Beyaz elbisesi, ıslak, koyu topraklarla yer yer lekelenmiş, hatta kimi yerlerde çamura bulanmış bir haldeydi. Hicran'ın yüzü solgundu, endişe ve yorgunluk çizgileri belli belirsizdi. Kadir'in yanına geldi. Kadir yutkunarak, “Burada ne işin var?” diye sordu, sesinde şaşkınlık ve hafif bir sitem gizliydi.
Bir adım daha yaklaşırken ayağı yerdeki sivri bir taşa takılıp düşecekken, Kadir, hızla uzanıp Hicran’ın elini tuttu. Anlık bir elektriklenme ikisi arasında hissedildi. İkisi göz göze geldiği esnada, zaman adeta yavaşladı. Hicran kendini toparladı ve “Elbisem bugün benim başımın belası oldu,” diyerek usulca Kadir’in elini bıraktı.
Kadir, Hicran’ın gözlerinin içine yoğun bir merakla bakıp konuşmasını bekledi. “Ben hep buradayım, Ahraz. Sen yanlış yerdesin,” diyerek ince bir çizgi halinde gülümsedi.
“Mezar perisi benimle oyun oynama,” diyerek hafifçe burnuna dokundu.
“Ne gibi oyun?”
“Buraya geleceğimi biliyordun öyle değil mi? Onun için buradasın.”
“Kendin söylüyorsun mezar perisi olduğumu, neden şaşırıyorsun?”
Kadir alttan alttan gülümserken bir yandan da öfkeli bakışları vardı. Gözlerindeki bu zıtlık, içindeki karmaşayı gösteriyordu. “Hicran, çok ciddiyim,”
“Babamın mezarı burada. İlk gün söylediğim gibi, babamı yalnız bırakmam. Peki sen neden buradasın? Daha doğrusu, buraya gelip neden bağırıyorsun?” diyerek sakin ve açıklayıcı bir tonla uzun uzun anlattı.
Kadir’in bildiği kadarıyla burası kimsesizler mezarlığıydı. Peki, Hicran’ın babası neden burada bulunuyordu? “Burası kimsesizler mezarlığı. Baban neden burada?” diyerek sordu, ciddi bir şüpheyle kaşlarını çatarak. Kadir, Hicran’ın bu sorusuna cevap vermek için bir an duraksadı.
“Evim buraya çok yakın olduğu için buraya defnedilmesini istedim. Başka bir sorun var mı? Yok mu? Yani sanki bana güvenmiyorsun gibi hissediyorum.” Hicran'ın sesi biraz alıngandı.
Kadir, güvenmek konusunda hiçbir bilgisi yoktu; kime güveneceğini bilmiyordu, bilemezdi de zaten. Sadece annesine güvenirdi. “Her neyse, artık gitmelisin. Burası tehlikeli. Adamlar seni görebilir,” diyerek Hicran’ın kolunu hızla ve sertçe sıktı. “Soruma cevap vermedin. Burada ne işin var?” derken Hicran, Kadir’in sıcak nefesini yüzünde hissetti. Bu yakınlık ikisinin de gerilmesini sağlamıştı.
“Mezar perisi beni duyuyor musun, gitmelisin!” diyerek Kadir, Hicran’ın kolunu sıkmaya devam ediyordu. Hicran ise, “Ahraz, kolumu acıtıyorsun, farkında mısın?” diyerek şikayet ediyordu. Sesi titrek çıkmıştı.
“Ben çok özür dilerim,” diyerek derin bir nefes alarak kolunu bıraktı ve neden burada olduğunu açıkladı. “Dün gece dükkanıma biri girip arabaları çizmiş. Muhtemelen maskeli adamlar yapmıştır, çünkü… çünkü…” derken etrafına şüpheyle bakındı. “Benim başka düşmanım yok,” diyerek sözlerini tamamladı.
“Senin hâlâ bir düşmanın yok, unuttun sanırım. O babanın düşmanları, senin değil.”
“Eğer böyle bir baban varsa senin de düşmanındır,” dedi Kadir. Hicran, Kadir’in ne demek istediğini tam olarak anlayamadı. Belki de anlamadı gibi yaptı.
“Tekrar bu mezarlıkta böyle bağlı mı kalmak istiyorsun? Adamlar çok tehlikeli. Geçen olaylarda sana işkence ettiklerine bizzat şahit oldum, neredeyse seni öldüreceklerdi. Buna rağmen yine buraya gelmeyi göze aldın?” diye sordu Hicran, sinirle saçlarını başının tepesinde toplarken. Tam o sırada Kadir etrafına bakınırken arkasını döndü ve Hicran, Kadir’in belindeki koyu, metalik silahı fark ederek şaşkınlıkla “Silah mı o?” diye bağırdı.
Hicran’ın sesini duyan Kadir, telaşla arkasına dönerek Hicran’ın ağzını tuttu. “Mezar perisi sus, bağırma!” dedi. Gözlerinden ateş fışkırıyordu.
Hicran, Kadir’in elini tutarak ağzını kurtardı ve şaşkınlıkla “Sen ya sen, nasıl bir şeysin? Belindeki silah ne?” diye sordu. Tam o sırada bir ayak sesi duyan Kadir, hızla ve ani bir hareketle Hicran’ın bileğini tutarak ikisi birlikte ağacın arkasına sıkışarak çekildiler. Yapraklar hışırdamıştı.
Kadir’in beklediği gibi değildi, başka biri gelmişti. Elinde su taşıyan yaşlı bir amcaydı. “Ben bu amcayı biliyorum,” diyen Hicran gururla anlatmıştı, “Her hafta buraya gelip buradaki mezarlıklara su döker.”
Kadir, yaşlı amcaya dikkatle bakıyordu. Maskeli adamın ‘Buraya kimse gelmez.’ Dediğini hatırladı. Yaşlı adama bakarken, “Her hafta geldiğinden emin misin? Ben neredeyse bir hafta mezarlıkta kaldım, kimse gelmedi. Sen dışında,” dedi.
“Senin bir hafta kaldığını sanmıyorum, eğer öyle bir şey olsaydı amca mutlaka seni fark ederdi. Ahraz, ben her gün her gece buradayım, benden daha iyi mi bileceksin?” diye hemen dibindeki kulağına fısıldadı.
“Her neyse, sessiz ol amca, bizi görmesin,” diye fısıldayan Kadir ayakkabısının ucuna dokundu. “İyi misin? Ne oldu?” Ayakkabısı ayağını öyle sıkıyordu ki, tam o sırada karşısına çıkan kahverengi köpeği kovalamak zorunda kaldı. Köpeği kovaladıktan sonra ayakkabısını çıkardığında ayağı yanmaya başlamıştı. Her zamanki rahat ayakkabısı bugün ona işkence gibi olmuştu. “İyiyim, bir şey yok, sadece ayakkabı sıktı,” dedi.
O esnada yaşlı amca bütün mezarlıklara su döküyordu. Hicran, amcaya dikkatlice bakıyordu. “Amcayı babama benzetiyorum,” diye söylendi. “Yemyeşil gözleri, yumuşak bir kalbi var. Amcaya her baktığımda babam karşımda gibi hissediyorum, çünkü babamın da gözleri yemyeşildi. Bakmaya bile kıyamazdım.” Sesi hüzünlüydü.
Kadir, eliyle ağacı tutup hafifçe ayağa kalktı. Uzaktan da olsa amcanın gözlerinin içine bakıyordu. Gerçekten de Hicran’ın anlattığı kadar güzel ve parlıyordu gözleri. O yemyeşil gözler, amcanın masumiyetini yansıtıyordu. “Baban neden öldü, mezar perisi?” diye sordu Hicran’a bakarak.
Hicran, yaşlı amcaya bakmayı bırakıp Kadir’e döndü. “Uzun hikaye, Ahraz. Daha sonra anlatırım,” diye konuştu, sesinde çaresizlik vardı. Amca, son mezara su verdikten sonra mezarlıktan uzaklaştı. İki büklüm olan Kadir ve Hicran, ağacın arkasından ayrıldılar. “Üstüm başım toz duman içinde oldu,” diyerek pantolonunu düzeltti.
“Ahraz, senin gitmen gerekiyor. Adamlar gelmeden git hadi,” dedi.
“Ya sana neden geldiğimi söyledim değil mi? Asıl sen git, ben akşama kadar burada duracağım.”
“Belindeki silahı görmezden geliyorum, ne yapabileceğini tahmin edebiliyorum. Şimdi buradan gitmelisin, akşama kadar burada kalamazsın.”
“Gitmiyorum!”
“Peki, o zaman akşama kadar seninle burada duracağım.”
“Senin kadar inatçı birini daha önce görmedim, mezar perisi.”
Hicran, yanındaki mezar taşının üstüne çıkıp dans etmeye başlayınca, Kadir içinden tövbe çekti. “Mezar taşının üstünde dans ediyorsun, sence bu ne kadar doğru bir şey? Çarpılmak mı istiyorsun yoksa mezar perisi?” dedi.
“Korkma, bu mezar boş. İçinde kimse yok, sadece bir taş parçası.” Diye konuştu. Buna rağmen dans etmeye devam ediyordu. Hicran'ın bu çılgın neşesi Kadir'i şaşırtıyordu.
“Hem yani, yaptığın doğru bir şey ne fark eder? Ha içinde ölü var, ha yok, sonuçta mezar taşı öyle değil mi?”
“İçimde ölü bir ruha sahipmişim gibi yaşıyorum, dans etmek benim hakkım,” diyerek mezar taşının etrafında dönmeye devam etti. “Rüyamda babamın elini tutup mezarların içinden çıkarmaya çalışıyordum, sonra birlikte dans ediyorduk,” diye ekledi.
Ayağı kaydığında, Kadir refleksle elini tuttu. “Fazla özgür olmak iyi değil, bu kadar dans yeter, mezar perisi,” dedi ve onu aşağıya çekti. Hicran'ın nefesi hızlanmıştı.
“Beni kurtardığın için teşekkür ederim, Ahraz,” dedi. Beyaz elbisesi, gittikçe kirden görünmez hâle geliyordu.
Kadir, kolundaki saate bakıp “Rica ederim,” dedi ve “Az kaldı, birazdan akşam olacak,” diye ekledi.
“Nasıl bu kadar eminsin? Ya gelmezlerse?”
“Emin değilim, ama illaki buraya gelip kontrol edeceklerdir.”
“Geleceklerini sanmıyorum. Çünkü o kadar ses yaptık, bağırdık, kimseler gelmedi. Yaşlı amca ve köpek dışında,” diyerek yerdeki taş parçasına ayağıyla vurdu.
“Belki de, uzaktan bizi izliyorlardır.”
“Ne olursa olsun, buraya tekrar gelmen senin için doğru değil.”
“Ne olursa olsun, benimle kalmak zorunda değildin, mezar perisi.”
“Ben sadece, başına bir iş gelmesini istemiyorum…”
“Beni kurtardın, teşekkür ederim. Fakat yanımda durmanın bir anlamı yok, bu benim meselem,” diyerek Kadir yerdeki büyük taşa oturdu. Oturduğu taşı hatırlıyordu. Maskeli adamın yardımları, yemek getirirken başka bir adam tepsiyi bu taşın üstüne koymuştu.
Tekrar tekrar o geceyi ve yaşananları gözünün önüne getiriyordu. Soğuk, keskin bir anı olarak zihnine saplanmıştı. Kolundaki paslı metal saatle oynamaya başlamış, dizlerini hızlı ve ritmik hareket ettiriyordu; kısacası yerinde duramıyordu. Bir an önce akşam olmasını istiyordu, çünkü karanlık, beklediği çözümü getirecekti.
Gökyüzü, turuncu ve kızılın en dramatik tonlarına bürünmüşken, güneşin batışını gören Kadir, ayağa kalktı. O esnada Hicran, babasının mezar taşına yaslanmış, gözleri uzaklara, sanki görünmeyen bir dünyaya dalgın bir şekilde duruyordu. Kadir, bir iki adım daha atarak güneşin batışına yaklaştı.
Kadir yaklaştıkça, güneşin kırmızılığı gözlerini acıtıyordu. Yoğun, parıldayan ışık, bal rengindeki gözlerini şaşırtıcı bir şekilde yeşile döndürüyordu. O an sanki başka bir Kadir varmış gibiydi. Daha derin, daha melankolik. Bunu fark eden Hicran, babasının mezarından kalkıp sessizce Kadir’in yanına yaklaştı. “Senin gözlerin yeşil mi?” dedi, gözlerine bakıp merakla omzuna dokunarak. Dokunuşu hem dikkatli hem de samimiydi.
•••
Bölüm Sonu...