-15-

1058 Words
Bunu gören Dilara, kahverengi gözlerini kocaman açarak hemen tepki gösterdi: “Otur oturduğun yerde, yine havalara girdin!” “Kızım, o kahverengi gözlerini var ya, oyarım!” diye çıkıştı Hakan ve samimiyetle Dilara’nın yanaklarını sıktı. “Ben de senin o mavi gözlerini oyarım!” diye bağırdı Dilara ve Hakan’ın elini sertçe itti. Hakan, Dilara’nın yanına tekrar otururken sırıttı: “Biliyorum, mavi gözlerime aşıksın, itiraf et be kızım!” “Hayır, aşık falan değilim! Tam tersi, mavi gözlerinden nefret ediyorum!” diye dişlerini sıkarak cevapladı Dilara. Bunu duyan Ahunaz üzülerek araya girdi: “Dilara, neden öyle dedin ki? Benim gözlerim de mavi,” dedi. “Tatlım, ben senin için söylemedim. Özellikle Hakan’a söyledim,” diye açıkladı Dilara. Dilara’nın bu sözünden sonra Ahunaz gülümsedi. “Biliyorum canım,” diyerek cevapladı. O sırada diğerleri neşeyle sohbet ederken, Kadir, derin ve karanlık düşüncelere dalmıştı. Karanlık parkın loş ışığı ve çocukların sesleri, Kadir’in kulaklarına uzak bir yankı gibi geliyordu. Kaykaydan kayan çocuklar ve onları izleyen aileler... Her biri ayrı banklarda oturmuş, çekirdek çıtlatıyorlardı. Kiminin yüzünde gerçek bir gülümseme, kiminin de gizlenmiş bir mutsuzluk ifadesi vardı. Tartışan sevgililer, çimenlerin üzerinde piknik yapan aileler... Balon satan amca, kâğıt helva satan genç, peçete ve su satan çocuklar ise üstü başı perişan, yüzleri oldukça kirli ve ayakkabıları yırtık bir haldeydiler. Herkesin farklı farklı hayatı vardı, fakat bu zorluklara rağmen hâlâ gülümsemeyi ihmal etmiyorlardı. Peki bu gülümsemeler gerçek miydi? Yoksa sadece dışarıya yansıtmamak için koca bir palyaçonun oyunundan ibaret miydi? Kadir, parktaki bütün insanların yüzüne tek tek bakıp düşünmeye başladı. Arkadaşları kendi aralarında yüksek sesle sohbet ederken Kadir, sessiz ve suskun bir gölge gibiydi. Koca bir kalabalık içinde kaybolmuştu ve kimse bunu fark etmemişti. Bu suskunluğu bozan, yanlarına yaklaşan peçete ve su satan çocuk oldu. Kadir’e yaklaştı ve peçeteyi uzattı: “Almaz mısın abi?” Çocuğun yanakları simsiyah ve bordo rengindeydi, üzerinde yırtık bir kazak vardı ve dizine kadar turuncu bir şort giymişti. Hava sıcak olmasına rağmen çocuğun neden o kazağı giydiğini Kadir anlam veremedi. Belki de tek sığındığı kıyafeti oydu. Kadir, eğilip çocuğun başını okşadı: “Alırım, delikanlı,” dedi. “Allah razı olsun,” diyen çocuğun içten, saf gülümsemesi, arkadaş grubunu bile kısa bir anlık gülümsetti. Ali Zamir ve Hakan da bir miktar para verdikten sonra çocuk uzaklaştı. Ali Zamir, Ahunaz’dan nazikçe Kadir’in yanından kalkması için rica etti ve Kadir’in yanına oturdu. Ensesinden tutup şefkatle kafa kafaya birleştirdi: “Yufka yürekli kardeşim, neyin var?” Kadir’in aklı, mezarlıktaydı ve avucunun içine sakladığı o not aklına takılmıştı. Zoraki bir cevap verdi: “Bir şey yok, Amirim. Babam canımı sıkıyor, o kadar,” dedi ve Ali Zamir’in dizine hafifçe vurdu. “Ah, senin bu baban!” derken yanlarına Hakan geldi. “Bir şey mi oldu, toplandınız?” dedi. Kadir, dişlerini sıkarak Hakan’a döndü. Sesindeki alaycılık barizdi: “Hakan, babamın etrafından ayrılmadı.” Nefesleri birbirine karışırken Hakan, sesini yükselterek yakındı: “Sen hâlâ sabahki mevzu da mısın, kardeşim? Açıklama yaptım ya sana.” Kadir, omzunu iterek son bir uyarıda bulundu: “Canımı sıkma, Hakan! Uzaklaş benden!” “Hâlâ çocuksun oğlum sen, ne yaptığını bilmeyen…” derken Ali Zamir araya girdi: “Başladınız ama siz, noluyor?” Kadir sinirlenerek ayağa kalktı: “Herkese iyi geceler arkadaşlar, ben çok yorgunum, gitsem iyi olacak,” diyerek arkadaşlarıyla hızla vedalaştı. Kimse bir şey diyemedi. Ahunaz, hemen Kadir’in peşinden koşarak onu durdurmak için kolundan tuttu: “Nereye gidiyorsun? Daha yeni geldik, Kadir,” dedi. “Ahunaz, yorgunum, lütfen,” dedi Kadir, sesinde yalvarma vardı. “Peki,” diyebildi Ahunaz ve Kadir’in kolunu ağır bir isteksizlikle bıraktı. Parktan hızla uzaklaşan Kadir, balon satan amcayla göz göze geldi ve adımlarını sıklaştırdı. Arabasına binip, ayaklarının her defasında onu götürdüğü yere: mezarlıkların yolunu tuttu. Kadir mezarlığa geldiğinde, aynı loş ve ürkütücü manzarayla karşılaştı. Kadir, o karanlık saatlerin vaadiyle, kendini Kimsesizler Mezarlığı’nda buldu. Hava, ağır ve nemliydi. Yılların etkisiyle yıpranmış, üzerlerindeki yazılar silinmeye yüz tutmuş mezar taşları, hilal şeklindeki ay ışığının altında hayaletimsi görünüyordu. Bazıları devrilmiş, bazıları ise yarı gömülü haldeydi. Etraftaki yabani çalılar ve otlar, mezarlığı yavaş yavaş yutuyor, adeta unutulmuşluğun sessizliğini pekiştiriyordu. Her taş, bir ömrün son bulduğu ve kaybolmaya yüz tuttuğu hüzünlü hikâyesini fısıldıyordu. Kadir, 03:00'yi beklerken, o ürkütücü notun yarattığı baskıyla, ürkek adımlarla ilerledi. Biraz daha ilerledikten sonra, mezarların arasında, tuhaf bir şekilde boş bırakılmış bir sandalye gördü. Sandalye, ahşap ve eskiydi; sanki özel bir amaç için buraya getirilmişti. Kadir, yavaşça yaklaştı. Sandalyenin üzerinde, bembeyaz bir zarf ve hemen yanında parlayan bir metal nesne bulunuyordu. Yere doğru eğildi. Bıçağa baktığında, her yanının kalın, koyu bir kan tabakasıyla kaplandığını dehşetle fark etti. Bıçak, Kadir’in iradesini felç eden, donuk bir yansımayla göz göze gelmişti. Hemen yanındaki bembeyaz zarfın da kenarları ve yüzeyi korkunç bir şekilde kana bulanmıştı. Kadir'in nefesi kesildi. Bilinçli bir hareketle, üzerindeki mavi gömleğin kolunu indirdi. Bıçak üzerindeki delilleri korumak ve kendi parmak izini bırakmamak için, bıçağın sapını gömleğiyle sardı. Bu hassas, gerilim dolu anda, Kadir'in sırtından gelen fısıltı ile irkildi. O kadar sessiz gelmişti ki, Kadir, Hicran’ın geldiğini fark etmedi bile. “Ne yapıyorsun sen?” Kadir, ani bir şokla döndü. Gözleri irileşmişti. “Mezar perisi, yine mi buradasın?” Hicran, Kadir'in tuttuğu kanlı nesneye odaklandı. Sesi titrek bir fısıltıydı: “Bıçak mı o?” “Sanırım yine bana bir not daha bırakmışlar,” derken Kadir, Hicran’a sessiz olması için kesin bir işaret yaptı. Hicran, sorgulamayı bırakıp Kadir’in yanına sessizce diz çöktü. Kadir, sağ eliyle (gömleğin içinden) bıçağın sapını tutarken, sol eliyle kanlı zarfı aldı. Hızlı ve sert bir kararla, bıçağı derin bir ses çıkararak sandalyenin ahşap kısmına sapladı. Bu, bir anlık öfke ve kontrolü ele alma arzusuydu. Zarfı açmak için ikisi de ayağa kalktı. Kanlı zarfı açarken Kadir’in elleri titriyordu. İçindeki bilinmezlik, onu boğuyordu. Yavaşça zarfı açtı. Zarfın içinden bir kâğıt değil, bir fotoğraf çıktığını gördü ve eline aldı. Fotoğraftaki yüz... Kadir'in kaçırıldığı yerde ona yemek getiren, nazik adamdı. Kadir’in gözleri büyüdü. Yüzünü kaplayan korkuyla alnı bir anda soğuk terler içinde kaldı. Elleri kontrolsüz bir şekilde titrek bir hale bürünmüştü. Fotoğraf, ölümün soğuk nefesi gibi eline değiyordu. Fotoğrafın arkasını çevirdi. Yazıyı okudu: ‘Sana iyi bakmadığı için onu cezalandırdım.’ Kadir, titrek bir bakışla Hicran’ın gözlerinin içine baktı. Hicran, o anı anlamlandırmakta zorlanan anlamsız bir ifadeyle duruyordu. O an, Kadir’in kulaklarında adamın vedası yankılandı. Huzursuz, kısık bir sesle söylediği o sözler: “Belki de beni son görüşün olacaktır.” Ve bu fotoğraf, Kadir'in o adama gerçekten de son görüşü olduğunu kanıtlıyordu. Adam, Kadir'e yardım etmenin bedelini hayatıyla ödemişti. ••• Bölüm Sonu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD