6. Bölüm

1132 Words
Tam 48 saat geçmişti ki, o cihazlardan gelen bip sesleri değişti. Nabız yükseliyordu. Gözüm makineden Atlas’a kaydı. Gözkapakları titredi, sonra aralandı… Bir an nefesim kesildi. Gözleri açıktı! Hemen başına koştum. Zor nefes alıyordu ama bakışları bana odaklandı. Dudakları kımıldadı, sesi ince bir fısıltı gibiydi: “Sen… buradaydın…” Gözlerim doldu. “Tabii ki buradaydım!” dedim, elimle yanağını okşarken. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. İçimdeki taş o anda çatlayıp paramparça oldu sanki. O kadar korkmuştum ki, ama işte karşımdaydı… yaşıyordu! Arkamda biri boğazını temizledi. Tuna’ydı. Hep birlikte yoğun bakım camının arkasından izliyorlarmış. “Hoş geldin komutan,” dedi Tuna, gözleri parlıyordu. Emre’nin dudakları titriyordu, gözyaşını saklamaya çalışıyordu. O sert adamlara bile umut gelmişti. Atlas’ın sesi çok zayıftı ama dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı: “Bizi… yine yarı yolda bırakmadın…” Başımı eğdim, gözyaşlarımı akıtmamak için çabalıyordum. “Sen de bizi bırakmadın,” dedim kısık bir sesle. O anda yoğun bakımın soğuk, metalik kokusu bile umrumda değildi. Onun açılmış gözleri, o yorgun bakışları ve fısıltıyla çıkan sesini duyabilmek… başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadığımın kanıtıydı. Asıl sınav yeni başlıyordu; Atlas’ın iyileşme süreci. İlk birkaç gün Atlas yoğun bakımda kaldı. Yanına her girdiğimde “Uyandırdım mı?” diye soruyordum. O da ya başını sallıyor ya da çatık kaşlarıyla “Hayır, zaten uyumuyordum,” diyordu. O cümleyi öyle söylüyordu ki sanki tüm dağ başında ben onu rahatsız etmişim gibi hissettiriyordu. Ama işte… huysuzluğu bile güzel geliyordu bana. Odasına çıktığında bakımı tamamen bana kalmıştı. Sabah pansumanlarını yapıyordum, damar yollarını kontrol ediyordum. Bir keresinde gömleğini kaldırmak isterken eliyle tuttu, gözlerimin içine bakıp “Ben yaparım,” dedi. Ama kalkmaya çalışınca yüzü bembeyaz oldu. “Sen yaparsan böyle bayılacaksın işte,” deyip gömleğini kaldırdım. Karnındaki bandajı değiştirirken kaslarının seğirdiğini hissettim. Sanki her seferinde içimde küçük kelebekler uçuşuyordu. Bir sabah erken geldim, hâlâ uyuyordu. Gözleri kapalıyken yüzü öyle masum, öyle huzurluydu ki… elimi saçlarına uzatmak istedim. Tam o anda gözlerini açtı. Göz göze geldik, kalbim duracak sandım. Sonra dudaklarının kenarı hafif kıvrıldı, ama hemen kaşlarını çattı: “Burada ne yapıyorsun bu saatte?” “Görevimin başındayım,” dedim, gülümsememi saklamaya çalışarak. “Kimse bana sormadan görevimi devralamaz,” diye söylendi. İçimden “İyi ki soran olmamış” dedim. Atlas gün geçtikçe güçleniyordu ama huysuzluğu da artıyordu. İlaçlarını içmesi gerekiyordu, tepsiyi uzattım, elime bakıp: “Bebek miyim ben? Kendim alabilirim,” dedi. “Ay ne güzel! Ama sen hâlâ kendin kalkamıyorsun, komutanım,” deyip ilacı ağzına verdim. Bana baktı, o koyu kahverengi gözleriyle öyle bir bakış attı ki… eriyip gitmemek için kendimi zor tuttum. Ama öfkeyle karışık bir şefkat de vardı bakışında, garipti. Bir akşam odasında dosyalarla uğraşırken başı döndü, hemen yanına koştum. Kolundan tuttum, bana yaslanmasına izin vermedi. “Ben iyiyim,” diye diretti. Ama ayakta duracak hali yoktu. Kolunu omzuma atıp yatağa oturtmaya çalıştım. “Sakın bana acıdığını düşünmeyesin,” diye homurdandı. “Acımak mı? Sadece işimi yapıyorum. Hem sen bana bu kadar huysuzluk etmesen işim daha kolay olacak,” dedim. Bir an durdu, gözlerini bana dikti, sesi çok yavaş ve kısık çıktı: “Gitmediğin için… sağ ol.” Zamanla daha fazla yürümeye başladı. Ama yine de hep yanındaydım. Bir keresinde koluma tutunurken odanın camından dışarı bakıp, “Hakkari’nin geceleri, İstanbul’un ışıklarından daha güzel,” dedi. O an kalbim öyle hızlı attı ki, sanki o soğuk kış gecesinde içim ısınıvermişti. Ama ertesi sabah yine huysuzdu tabii… “Senin işin yok mu? Sürekli başımda tünemek zorunda mısın?” “Sen düşüp kendini bir daha vurmayasın diye buradayım,” dedim. Bakışlarıyla beni delip geçti, ama dudaklarının kıyısında belli belirsiz bir gülümseme vardı. Günler böyle geçerken, Atlas’ın bakışları daha yumuşak, sesi daha sıcak olmaya başladı. Ama huysuzluğu asla eksik olmuyordu. Ve ben… o huysuzluğa bile âşık oluyordum. O kadar netti ki: Bu adam kalbimi ele geçirmişti. Ertesi sabah Atlas’ı kontrol etmeye gitmiştim. Kapıyı tıklatıp girdim, ama içeri girer girmez arkamdan sanki duvar gibi beş adam doluştu. Kapan 17’nin timi. Tuna önde, arkalarında Serhat, Burak, Emre ve Mert… Hepsi kocaman, iri yarı, gözlerinden muzurluk fışkırıyor. “Komutanım!” diye hep bir ağızdan bağırdılar. Sesleri odada yankılandı. Ben elimde stetoskop, şok içinde kaldım. Atlas ise yatağında dikleşmeye çalışarak “Ne işiniz var burada?” diye hırladı. Tuna bir bana, bir Atlas’a bakıp sırıttı: “Yani komutanım… merak ettik de… misafiriniz iyi mi diye…” dedi. “Misafir” kelimesini öyle bir tonla söyledi ki, resmen içime işledi. Mert alttan alta gülüyor, Burak bana bakıp “Baya iyi duruyorsunuz… baksanıza komutanımız da iyileşiyor sayenizde,” dedi. Atlas’ın yüzü kıpkırmızı oldu: “Kesin şu saçma lafları! Çıkın dışarı!” diye bağırdı. Çocuklar gülerek çıktılar. Arkalarından kapıyı kapatırken bile mırıldanıyorlardı: “Komutanım iyileşmiş bence, bak nasıl asabiyeti geri gelmiş…” O an kafam karmakarışık oldu. “Misafir”, “iyi duruyorsunuz”… ne diyordu bu adamlar? Ben burada görevdeydim sadece! Kapıyı kapattıktan sonra Atlas’a dönmek için bile cesaretimi toplamak zorunda kaldım. Ama o gözlerini kısmış, bana bakıyordu: “Onların saçmalıklarına kulak asma,” dedi, sesi normalden daha sertti. Ben de “Zaten anlamadım bile… ama belli ki bir şey ima ediyorlar,” dedim. “Dedim ya, boş konuşuyorlar. Kafana takma,” dedi, ama bakışlarında huzursuzluk vardı. O gün öğleden sonra Otluca Tugayı’ndaki revirde resmi olarak görevime tekrar başladım. Küçük ama donanımlı bir revirdi. Yanımda iki sağlık personeli vardı, biri hemşire Ayşegül, diğeri sıhhiye er Hasan’dı. Tugayda 400’den fazla personel vardı; yaralı, hasta, düşüp dizini kanatan, başı dönen herkesin ilk adresi bendim. Revire yerleşirken içimden “Elif, işte burası senin artık tekrar senin yuvan,” dedim. Ertesi gün de Atlas Yüzbaşı getirildi. Artık yürüyebiliyordu. Ağrıları azalmış, dikişleri alınmadan, lojmana geçmesine izin vermemiş revire yatırmıştım. Ve çok sinirliydi. Sürekli eve gitmek istediğini sözlüyle, bir posta huysuzla tartışıyorduk. Kapan 17’nin tim üyeleri sık sık revire uğruyor, “Yani bizim komutanın durumu nasıl?” diye sorup bir yandan da bana bakarak kıkır kıkır gülüşüyorlardı. Ama “misafir” demiyorlardı; daha çok “hmm… komutanın morali iyi görünüyor, doktor hanım da buradayken” gibi imalı cümlelerle hem beni utandırıyor hem Atlas’ın yüzünü karartıyorlardı. Bir akşam revire uğradığında Tuna, sözde ciddi bir suratla “Doktor hanım, komutanımıza iyi bakın, bakın nasıl huysuzlaştı. Siz olmadan yemeğini bile yemiyor,” dedi. Atlas yavaşça döndü, Tuna’ya öyle bir baktı ki buz kesti: “Devam et Tuna… seninle bu revirde yalnız kalırsak neler olacağını sen bile tahmin edemezsin,” dedi. Ben de orada hem heyecanlandım hem korktum hem de utandım. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Kendimi işime vermeye çalıştım ama aklım sürekli Atlas’a kayıyordu. Huysuzluğu artmıştı, her pansumana gittiğimde “Beceriksiz ellerinle canımı yakacaksın,” gibi laflar ediyordu. Ama yüzüme baktığında bir an için gözlerinde o bildiğim sıcaklık beliriyordu. Sonra hemen yok oluyordu. Kapan 17 timiyle de revirde vakit geçirdikçe onlara da alıştım. Hepsi şakalaşmayı seven, eğlenceli insanlardı. Timin geri kalanı da tugaydaydı ve aralarında “Kapan ailesi” diyorlardı kendilerine. Ayaküstü muhabbet ederken kendimi aile sıcaklığının içinde buluyordum. Belki de burada bir parçam kalacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD