Fısıldayarak geriye doğru düştüğümde, hata veren bilgisisayar ekranı gibi hissediyordum, kaldıramayacağım bir format atılmıştı ve yazılımım hata veriyordu. İşin kötü yanı ise başkaları da zarar görmüştü ve hatta ölmüştü.
"Beni duyuyor musunuz?"
Bedenimi yoklayan elleri, artık benim kontrolümde olmayan göz kapağımın açılmasını ve kör edici bir ışığın hücumunu hissettim ardından bilincim bu son hatıra ile kendini tamamen kapattı.
§ × § × §
Uyanmama sebep olan şey rahatsız eden bir güneş ışığı değildi ya da dehşete düşüren bir anı. Derimi delip, damarıma doğru yol çizen iğnenin acısı normalde epey ağır olan uykumu hızlı bir şekilde bölerken görüş açıma giren tavana baktım önce. Karelere bölünmüş ve bazı karelerin içine büyük ışıklar konmuş, desenli tavanın rengi tam olarak neydi anlayamamıştım.
"İyi misin?"
Benimle konuşan kişiye doğru çevirdim başımı, koluma sargı bezine benzeyen ama yapışkanlı olan bir şey yapıştırarak damarıma giden yolu sabitliyordu.
"Neden buradayım?"
Gözlerim o kadar kuruydu ki açıp kapattıkça göz kapaklarım yapışıyordu, çok ağlamıştım da haberim mi yoktu? Yoksa beynimin içinden birileri kafatasıma çekiçle mi vuruyordu?
"Nil!"
Ani bir farkındalık bana çarptığında yükselen sesimde kadının kulak zarlarına çarpmıştı.
"Sakin ol."
"Arkadaşım nerede? Onu görmem lazım."
Konuştukça sızlayan dudak kenarıma dokundum, yediğim tokadın geride bıraktığı iz o kadar da keskin değildi.
"Seninle getirilen kızı diyorsan ameliyatta."
Çok kısa bir an delirmek gibi bir his uğradı bedenime, çığlık çığlığa saçlarımı yolmak etrafımdaki bütün nesneleri kırmak istedim.
"Şimdi sakinleş ve uzan, onu istesen de göremezsin."
"Peki ya Erdem?"
Yavaşça doğruldum, ense kökümden belime kadar katlanılmaz bir ağrı indi, iniltim eşliğinde elim sırtıma doğru uzanırken dolan gözlerimi kırpıştırdım.
"Arkadaşını sırtında taşımaya çalışmışsın," dedi kadın elini sırtıma koyup sertçe sıvazlayarak "Zorlanmış olmalısın."
"Bilmiyorum...tek istediğim...onu kurtarmaktı."
Kadın sırtıma biraz daha bastırdığında daha yoğun bir acıyla inledim, o an farkında olmasam da belimi ve sırtımı fena zorlamış olmalıydım, el değmiyordu.
"Ne zaman çıkar ameliyattan?"
"Bilmiyorum, endişelenme. O çıkar çıkmaz sana haber vereceğim, mesaim biterse başka bir arkadaşımdan rica ederim."
Kadın odadan çıkmak için yeltendiğinde hızla bileğini kavradım.
"Polis...polis burada mı?"
Bana döndüğünde bakışlarındaki garip imaya bakakaldım. Polis kelimesi onun sevecen tavrını bir anda değiştirmişti sanki.
"Polis mi? Ne için?"
Garip bir şüphe bedenimi sardığında, odada dolandı bakışlarım, devlet hastanesine benzemiyordu.
"Ben en son benimle konuşan bir...polisi hatırlıyorum. Belki ne olduğunu o bana söyleyebilir." diyerek lafı kıvırmaya çalıştım fakat ne kadar başarılı olmuştum bilmiyordum.
"Sizinle polis gelmedi, bilmiyorum," dedi sevecen tavrı geri dönerken "Aramamı ister misin? Polise söyleyeceğin bir şey var mı?"
"Hayır," dedim çabucak "Hiçbir şey hatırlayamıyorum."
Kadın sakince ve rahatlamış bir tavırla odadan çıktığında odada hastane telefonu bile olsa var mı diye bakındım ama yoktu. Hemşirelerden telefonunu isteyemeyecek kadar güvensiz hissediyordum artık.
Buradan kaçıp gitmek geldi içimden ama Nil bu hastanedeydi, o ameliyattan çıkana kadar polise gitsem olur muydu?
Ayaklarımı yere doğru uzattım, üzerimdeki kıyafetlerim ve ayakkabılarım duruyordu.
Yoksa...
Nil şuan gerçekten ameliyatta mıydı?
Başımı iki yana salladım, dertleri benimleydi değil mi?
Damarımdan içeri sızan seruma baktım, içinde gerçekten ilaç mı vardı yoksa beni yavaş yavaş öldürecek bir zehir mi?
Şüphe...
Dünyanın en korkunç hissiydi.
Her şeyden bu kadar şüphe ederken nasıl yaşardı insan? Güvenecek kimsesi olmayanların, kalplerinin yavaşça taşa dönüşmesinin sebebini şimdi anlıyordum.
Kolumdaki damar yolunu öylece çekersem kanım ziyan olurdu. Kolumdaki bantları ıslatacak bir şeyler aradım, komodinin üzerindeki sürahiye doğru ilerledim, içerisindeki suyu yanında duran bardağa döktüm.
Bantların üzerine döktüğüm suyun ardından koluma bastırabileceğim pamuk benzeri bir şeyler aradım ama oda o kadar boştu ki hüsrana uğradım.
Zaten hem damar yolunu çıkarıp hem de ardından pamuğu bastırmam çok zordu. Çaresizce etrafıma bakınırken hastane odasının kapısı açıldı, içeriye giren tanıdık botlara baktım korkuyla, bu kadar hızlı toparlaması mümkün müydü?
Bakışlarım yukarı doğru çıkarken şaşkınlığımı gizleyemedim, tarzları çok benzese de bakışları ve duruşları tamamen farklıydı. Gelen kişi numarasını aldığımla aynı değildi onun aksine çok daha sert bakışları olan ve kendinden emin adımlarıyla yürüyen birisiydi.
"Barlas Bey,"
İçeri girmiş bana adımlamaya devam eden adamın hemen arkasındaki adama baktım, oldukça uzun ve iri bir adamdı, serin bir hava gri tişört giyecek kadar deli olmalıydı, sol kolunu kaplayan ejderha dövmesinde dolandı bakışlarım, ardından adamın kemikli yüzüne baktım tekrar keldi, hafif bir sakalı vardı. Griye daha yakın olan mavi gözleri bir kez olsun ilerimde duran adamdan ayrılmamıştı.
"Sen dışarıda bekle İbrahim, konuşmak için geldim." dedi sanki istesem ona zarar verebilecekmişim gibi ya da belki bu konuşma benim zarar görmemem içindi.
Adının İbrahim olduğunu öğrendiğim ve epey de şaşırdığım adam kapıyı kapatarak bizi yalnız bıraktığında sertçe yutkundum.
"Bir yere mi gidiyordun Rana?"
Bakışlarım ıslak koluma indi, aşağıda durduğu için serumun hortumuna kanım dolmuştu.
"Ben..."
"Hazar'ı mı merak ediyordun?"
Bozuntuya vermemek için gösterdiğim çaba boşa gitmişti anlamsız bakışlarımla. Hazar mı demişti? O da kimdi?
"Siz kimsiniz?" diyerek bana adımlayan adamın karşısında güçlü durmaya çalıştım.
"Ben Hazar'ın abisiyim, sana benden bahsetmedi?"
Hazar...numarasını istediğim kişi miydi? Beynim geçmişi karıştırdı, onunla olan bütün anıları taradı, adını söylemiş miydi? Onu tanımıyorum dersem mi daha kötüydü tanımadığım halde tanıyor gibi yaparsam mı?
"Buraya...neden geldiniz?"
Cebinden çıkardığı keten, krem üzerine lacivert çizgili peçeteyle bana adımladığında geriye doğru kaçınmak istedim, onu suratıma bastırıp beni bayıltıp kaçıracak ve sonra öldürecek miydi?
"Onunla kavga mı ettiniz?"
Kolumu tutarak seruma dokunduğunda elim, eline yapıştı.
"Endişelenme, kardeşimin sevgilisine zarar verecek değilim."
Ne?
Bir dakika.
Ne?!
Kardeşinin sevgilisi mi? Şuan beni mi deniyordu yoksa Hazar denen çocuk kendince beni mi korumuştu?
Adam nazik bir şekilde serumu çıkarıp, peçeteyi bastırarak kolumu büktürdü.
"Biraz böyle bekle."
Bunu ben de biliyordum zaten, bilmediğim şeyler daha farklıydı ama nasıl sorsam bilemiyordum.
"Kaç yaşındaydın Rana?"
Cevap verdikçe bir belanın içine daha çok batıyor gibi hissediyordum.
"Sizinle konuşmak istemiyorum, Hazar ile konuşacağım sadece." diyerek olayı kestirip atmaya çalıştım, karşımdaki adam ellerini serseri bir gülüşle ceplerine koyarken yeşil gözleri beni süzdü ve önümü işaret etti.
Eğilip üstten ilk üç düğmesi kopuk ve kanlı gömleğime baktım, kardeşine yaptığımızdan haberi var mıydı? Bütün bu sorular beni denemek için olmalıydı.
"Yirmi yaşındayım."
Başını sallayarak hafifçe öne eğdiğinde olup biteni anlamak zordu iki ihtimal vardı ya Hazar beni koruyordu ya da abisi beni deniyordu.
"Hazar yaptı yani?"
"İsteyerek olmadı." dedim gerçekten bir ilişkinin içindeymişiz gibi belki de bu riskli kartı oynamalıydım.
"İsteyerek olmadı mı? Tam olarak sana ne yapıyordu da kafasını yardınız?"
Biliyordu, kahretsin.
Gerçeği bildiği için mi soruyordu? Yalan söylesem ne olurdu? Her türlü batmıştım, can yeleği olacak bir yalana uzanmak o kadar da kötü değildi, patlak çıkarsa da önemi yoktu.
"Ben...gerçekten bilmediğiniz için mi soruyorsunuz? Yoksa sadece beni mi deniyorsunuz?"
"Biliyor olsam, konuşmaya çalışmazdım. Kendisi bana yanınızdaki oğlanın yaptığını zırvaladı, durumu iyi değil, beyin kanaması geçirdi ve ölebilir. Bunun gerçek sorumlusu kim bilmek istiyorum."
Erdem'i mi öne sürmüştü yani? Neden benim ya da Nil'in yaptığını söylememişti?
"En son bir kafenin önünde konuşmuşsunuz." diyen abisinin gözleri, gözlerime mıhlandığında yutkunmak acı verici olmaya başlamıştı.
"Biz..." diyerek yalanıma ilk adımı attığımda epey destekli sallamam gerektiğini biliyordum, numaramı yeni aldığını öğrenebilir miydi acaba?
"Biz...ara vermeye karar vermiştik. Numaramı değiştirip ona vermemiştim sonra onun numarasını da bulamadım. Kafenin önünde onu görünce yanına gidip... numarasını istedim."
Videoları dikkatli izlediyse Hazar'ın numarasını aldığımı görmüş olmalıydı, detay vermem yalanımı daha sağlıklı kılardı.
"Peki sonra neden kaçtın?"
Afalladım, buna nasıl bir yalan bulacaktım?
"Ne?"
"Hazar eğilip sana bir şeyler diyor ve kaçıyorsun. Neden kaçtın?"
Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım, uyuşan kolumu serbest bırakıp derin bir iç çektim.
"Bu...özel bir mesele."
Özel bir mesele mi?
"Peki ya evde? Evde ne oldu?"
"Beni sorguya mı çekiyorsunuz?"
"Sana kardeşimin ölebileceğini söylediğim halde fazla sakinsin, onunla sadece parası için mi birliktesin?"
Sırtımda yakıcı bir sıcak hissettim, rol yapmak için bu kadar kasılırken bu detayı atlamam tamda bana göre bir hareketti. Büyük bir pot kırmıştım.
"Hayır," dedim çabucak "Ona...çok kızgınım."
"Ölmesini isteyecek kadar mı?"
"Tabi ki hayır."
Kafamı bir anda duvara çarptığımda ben ne olduğunu anlayana kadar bir kol nefesimi kesmeye başlamıştı.
"Sen miydin?"
Başımı zar zor iki yana salladım ama boğazıma baskı yapan bir kol varken bu çok zordu.
"Ne...yapıyorsunuz?"
"Hazar bana neden yalan söyledi?"
Bunu benim bilmemi beklemesi saçmalıktı, kardeşini doğru düzgün tanıdığım bile yoktu. Demek ki her şeyi beni denemek için yapmıştı.
"Birlikte olduğunuza inanmıyorum." diyerek fısıldadı yüzüme doğru "Hazar bana neden böyle bir yalan söyledi?"
Demek gerçekten Hazar söylemişti...o halde bu kurguyu mahveden aptal bendim. Gözlerim dolarken, ateşlerin arasında parıldayan yeşil irislere baktım, kardeşi gerçekten ölüm döşeğinde olmalıydı. Bu tam olarak hangimizin suçuydu? Benim mi? Nil'in mi? Hazar'ın mı? Ortaya attığımız iddia mı?
"Kardeşimi o hale getiren kimdi?"