Birkaç saniye sonra Yusuf, eski, siyah laptopu getirip Kadir’e verdi. Kadir, parmakları tuşlarda gergin bir şekilde şifresini açar açmaz dünkü kayıtları izlemeye başladı. Yusuf da meraklı, kaygılı gözlerle ekrana bakıyordu.
Dikkatlice izlerken, siyah kapüşonlu, uzun boylu bir kişinin dükkânı anahtarla açtığını gördü. Kişinin yüzü hiçbir şekilde görünmüyordu. Kadir, videoyu durdurup ekranı yakınlaştırdı. Yüzünde siyah bir maske vardı. Tekrar videoyu başlatırken, kişinin kasıtlı ve yavaş bir hareketle anahtarla arabayı çizdiğini fark etti.
Kadir, kimin yaptığını az çok tahmin edebiliyordu. Onu kaçıran adamların olduğunu düşünmesi zor değildi, çünkü başka bir düşmanı yoktu.
“Şerefsiz adam, arabayı nasıl çizmiş!” diye hayretle bağıran Yusuf’a Kadir sertçe baktı. “Abi, pardon, şerefsiz dedim senin yanında,” dedi Yusuf, anında mahcup olarak.
“Sorun değil, kardeşim. Az bile söyledin.”
“Abi, bu kişi hırsız değil yani. Hırsız olsa, dükkândaki paraları çalardı. Bilerek yapılan bir şey olduğu belli,” diyen Yusuf, gerginliğini elleriyle oynayarak göstermeye çalıştı.
Kadir, kimin yaptığını kesin olarak bilse de söyleyemiyordu. Ağır bir sessizlik çöktü üzerine. Bunu fark eden Yusuf, gözlerini kısıp sordu: “Abi, senin başın belada değil mi? Dünkü zarftaki yazılan not…”
Kadir ani bir hareketle laptopun kapağını hızla kapatıp ayağa kalktı. Sesindeki otorite, tartışmaya yer bırakmıyordu: “Yusuf, sen bu işlere karışma.”
“Şey, abi, ben özür dilerim.”
“Tamam, bana çay kapta gel aslanım,” dedi Kadir, sesini yumuşatmaya çalışarak. Yusuf, hiçbir şey söylemeden, başını eğerek dükkândan ayrıldı.
Kadir, bu sert, mesafeli tavırlarını sevmiyordu çünkü böyle davranarak babasına benzediğini düşünüyordu.
Bugün dükkan sakin ve boğucuydu. Sabahki olayı saymazsak. Kadir, kafasına takmıştı; babasının sırrını ve adamların gerçek niyetini öğrenecekti. Çaydan sonra mezarlığa gitmeye karar verdi. Tekrar oraya gitmesi ne kadar doğruydu bilmiyordu fakat gitmek için kafasına koymuştu.
Peki ya tekrar adamlar tarafından rehin alınırsa? Bu sefer nasıl kurtulacaktı? Hicran’ın tekrardan onu kurtarmasını istemiyordu.
Bilgisayar masasındaki çekmecede, küçük, soğuk bir ağırlık yatıyordu: Silahı. Kadir, silahla göz göze geldikten sonra, onu eline alıp belinin arkasına, kazağının altına sakladı. Soğuk metalin teması, ona sahte bir güç hissi verdi.
O esnada Yusuf, çırak geri döndü. Sıcak çayı uzatan Yusuf gülümsedi. Kadir, teşekkür ederek başını salladı. Kadir’in yüzünde zoraki, sahte bir gülümseme belirdi. Rol yapmayı sevmese de güvenliği için böyle davranmak zorundaydı.
“Eline sağlık,” dedi donuk bir sesle. “Yukarıdaki dolapta benim siyah kapüşonum olacaktı.
Yusuf, onu getirir misin?” diye ekledi.
“Çıkacak mısın abi?”
“Evet, dışarıda işlerim var bugün. Dükkan sana emanet, aslan,” derken son kez bilgisayar masasına baktı. Belindeki silahın görünmemesi için beyaz kazağını aşağıya doğru gergin bir hareketle indirdi.
Yusuf çırak, siyah kapüşonu kısa süre sonra aşağıya indirip Kadir’e verdi. Kapüşonu elinde tutarak dükkanından ayrılan Kadir, gri arabasına bindi. Mezarlığın yolunu taksici sayesinde biliyordu. O gün zihni karmakarışık olduğu için, gideceği yerin doğru ve gerekli olduğunu ummak istiyordu.
Arabasıyla hızlanırken, asfaltın üzerindeki yol çizgileri Kadir’in başını döndürüyordu. Bir anlık panikle hızını yavaşlatarak derin bir nefes aldı. Bal rengindeki gözleri, güneşin etkisiyle hafifçe yeşile dönerken, gözünü yoldan ayırmadan dikkatlice izliyordu. Tehlikenin tam kalbine doğru gidiyordu.
Kadir, yolun nasıl bittiğini zihnindeki karmaşadan dolayı anlayamamıştı bile. Arabasını mezarlığın yakınındaki ağaçlık alana park ettikten sonra, içinde büyüyen bir huzursuzlukla mezarlığa giden ormanın içine doğru temkinli adımlarla yürümeye başladı.
Ormanda yürürken, kaçınılmaz bir şekilde aklına Hicran geldi. O gece karanlıkta, korkuyla el ele yürüdüğü bu ormanda, şimdi tek başına ilerliyordu. O gece kapkaranlık, her ağacın bir canavar gölgesi olduğu orman, şimdi güneşin cömertçe parladığı, papatyaların ve kuşların cıvıltısının duyulduğu bir cennet parçası gibi gelmişti.
Korkmuyordu, ancak içindeki derin huzursuzluk, onu birinin varlığını hissetmeye davet etmeye çalışıyordu. Kafasını yukarı doğru kaldırırken, güneş ışığının ağaç dalları arasından süzülüşünü izledi. Derin bir nefes aldı; burnuna toprak ve yabani çiçeklerin karışımından oluşan çok güzel bir koku geliyordu. O koku, Kadir’in içini anlık bir huzurla doldurup, zihninde çiçek açtırıyordu.
Yerdeki küçük, beyaz bir papatyayı eğilerek nazikçe kopardı ve eline aldı. O sırada hızla otların arasından geçen kahverengi bir tavşanın arkasından bakakaldı. Biraz daha yürüdükten sonra, ağaçların arasından kimsesizler mezarlığının sonsuz sırasını gördü.
Ayakları ileriye doğru gitmek isterken, içgüdüsel bir refleksle bir o kadar da geri geri çekiliyordu. Her adım attığında, hızla arkasına bakıp birinin gelip gelmediğini kontrol ediyordu. Elindeki siyah kapüşonu dikkatsizce omzuna atarken, gözleri taşlara değil, toprağa gömülmüş mezar taşlarına odaklandı. Burası kimsesizler mezarlığıydı; mezar taşlarında isim dahi yazmıyordu.
Düşündü: İsim ve yaş önemli miydi? Kim olduğu, nasıl biri olduğu önemli miydi? Ya da güzel veya yakışıklı olmak önemli miydi? Önemli olan neydi? Bu dünyada tek gerçek, kuru, soğuk bir toprak mıydı? Buradaki ölen insanların toprağına bir damla su dökemeyemeyecek kadar değersiz miydi? Mezarına tek bir çiçek getiremeyecek kadar çiçeklerin yaprakları kurumuş muydu? Gözleri yaşlarla doldu. Sırtında onlarca bıçak yarası varken, kefenin beyaz kumaşı kan olacak kadar değersiz miydi insan hayatı?
Yavaşça mezar taşlarına dokunarak fısıldadı: “Hayat bu kadar anlamsız mı?” Bir kez daha bu acı düşünceye şahit oldu.
İçindeki öfkeyle, mezarlığın boşluğuna doğru bağırdı: “Kimse yok mu? Geldim işte! Dükkana girecek kadar cesaretlisiniz, karşıma da çıksanıza! Geldim, buradayım!”
Kadir’in hiddetli sesi boş mezarlıkta derin bir yankı yarattı. Geriye, yalnızca sessiz bir cevap döndü. Kimseler yoktu. Belindeki soğuk silaha dokunurken, mezarların arasında saklanan kahverengi bir köpek gördü. O gece, onu takip eden sadık köpeği hatırladı.
Yere yavaşça eğilip, köpeğin yumuşak başını okşamaya başladı. Bu sakin anı bile bozmamak için etrafına bakmayı ihmal etmiyordu. Maskeli adamların bir türlü ortaya çıkmadığını gördü ama biliyordu, geleceklerini umuyordu.
Yavaş yavaş çömeldiği yerden kalktı. Köpek de sessizce ayağının ucunda duruyordu. “Kimse yok mu? Eee, hadi ama, neredesiniz?” diye seslendi Kadir, hayal kırıklığıyla mezar taşlarına doğru bakarak. Sesinin yankıları arasında çaresizce bir cevap bekliyordu. “Kadir, bağırma, sus!” diye buz gibi bir fısıltı geldi bir yerlerden.
Kadir anında ürperdi. Bu sesi tanıyordu. Gözlerini hızla ağaçların arasına dikti. Ve orada, ağaçların loş ışığı altında, beyaz giysisiyle Hicran’ı gördü. Beyaz elbisesi, ağaçların arasından sızan ışıkla parlıyor, adeta kayboluyor gibiydi.
Kadir şaşkınlıkla, “Sen… sen,” diye kekeledi. Kurtarıcısının hayaleti gibiydi. “Mezar perisi,” diye ağzının içinde mırıldandı. Hicranın parıldayan mavi gözleri, bir cevap beklercesine ona bakıyordu.
•••
Bölüm Sonu...