Korkunun kaynağı tam olarak neydi? Kalbimizden fışkıran görünmez tohumlar mı? Acı çekmekten korkan yanımız mı? Kaybetmenin verdiği kederle baş edemeyecek olan ruhumuz mu? Korkuyu bu kadar güçlü kılan neydi? Birisini öldürmeyi göze alacak kadar, birisinin öldürülmesine göz yumacak kadar...
Oturduğum arka koltukta küçülmeye devam ederek kendi içime gömüldüğümde hissettiğim duyguları birbirinden ayırıp anlamaya çalışıyordum. Korku, endişe, rahatlama, stres...
Onunla gitmek zorunda olmadığım için rahatlayan yanıma kızmalı mıydım emin değildim, ölmüş olmamasını diliyor bir yandan da peşime düşerse ne yapacağıma karar vermeye çalışıyordum.
"Ne halt edeceğiz?" dedi Nil kafası karışmış bir halde "Ben...katil olmam değil mi?"
Koltuğun arkasından ona doğru baktım, Erdem'e dönmüş, dağılmış olan saçlarını daha da karıştırıyordu. Sabah, arkasından küfürler ettiği ve ona inat iddiaya girip başkasından numara aldığı çocuğa yalvarır gözlerle bakıyordu şimdi. Zaman gerçekten büyük bir bilinmezlik tezgahında yuvarlanıp duruyordu, başımıza ne geleceğini asla tam kestiremiyorduk. Kızgın bile olsa, Nil'in yardım isteyebileceği birisi vardı.
Benim yardım isteyebileceğim iki insan ise 8.832 km uzaktaydılar benden. Nil beni kurtarmasaydı ve şimdi onunla gitmiş olsaydım akıbetim nasıl olurdu? Anne ve babam cenazeme gelene kadar cesedim kokmaya başlardı herhalde.
Güler gibi bir ses çıktı dudaklarımdan, Erdem yola baktığı için bana tamamen dönemese de Nil dönüp bakmıştı.
"Sence bu durum komik mi?" dedi hırsla "Seni kurtarmak için yaptım!"
"Biliyorum, komik olduğu için değildi tepkim." diyerek çıkıştığımda Erdem yavaşça Nil'i önüne döndürdü.
"Saçmalamayı kesin ve sakinleşin. Korktuğunuzu biliyorum ama artık daha önemli sorunlarımız var."
"Nasıl sakinleşebilirim? Kafasından oluk oluk kan akıyordu ve onu orada öylece bırakıp kaçtık!"
Ellerimle yüzümü kapattım, karanlıkta kalan zihnimde deri bir eldiven belirdi önce hemen sonra bir silah ve silahı taşıyan elin sahibi.
"Babasından korkuyor gibiydi." dediğimde sesim, ellerimin ördüğü et duvarın arkasından boğuk çıkmıştı.
"Ne?" dedi Erdem kafası karışmış bir şekilde "Nasıl babasından korkuyordu?"
"Emin değilim, kendisi öldürmezse, bunu babası yaparmış."
Ellerimi yüzümden çekerek arkama yaslandım ve derince bir iç çekerek, zihnimdeki görüntüyü silmeye çalıştım. İşler daha da sarpa sarmıştı, birer çocuktan başka bir şey değildik ve böyle durumlarda ne yapacağımızı bilecek tecrübemiz yoktu.
"Karakola gidelim." dedi Nil bir anda "En mantıklısı bu. Polise her şeyi anlatırız en azından daha fazla belaya batmayız."
"Herif zenginse karakol falan dinlemez." diye çıkıştı Erdem.
"Sen ne öneriyorsun?" dedim alaylı bir sesle, hiçbir zaman mantığını kullanmayan, saçma kararlar veren, korkak bir insandı.
"Birkaç gün saklanalım, haberleri takip edelim, senin evinin etrafında gezinen birileri var mı bakalım."
"Bu mu yani? Sence bizi bulacak güçleri yok mu? Uçan kuş bile haber götürüyordur onlara."
Başımı iki yana sallayarak konuştuğumda Nil isyan eder gibi sesler çıkararak birkaç kez kafasına vurdu.
"Hepsi o aptal iddia yüzünden."
"Ne iddiası?" dedi Erdem dikkatle, nereye gittiğimize dair en ufak bir fikrim yoktu, telefonum da evde kalmıştı.
"Kızlarla iddiaya girmiştik, telefon numarası isteyecektik. Seçtiğim arabadan inen kişi gençse..."
Devamını dinlemedim, tanımadığım birisinden numarasını istememin bu kadar korkunç bir şeye yol açacağından habersizdim. Böyle bir felaket kimin aklına gelirdi ki? Diğerleri istemişti bir şey olmamıştı ama sıra bana gelince evren neden oyunbozanlık yapıyordu?
"Ne yani sende mi istedin?"
Erdem'in takıldığı konu göz yaşartıcıydı, tek sıkıntısı eski sevgilisinin numara istemesi miydi yani?
"Ayrılmıştık sonuçta?"
"Bir dakika," dedim içinde bulunduğumuz durumu unutarak "Ne demek ayrılmıştık? Hâlâ ayrı değil misiniz?"
"Aslına bakarsan," dedi Nil mahcup olmuş bir sesle "Bu haberi vermek için birlikte çıkmıştık yukarı."
Gözlerimi kırpıştırdım, beyin hücrelerim korku yüzünden yavaş çalışıyor olmalıydı.
"Ne haberi?"
Erdem oflayarak, ıssız caddenin sağına doğru çekti arabayı, motoru durdurdu ve cılız sokak lambasının ışığıyla baş başa kaldık.
"Barışmıştık, güya yeni bir başlangıç yapmıştık. Daha çok sona hazırlanmış gibiyiz."
Sertçe yutkunarak arkama geri yaslandım, bunun büyük suçlusu bendim evet ama başıma böyle bir şeyin geleceğini bilmiyordum, onları bu işin içine çekmeyi de istememiştim.
"Beni...eve bırakın. Sonra da birkaç gün saklanın." dedim çaresiz bir sesle "Telefonum evde kaldı, numarası vardı, arayıp ölüp ölmediğini kontrol ederiz."
"Dalga mı geçiyorsun Rana? Aradığında açarsa ne yapacaksın, ay kusura bakma öldün mü diye kontrol ediyordum mu diyeceksin?"
Nil'i göremeyen bakışlarım yeniden kucağıma indi.
"Bilmiyorum, açarsa ne yapacağıma o zaman karar veririm."
"Açmazsa?"
"O zaman başımız büyük bir belada demektir."
Hava alma ihtiyacı duyarak arabanın kapısını açtım ve ayaklarımı dışarı doğru sarkıttım. Bedenimi tamamen çıkarıp kapıyı kapattığımda Erdem ve Nil'in konuştuğunu duyabiliyordum. Arabadan biraz daha uzaklaşarak serinleyen havanın içinde ufak ufak titredim, tek istediğim bugünün rüya olmasıydı. Birkaç adım daha atarak çalıklardan oluşan, belime kadar gelen duvarın yanına yaklaştım, biraz ileri geri yürümek iyi olabilirdi.
Birkaç adım daha atarak uzaklaştım, arkamdan vuran ışık, önüme gölgemi düşürecek şekilde büyüdüğünde omzumun üzerinden başımı geriye doğru döndürdüm, duran arabanın üzerine doğru gelen kamyonu gördüğümde her şey için çok geçti.
Büyük bir gürültüyle, teneke parçası gibi ezilen arabaya şaşkınca bakarken, şok içerisinde oluşan çığlıklarım içimde parçalanıp ciğerlerime battı, delik deşik ciğerlerim içine giren nefesi tutamadı, gözlerimin önündeki görüntü gelip gitti.
"Nil!"
Bedenim nihayet şokun artçı dalgalarını yendiğinde, bacaklarım onlara doğru koştu. Benimle eş zamanlı olarak kamyondan inmiş arabaya inen iki adamla göz göze geldiğimde durmak için fazla hızlıydım.
Kaçamamıştık.
Enselenmemiz o kadar hızlı olmuştu ki sinir hücrelerimin olayı anlaması bile kazadan daha uzun sürmüştü.
"Kimsiniz siz?!"
Nil'in olduğu taraftaki kapıyı hızlıca açtığımda hava yastıklarının arasındaki kumral saçlarını gördüm. Onu indirmek için hafifçe çektiğimde asıl korkunç manzara ortaya çıkmıştı, Erdem'in kafasının gömülü olduğu hava yastığında iğnenin ucu kadar bile beyazlık yoktu, tamamen kızıldı, ezilen arabanın arasında kalmıştı.
Kucağıma yıkılan Nil'i taşıyamayarak yere düştüğümde bakışlarım hala Erdem'deydi, tek isteği bize yardım etmekken ilk ölen oydu, üstelik konudan en bağımsız olan kişiydi.
Bu adamların şakası yoktu ve tüm bunların sebebi aptal bir iddiaydı. Hayır, iddiada bir sorun yoktu, tek sebebi bendim, benim uğursuzluğumdu.
Erdem'in tanınmaz hale gelen bedeninden gözlerimi zar zor ayırdığımda nihayet Nil'e bakabilmiştim, burnu ve kaşı kanıyordu fakat yaşıyordu, onu kaldırıp buradan gidebilir miydim?
"Nil!"
Onu önce sarstım fakat sonra göremediğim bir sorun varsa diye bundan hızla vazgeçtim, kırığı olabilirdi.
"Sen, bizimle geliyorsun."
Tepeme dikilmiş iki adama bakarken kucağımdaki Nil'e daha sıkı sarıldım.
"Kimsiniz siz? Ne istiyorsunuz?"
Kollarımdan tutarak beni Nil'den ayırmaya çalıştıklarında ilerimizdeki bina sakinleri belki duyar diye çığlık attım, kelime içermeyen, acıyla bezenmiş bir sesti.
Ve bir daha.
Adamlardan birisi beni hiçte nazik olmayacak şekilde tutup çektiğinde bir kolum, Nil'in bedeninden kaydı ve kurduğum denge bozularak adamın eli altında süründü.
"Bırak! İmdat!"
Böyle bir durumda kulağa dünyanın en saçma cümlesi gibi gelebilirdi ama neden imdat diye bağırmak beni bu kadar utandırmıştı?
"Yardım edin!"
Sesim sadece çığlık attığımdaki kadar güçlü çıkmıyordu, Nil kucağımdan kayıp gitmişti ve bedenim yürümemek için yerde sürünüyordu.
"Yardım edin!"
Kaçırılıyordum ve bu korkunçtu, Erdem ve Nil'i orada bırakıp, bana ne yapacağını bilmediğim iki adam tarafından kaçırılıyordum!
"İm-"
Nihayet ağzımı kapatmayı akıl ettiklerinde işler benim aleyhime dönmüştü, kendimi kurtarmak için ne yapabilirdim? Birisini etkisiz hale getirene kadar ki öyle bir gücüm yoktu, diğeri beni alt ederdi.
Kahretsin!
Dönüp arkama doğru baktım, Erdem'in oturduğu tarafa geçmiştik ve ezilen kapının altından sızan kan asfalta akıyordu. Eğer kurtulmayı başarırsak Nil beni asla affetmeyecekti.
Hayır.
Affetmese bile onun yaşamasını sağlamalıydım.
Beni taşıyan adamlardan en güçlü görünenine doğru hafifçe dönerek ve hiç düşünmeden tekme salladığımda, en hassas noktaya denk getirmiştim ayağımı. Adamın gürler gibi çıkan sesiyle beni bırakması bir olmuştu, diğer arkadaşı bana sert bir tokat atarak adama yöneldiğinde afallamıştım.
Tokat en kaldırılabilir şey gibi görünse de kulağım çınlıyordu ve gözlerim bulanık görüyordu, yalpalayarak Nil'e doğru bir adım attığımda ellerim boşluğa doğru uzandı, hayatımın en korkunç günü, korkunçluğunu katlayarak devam ediyordu, uyanmayı beceremediğim bir kabus olmalıydı bu.
"Nil..."
Görüşüm netleştiğinde, kulağımda ki çınlama devam ediyordu ama önemi yoktu. Nil'i bir şekilde buradan götürmeliydim. Beni kurtarmak için girdiği bu yolda kapanmayacak yaralar almışken son bir kez, son bir kez ona yardım etmeli ve bunu telafi edemesem bile denemenin verdiği vicdanla ölmeliydim.
"Nil..."
Sağlam olmayan adımlarla nihayet ona ulaştığımda kendimden beklemediğim bir güçle onu sırtıma doğru çektim, kırığı varsa çok tehlikeli bir işti ama onu burada böyle bırakırsam kesin ölecekti, denemek zorundaydım.
"Rana..."
Acı dolu inlemesi hemen kulağımın yanında olurken dizlerimdeki güç yok oldu ve yere doğru düşeceğim sandım.
"Nil!"
Dişlerimi sıkarak onu daha da kavradım ve titreyen dizlerime yalvararak birkaç adım daha attım.
"Rana...çok acıyor..."
Neresi diye soramadım, durup zaman tanıyamadım, özür dileyemedim, gücümü kaybetmemek için dişlerimi sıkarak yürümeye devam ettim.
"Rana..." diye fısıldadı tekrar "Bırak beni, canım...çok acıyor."
Dizlerim gücünü tamamen kaybederken haykırarak yere çarpan dizlerime yüklendim, yapabilirdim, Nil o kadar ağır bir kız değildi.
"Nil, dayan, seni buradan götüreceğim."
"Bırak...ve...git, böyle...daha...çok acı çekiyorum."
Nil'in kelimeleri yakaladığım gücün zincirlerini kırarak beni tamamen düşürdüğünde artık onu taşıyamıyordum, kaldırıma uzanan bedenine çaresizce bakarken az önceki adamların nereye kaybolduğunu bilmiyordum.
"Erdem..." diye fısıldadı Nil gözlerini hafifçe aralayarak "O iyi mi?"
Görünmez bir ok sırtımdan girip göğsümden çıkmıştı sanki, kan kusacağım sandım, kaburgalarımın arasında bir yangın çıktı ama dumanını kimse göremedi.
"Rana..."
Polis sirenlerinin sesini duyduğumda gördüğüm tek şey Nil'di, uzun zaman sonra sol bacağında derin bir yarın olduğunu gördüm, neredeyse kemiği görünüyordu ve onu sırtımda taşırken canını çok acıtmış olmalıydım.
"Hanımefendi."
Polisler başımıza toplandığında oturduğum yerde öylece Nil'e bakıyordum, nefes alış verişleri daha yavaştı artık, bilinci tamamen kapalı olmalıydı çünkü mırıldanmıyordu. Daha bu sabah, evinden güle oynaya aldığım kız şimdi öylece uzanıyordu yerde, zamanın ne getireceği belli olmadığı gibi bazen fazla acımasız oluyordu.
"Hanımefendi iyi misiniz?"
Bakışlarım yavaşça bana seslenip duran adamın yüzüne tırmandı, üzerindeki polis yazısına takıldı gözlerim önce sonra devam etti.
"Yardım...edin..."