içindeymişiz gibi "Buradan çıkıp koşa koşa polise gideceğine eminim." Pekâlâ, her mantıklı insan bunu yapardı zaten o yüzden beni suçlayamazdı. "Seninle gelmeyeceğim." Beni vuramayacağını aklım kesmişti, cesaretimin enerjisi bilmekten geliyordu, beni bayıltıp götürürse de buna yapabileceğim hiçbir şey yoktu. En azından denemiş biri olarak aptal gibi hissetmezdim. "Babamın eline mi düşmek istiyorsun?" "Tüm bunların arkasında baban var değil mi? Onun pisliğini temizlemeye çalışıyorsun?" "Evet ya da hayır. İnan bana cevabım senin akıbetini değiştirmeyecek." Önüne dönerek dış kapının deliğinden dışarı baktı. "Bizi mi dinliyorlar?" diyerek bana döndüğünde dış kapıya yönelmek üzereydim ki bileğindeki eli çevik bir hareketle boğazıma dolandı, sırtım göğsüne yapıştı. "Ne yapıyorsun?" Cevap vermeden kapıyı açtığında binanın içindeki sensörlü ışık 'tık' sesi ile açıldı. Nil'in endişeli bakışları beni bulurken şakağıma yaslanan namluyu hissettim. Beni vurmayacağına olan inancım, metal ile tenimin sarılmasıyla yok olmuştu. Erdem, Nil'i yavaşça arkasına çekerken temkinli bir şekilde elini bize kaldırdı. "Sakin ol birader, ne sen katil ol ne de biz zarara görelim." Arkamdaki bedenin alaylı bir gülüşle hafifçe sallandığını hissettim. "Nereden biraderin oluyorum senin?" Erdem sinirleri gerilmiş bir halde aynı zamanda sakin kalmaya çalışarak derince bir iç çekti. "Lafın gelişi o. Bırak kızı, derdin neyse bire bir çözelim." "Vay," beni biraz daha kendine çekip, boğazıma biraz daha sarıldı "Erkek adama bak sen." "Erdem," dedim sakinliğimi korumaya çalışarak "Onunla gideceğim, Nil sakın polise gitme tamam mı?" Nil şok olmuş bir halde bize bakmaya devam ederken, arkamdaki bedene seslendim. "Seninle geleceğim, onlara zarar verme." Sesli olarak kabul etmese de beni göğsüyle hafifçe iteklemesinden anlamıştım. Yavaş adımlarla yanlarından geçip asansöre yöneldiğimde korkunun bedenimde adım adım ilerlediğini hissediyordum. Gitmek istemiyordum. Gitmek istemiyordum. Asansörün düğmesine mecbur kalarak bastığımda bir gürültü duydu, bir şeyler kırıldı, beni tutan beden gereğinden fazla yalpaladı ve önce elindeki silah sonra kendisi yere düştü. Omuzlarıma dökülen toprağa anlam vermeye çalışırken Nil'in havadaki ellerine baktım, yerde parçalanmış halde duran saksıya ve kökleri ile tamamen dışarıda kalmış bitkiye. Mermerin üzerinde yavaş ve küçük bir gölet gibi süzülen kana baktığımda dizlerim büküldü, düşmeden hızlıca toparladım, yerde yatıyorken gözleri yavaş yavaş gözlerime çıktı. "Nil...ne yaptın sen?" Şimdi ne yapacaktık? "Seni kurtarmak istedim." dedi Nil korku içinde "Ben sadece, seni kurtarmak istedim." "Gitmemiz lazım," dedi Erdem merdivenlere açılan kapıyı açarken "Çabuk." "Önce ambulans çağıralım." Nil'e yöneldim, cebinin yarısından görünen telefonunu aldım, önce 1...ve bir tane daha...sonra...neydi? 2. Evet, buydu, 112. "İyileşip seni öldürmek için geri mi dönsün?" Erdem'i duymazdan gelerek aramayı yaptım, adresi verdim, telefondaki kadının söylediklerini yaparak onu orada bırakıp gitmeye hazırlanmıştım. Gitmek için ayağa kalktığımda ayak bileğimi tuttu, bu halde bile diretecek miydi? Bakışlarım ona indi, yaralı başını, yorgun gözleri eşliğinde sağa sola salladı. İçimi, beni kemirecek büyük bir huzursuzlukla doldurduğunda, Nil bileğimi yakaladı. "Onun için üzülmeyi bırak! Seni öldürecekti, o bir katilden fazlası değil." Gevşek olan parmaklarından ayağımı kurtarmak, bir bebeğin elinden oyuncağını almak gibiydi. Onu orada bırakıp, adımlamaya başladığımda merdivenlere çıkan kapıdan geçmeden önce son kez dönüp baktım, gözleri kapanmış elleri tamamen gevşemişti. Ambulans gelene kadar ölürse, bizim ondan ne farkımız olacaktı? Gerçek bir katile bile benzemiyordu, elleri titremiş durmuş ve beni öldürmek için defalarca kez kendine telkin etmişti. Babasından korkuyordu, babasının beni öldürmesindense kendisi öldürmeyi tercih edecek kadar korkuyordu. Ve belki de bizimde korkmamız gerekiyordu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD