“Özür dilerim ama çok yorgunum, kraliçe. Daha sonra gelsen?” diye üsteledi Kadir.
“Beni kovuyor musun yani?”
“Kovmak değil, dediğim gibi yorgunum. Akşam hepimiz topluca buluşuruz.”
Ahunaz pes etmedi. Zeki bir hamle yaparak Kadir’in zayıf noktasını yakaladı: “Peki, kahve yapacak kadar da mı yorgunsun?”
Ahunaz, Kadir’i seviyordu. Ama Kadir onu sadece yakın bir arkadaş olarak görüyordu ve bu arkadaşlığı bitirmek istemiyordu. Grubun diğer üyeleri, Ali Zamir ve Gülin, başlangıçta arkadaşken sevgili olup evlenmişlerdi. Ahunaz da Kadir ile sevgili olmak ve evlenmek istiyordu.
Kadir, bu oyunu sürdürmek zorunda olduğunu anladı. Hafifçe gülümsedi: “Peki, Kraliçe. Gel, mutfakta oturalım, hem sana Türk kahvesi yapmış olurum.”
İkisi de mutfağa yöneldi. Ahunaz, rahatça bir sandalyeye yerleşti. Kadir ise, kahve yapmak için cezveyi ocağa koydu. “Moda tasarımcılığı işlerin nasıl gidiyor?” diye sordu, cezvenin fokurdayışını izlerken.
Ahunaz, rahatça sandalyeye yaslandı, bacak bacak üstüne attı. “Güzel gidiyor. Fransa’daydım, bir defile vardı. Abiye defilesiydi. Rengarenk bir gün oldu,” dedi.
“Evet, Hakan söyledi,” Kadir, Hakan’ın adını duyduğu an hafifçe gerildi ve ocağın altını sonuna kadar açtı.
Ahunaz, fırsatı değerlendirdi: “Ben yokken siz neler yaptınız?”
Kadir, içinden kaçırılma olayını söyleyip söylememek arasında korkunç bir ikilem yaşıyordu. Ahunaz, sır tutan biriydi. Kadir, çoğu zaman her şeyini ona anlatırdı ve bu konuda ona güveniyordu. Ancak bu durum farklıydı. Ona anlatsa nasıl tepki vereceğini bilemediği için sessiz kalmaya devam etti.
Ahunaz’ın lafından sonra gelen bu uzun sessizliği fark eden Ahunaz, "Daldın Kadir," dedi.
Kadir, kendini toparladı, yapmacık bir şekilde gülümsedi: “Afedersin, kahveye odaklandım, kusura bakma lütfen.”
Ahunaz, mavi gözlerini kocaman açarak dikkatlice ona bakıyordu. Kadir, durumu geçiştirmek için uzun uzun anlatmaya başladı: “Sen yokken bir şey olmadı. Arkadaşlar buluşmadık yani. Sadece erkek erkeğe buluştuğumuz gün oldu. Kızları daha görmedim. Gülin ev işleriyle ilgileniyor, Ali Zamir karakol işleriyle meşgul, Dilara hemşire biliyorsun sürekli hastanelerde, Hakan da bildiğin gibi serserilik peşinde,” dedi.
“Peki, sen?” diye sordu Ahunaz, gözlerini ondan ayırmadan.
Kadir, Ahunaz’a derinlemesine odaklanmıştı ki, birden mutfaktan yükselen keskin bir tıslama sesi dikkatini çekti. Hemen arkasını dönerek ocağa koştu. Cezvedeki kahve taşmış, ocağın çevresi sıcak buhardan kızarmıştı. “Off, bir bu eksikti!” diye mırıldandı ve alelacele ocağı kapattı.
Ahunaz ayağa kalktı. “Kadir, sen gerçekten iyi değilsin,” dedi. “Ben kahveyi yapayım, sen lütfen otur ve bana kendini anlat.”
Kadir, yenilmiş bir şekilde sandalyeye oturdu ve derin bir nefes aldı. “Aslında her zamanki gibi galeri işleriyle meşgulüm. Yeni bir şeyler yok.”
Ahunaz, cezveyi yıkayıp tekrar kahve yapmak için ocağa koydu.
Gözlerini ocaktan ayırmadan, sırtını tezgâhın arkasına yaslayarak konuştu: “Benden bir şey saklıyorsun. Ve evet, yorgun olduğunu kapıda karşılar karşılamaz anlamıştım. Gözlerin, o bal rengi gözlerin her şeyi söylüyor.”
Kadir, sessiz kalmayı tercih ediyordu. Fakat Ahunaz’ın kendisinden bir şey sakladığını anlaması, onu şaşırttı. Belki de en iyi Ahunaz onu tanıyor ve anlıyordu. Kendini dahi tanımayan biri için, bir başkası tarafından kendinden daha iyi tanınmak Kadir’i hem şaşırtıyor hem de değer verildiğini hissettiriyordu.
Kahveler demlendikten sonra Ahunaz, fincanlara doldurdu. En köpüklüsü Kadir’indi. Fincanlardan birini Kadir’e uzatarak karşısına oturdu. Bir yudum aldı ve dinlemeye hazır bir şekilde sordu: “Evet, seni dinliyorum?”
Kadir, kahvesine dalmışken birden başını kaldırıp Ahunaz’a baktı.
Ellerini masaya dayayarak, her şeyi bir anda söyleyip bitirmek istercesine: “Biri beni kaçırıp mezarlıklara götürdü,” dedi.
Sohbet aniden kesildi. Ahunaz, şaşkınlıkla mavi gözlerini kocaman açtı ve saçlarını arkaya doğru savurarak tepki verdi. Sesi titriyordu:
“Ne diyorsun sen? Kim kaçırdı seni? Hangi mezarlığa?”
“Babamın düşmanlarıymış,” dedi Kadir, sesi hâlâ titrek.
“Tabii ya, başka kim olacaktı ki! Senin bu baban var ya, tam bir cehennemlik!” diye bağırdı Ahunaz ve masaya öyle bir vurdu ki, fincan tabağındaki kahveler sıçradı.
Kadir, arkadaşını yatıştırdı: “Ahunaz, sakin ol. Tamam, geçti gitti artık.”
“Peki ya polise gittin mi?” diye sordu Ahunaz, sesi endişeyle doluydu.
“Hayır,” diye mırıldandı Kadir.
“Ben de bunu anlamıyorum. Neden sessiz kaldığını, neden dilsiz sağır olduğunu anlamıyorum,” dedi Ahunaz.
Kadir, bu sözleri işittikten sonra, Hicran’ın 'Mezar Perisi' söyledikleri aklına geldi: ‘Maskeli adamların dediği kadar varsın. Sessizsin, durgunsun.’ Öyleydi, bunun farkındaydı. “Bir planım var, ondan sonra söz, polise gideceğim,” diye fısıldadı.
“Ali Zamir biliyor mu, yoksa benden başka bilen var mı?”
Kadir, Hicran’la tanıştığını söylemeyecekti. Ahunaz’ın ona olan duygularını biliyordu. Hicran’ı söylerse, kıskanacağını ve onu rahat bırakmayacağını çok iyi biliyordu.
Bu düşünceler zihninde canlanınca gözleri doldu. “Hayır, senden başka kimse bilmiyor, babam dışında. Lütfen, Ahunaz, aramızda kalsın. Ben bu durumu çözeceğim, lütfen,” dedi ve Ahunaz’ın elini sıcakça tutup okşadı.
Ahunaz, kaşlarını yukarı kaldırıp dik bir şekilde baktı: “Peki Kadir, peki dediğin gibi olsun ama şunu söyleyeyim tekrar: Bu durumda bir daha karşılaşırsan beni sen bile tutamazsın, haberin olsun.”
Kadir, gülümsemeye çalıştı: “Kızım, sen kraliçeydin, içinden Memati çıktı!”
“Senin için her şeyi yaparım, hatta senin canını yakanı cezalandırmaktan çekinmem.” Derken, mavi gözleri alev almış gibiydi.
Kadir, Ahunaz’ın elini bırakıp kahvesinden bir yudum aldı. “Teşekkür ederim, Kraliçe, ama ben hallederim,” dedi, fincanın arkasından huzurlu bir şekilde gülümseyerek.
Son yudumunu içen Ahunaz, kalkmak için hazırlandı. Elbisesini düzeltti ve masadaki çantasını eline aldı. “Birkaç imza atmam gerekiyor. Akşam görüşmek üzere,” diyerek ayağa kalktı. Teşekkür etti ve elini Kadir’e uzattı. Kadir de elini uzatarak Ahunaz’ı kapıya kadar eşlik etti ve uğurladı.
Tekrar mutfağa gelen Kadir, masadaki kahve fincanlarını aldı. Kendi kahvesinin dibinde son yudumluk kalmıştı ki o son yudumu da içip fincanları yıkadı. O an düşündü: Ahunaz’a anlatmak doğru mu oldu, bilmiyordu. “Kraliçe, umarım arkamdan bir şey çevirmezsin,” diye endişeyle kendi kendine söylendi.
Beyaz villa, gün batımının son, bakır rengi ışınlarıyla yıkanıyordu; evin bembeyaz duvarları, ufkun kızıl turuncusunu hüzünlü ve sessizce yansıtıyordu. Kadir'in içindeki karmaşa, dışarıdaki bu huzur maskesiyle keskin bir tezat oluşturuyordu.
Kadir, az önce Ahunaz'la yaptığı gergin konuşmanın ve babasıyla yaşadığı hayal kırıklığının ardından, mutfak tezgâhında duran son kahve fincanını yavaşça yıkadı.
Camın ardından görünen bahçe, titreyen yapraklar ve rüzgârın kımıldattığı beyaz tül perde ile akşamın o ağır, melankolik havasını taşıyordu.
Tam fincanı tezgâha bırakacağı sırada, dışarıdan kısa, tiz bir ses duyuldu. Bu, ne bir zil sesi gibi ne de telefonun titremesi gibiydi; sanki keskin bir cam yüzeye çarpan küçük bir taşın sesiydi.
Kadir, bir anlık tedirginlikle durakladı, sonra sessizlik çöktü. Başını kaldırdı, mutfağın köşesindeki büyük cam kapıya doğru ağır adımlarla yöneldi.
Bahçe, o an ürkütücü derecede sessizdi. Yalnızca fıskiyenin su sesi vardı; kesik kesik, sanki biri musluğu yarım çevirmiş gibi düzensiz bir ritim.
Kapının eşiğinde, yerde bir şey fark etti: Küçük, sarımtırak bir kâğıt parçası. Kapıyı yavaşça araladı ve ayakkabısının ucuyla kâğıdı nazikçe çevirdi. Kâğıt, yerdeki nemden hafifçe suya bulanmıştı. Yazıları, bu nemden dolayı dağılmış gibi duruyordu ama ortasında belli belirsiz, tehditkâr bir cümle seçiliyordu: “Gece olduğunda, sessizlik seni bulacak.”
Kadir, kâğıdı yerden aldı ve bir süre elinde tuttu. Mürekkebin keskin, taze kokusu hâlâ burnuna geliyordu; belli ki bu not birkaç saniye önce buraya bırakılmıştı.
Evin etrafına hızla göz gezdirdi; güvenlik kamerası direğinin ışığı yanıyordu, ama geniş bahçenin hiçbir köşesinde kimse yoktu. “Kim getirir böyle bir şeyi buraya…” diye mırıldandı kendi kendine. Bu, basit bir tehdit değil, huzuru kaçırmaya yönelik planlı bir eylemdi.
Kâğıdın arkasını çevirdi. Köşede, belirgin bir şekilde yazılmış küçük bir işaret vardı: “03:00 mezarlığa gel.” Kadir’in boğazı kurudu. Buzdolabından yeni çıkmış su gibi soğuk bir ürperti, omuriliğinden yukarı çıktı.
Bu, sadece bir sayı değildi. Geçen ay, babasının düşmanları yüzünden kaçırılıp, şehrin dışındaki o Kimsesizler Mezarlığı’na gittiği geceye denk gelmişti. O zaman da aynı saatti; rüzgâr kesilmiş, kuşlar bile susmuştu. O an, Kadir'in yaşadığı her şeyin başlangıcı olmuştu.
Birden cebindeki telefonu titredi. Ekranında yakın arkadaşı Ali zamirin belirdi. Kadir, durumu normalleştirmek istercesine zoraki gülümsedi. Kısa bir “Bu akşam buluşuyoruz,” mesajı atıp telefonu sessize aldı. Normal görünmesi gerekiyordu. Her şey yolundaymış gibi davranması gerekiyordu.
Ama zihninin en kuytu köşesinde o kâğıt yankılanıyordu: “Gece olduğunda, sessizlik seni bulacak.”
Kâğıdı elinde buruşturmak üzereydi ki, son anda vazgeçti ve masanın üzerine bıraktı. Bu, artık çözülmesi gereken bir ipucuydu.
Bir şey, bilinçaltında onu oraya çağırıyordu, nedenini tam olarak bilmiyordu.
Kadir, evden ayrılırken o son notu 'Gecenin şifresi: 03:00' şimdilik zihninin bir köşesine itti. Hızla giyinerek arabasına bindi. Yürüme mesafesindeki parka gitmek yerine, sırtına çöken uykusuzluk ve yorgunluktan dolayı arabayla gitmeyi tercih etti.
Oraya vardığında, arkadaşları zaten onu bekliyordu. Loş park lambasının altında Kadir ve Hakan birbirlerine keskin bakışlar fırlattılar. Sabahki sert tartışma, ikisinin de aklında taze duruyordu. Hakan, bugün her zamanki rahat tavrında değildi; Kadir’e, alaycılığın arkasında gizlenen farklı, tedirgin bir ifadeyle bakıyordu. Her ikisi de birbirine karşı birikmiş bir sinir taşıyordu.
Gözü Ali Zamir ve Gülin'e takıldı. Onlar, bu gergin ortamın dışında, mutlu bir çiftin huzurunu yansıtıyorlardı. Kadir’in en sevdiği çiftlerden biri olan ikili, yan yana bir bankta oturmuş, birbirlerine içten bir aşkla bakıyorlardı.
Gülin, yirmi dört yaşında, yeşil gözlü ve kumral saçlı bir pilottu. Ali Zamir ile iki yıldır evliydi. Kızların o alışıldık prenses tavırlarının tam aksine, Gülin delikanlı kızlardandı. Altı arkadaşın arasında, en mert, en sözünün eri olanı oydu.
Kadir ve Ahunaz da bakışlarını birleştirdi. Ahunaz, içindeki gizlenemeyen aşkla Kadir’e bakarken, Kadir’in bakışı daha çok uzun soluklu, değerli bir arkadaşın bakışı gibiydi.
Dilara, yirmi üç yaşında, kahverengi gözlü ve kahverengi saçlı bir hemşireydi. Doğrudan ve açık sözlü biriydi; yapmacık insanlardan hiç hoşlanmazdı. Ne yazık ki, bu dürüstlüğü, samimi olduğu kişilerin kalbini bile kırılabiliyordu.
Kadir, açık mavi gömleğinin yakasını elinin tersiyle düzeltirken, arkadaşlarına ağır adımlarla yaklaştı ve selam verdi.
Selamı ilk alan Ali Zamir oldu: “Hoş geldin, aleykümselam kardeşim,” diyerek ayağa fırladı ve Kadir’i sımsıkı kucakladı.
Gülin de ayağa kalkarak Kadir ile tokalaştı. Diğer arkadaşlarıyla da el sıkıştıktan sonra, Ali ve Gülin bankta otururken, Dilara ve Hakan da aynı banka yerleşti. Kadir ise doğal olarak sadece Ahunaz’ın yanına oturabildi. Ahunaz, Kadir’e tatlı bir tebessümle “Hoş geldin,” dedi.
Ali Zamir, ortamın gerginliğini dağıtmak amacıyla Hakan’a oyunla takıldı: “Bugün elin boş gelmiş, yok mu bira?”
“Amirim, kızıyorsunuz hem bugün de kızlar var, yani olmazdı,” diyerek Hakan ayağa kalktı. Tişörtünün yakasını düzeltti, kolunu göğsüne çaprazladı ve biraz havalı bir şekilde konuşmaya devam etti.
•••
Bölüm Sonu...