5. Bölüm

1174 Words
Helikoptere binerken içimde tuhaf bir karışıklık vardı. Hem görevimi yapmanın verdiği bir rahatlık, hem de Atlas’ın o cansız gibi yatan hali… Midem düğüm düğüm oldu. Bir yandan başka yaralıları da kontrol ediyordum, bir yandan gözüm sürekli Atlas’ın üstündeydi. Yanıma Hasan diye bir asker verdiler. Çocuğun gözleri kan çanağı gibi, belli ki sabaha kadar çatışmanın ortasında kalmış. Helikopter havalanırken aşağıdaki dağlar hızla küçüldü. Hakkari’nin üstünde sabahın ilk ışıkları titrek bir maviye dönüyordu. Ama benim içimde kara bir gece vardı hâlâ. Ellerim Atlas’ın sedyesinin kenarına sıkıca yapışmıştı. Nefes alıyor muydu, almıyor muydu diye sürekli gözünün kenarına bakıyordum. Hastaneye indiğimiz gibi sedyeleri koşar adım acil servise aldılar. Atlas’ı direkt ameliyathaneye soktular. Ben de diğer yaralıların yanına geçtim. Karnından vurulanı, bacağından vurulanı… hepsinin başında deli gibi koşturuyordum. Ama kalbimin bir kısmı sürekli kapalı ameliyathane kapısındaydı. Çıkıp biri iyi ya da kötü bir haber verecek diye bekliyordum. Arada doktorlardan biri gelip “Elif Hanım, şu hastaya bakar mısınız?” diyor, ben de hemen koşuyordum. Ama dönüp dönüp o kapıya bakıyordum. İçimden sürekli “Allah’ım nolur yaşasın, nolur kurtulsun” diye mırıldanıyordum. Bir ara Hasan gelip “Atlas komutanıma bir şey olmaz değil mi doktor hanım?” dedi. Gözlerim doldu ama güçlü görünmeye çalıştım, “Biz elimizden geleni yaptık, Allah büyük,” dedim. Saatler geçti… Geçmek bilmedi… İçeriden hemşireler, doktorlar girip çıkıyordu. Kan torbaları, malzemeler, sedyeler… O kapı her açıldığında yüreğim ağzıma geliyordu. Sonra bir ara içeriden acayip bir koşturmaca başladı. Makine sesleri, hemşirelerin bağırışları geldi. Bir doktorun sesi duyuldu: “Kalp masajına devam!” dediler. O an dizlerimin bağı çözüldü. Duvarın dibine çöktüm. Ellerim buz gibi olmuştu. İçimden sürekli “Atlas… nolur pes etme” diye sayıklıyordum. Ama bir yandan da kendime kızıyordum; daha yeni tanıdığım bir adama bu kadar bağlanmak da neydi? Ama yapacak bir şey yoktu, içim çok fena yanıyordu. O an aklıma ilk karşılaştığımız an geldi. O geceki bakışları… Ateş başında birlikte oturduğumuz o sessiz ama güzel an… Kendime “Elif saçmalama!” desem de kalbim dinlemiyordu işte. Koca Hakkari’de, kimsenin arasında olmadığım kadar yanında kendimi güvende hissetmiştim. O an yine anladım; bu sadece bir görev değil, bu başka bir şeydi… Saatler sonra baş cerrah kapıya çıktı, yüzü çok ciddiydi. Herkesin gözü ona döndü. Kalbim küt küt küt diye atıyordu. “Ameliyat çok zor geçti,” dedi. “Bir ara kalbi durdu, uzun süre geri getirmek için uğraştık. Ama…” dediğinde gözlerim karardı. “Ama şimdilik kalp atışları geri geldi, kritik 48 saat başladı,” diye tamamladı. O an dizlerimin üstüne düşecek gibi oldum, duvara tutundum. Ağzımdan tek bir kelime çıktı: “Şimdilik…” dedim. “Allah’ım sen yardım et.” Daha fazla tutamadım, burnumun direği sızladı, gözlerimden yaşlar boşaldı. Hasan kolumdan tuttu, “İyi misin doktor hanım?” diye sordu. Ona sadece başımı sallayabildim. Kendimi toparlamam lazımdı. Yaralılar vardı, başka hastalar vardı, ben bu kadar dağılacak lüksüm olmadığını kendime hatırlattım. Atlas’ın odasına yoğun bakıma alırlarken cama yanaştım. Solunum cihazına bağlıydı, yüzü hâlâ bembeyazdı. Kalbim eziliyordu. “Ne olur bırakma bizi…” dedim. İçimden dedim ama dudaklarım da oynadı. Sonra derin bir nefes aldım, ellerimi yıkadım, kafamı kaldırıp aynada kendime baktım. Gözlerim kan çanağıydı. Kendime “Toparla Elif! Sen buradasın, görevin var!” dedim ve koştum diğer hastalara… Hasan geldi. “Doktor hanım, karargaha haber verdim. Burada kalacağınızı bildirdim, Otluca’ya dönmeyeceksiniz şimdilik,” dedi. İçim biraz rahatladı; zaten aklım burada, Atlas’ın yanındaydı. Gidip başka yerde uyusam neye yarar? Buradaydım işte. Ama beklemekten nefret ediyordum. Elleri kucağında oturup saatleri saymak bana göre değildi. Hemen: “Hasan, diğer yaralıların ameliyatlarına girmem için izin alacağım. Sonuçta cerrahım, elimden geleni yapmak isterim.” Hemen doktorlara danıştı. Sağ olsunlar, buraya gönderilmiş görevli doktor olduğum için ameliyatlara katılmama izin verdiler. O an içimden bir yük kalktı. En azından ameliyat masasında aklım Atlas’ta çırpınmak yerine işime odaklanacaktım. Tulumumu giyip ameliyathaneye girdim. Saatlerce yaralı askerlerle uğraştım. Biri bacağını kaybetmek üzereydi; Allah’tan hızlı müdahaleyle kurtardık. Diğerinin karaciğerinin bir kısmı parçalanmıştı, iç kanaması vardı. Ekip çok iyiydi, hepimiz canla başla çalışıyorduk. Herkesin yüzünde aynı kararlılık, aynı yorgunluk… Ama kimse vazgeçmiyordu. Ameliyattan çıktığımda akşam olmuştu. Gözlerimden yaşlar akacak kadar uykusuzdum. Hastane koridorları loş ışıklarla aydınlanıyordu. Yorgunluktan ayaklarım sızlıyordu ama aklım hâlâ Atlas’taydı. Tam yoğun bakıma geçecektim ki Hasan elinde bir poşetle yanıma geldi. “Doktor hanım, yemek yemediniz hiç,” dedi. Elimdeki poşette tost ve karton bardakta sıcacık çay vardı. Karnımın guruldadığını o an fark ettim. Hızla atıştırmaya başladım. Bir yandan da “Atlas Yüzbaşı nasıl?” diye sordum. Hasan gözlerimin içine bakarak, “Aynı, doktor hanım. Kritik ama stabil diyorlar,” dedi. İçim yine sıkıştı. Tostu bitirir bitirmez yoğun bakımın başına koştum. Oraya vardığımda kapıda beş iri yarı asker bekliyordu. Hepsi kamuflaj içinde, gözleri kanlı kanlı, uykusuz. İçlerinden biri önüme gelip durdu. Mavi gözlü üsteğmen, bakışları hem sert hem de içten: “Üsteğmen Tuna Kurt ben,” dedi elini uzatarak. “Bu da timimiz: Serhat Arslan, Burak Özkan, Emre Kaya, Mert Yılmaz…” Tek tek baktım suratlarına. Serhat kumral, saçları yanlardan hafif kırlaşmaya başlamış, yüz hatları keskin ve en kaslılarıydı sanki. Burak tam zifiri siyah saçlı, ela gözlü, ince ama belirgin elmacık kemikleri vardı. Emre esmer, kömür karası gözleriyle insanı içine çeken bir bakışı vardı. Mert ise sarışına yakın, buğday tenli, dudaklarının kenarında sanki hep ufak bir gülümseme saklıydı. Hepsi 1.85’in üstünde boyda, taş gibi vücutlu, filmlerdeki komandolar gibiydi. Ne yalan söyleyeyim; bir an için içimden “Vay be!” diye geçirdim. Tuna’nın sesi düşüncelerimi böldü: “Doktor hanım, ellerinize sağlık… Komutanımız size emanet. Eğer siz olmasaydınız… sağ çıkamayabilirdi.” Kelimeleri boğazında düğümlenmiş gibiydi. Başımı sallayıp “Elimden geleni yaptım,” dedim. Ama içimde fırtına kopuyordu. Gözüm hemen Atlas’ın yoğun bakım odasının camına kaydı. Tuna derin bir nefes aldı: “Komutanım aslında sağlamdır,” dedi gururla. “Bakmayın böyle yattığına. Üç kere vuruldu, üçünde de doktorları şaşırtacak kadar hızlı toparladı. İlkinde Kuzey Irak’ta sırtından vuruldu. İkincisi Cudi’de, kolundan. Üçüncüsü geçen sene Amanos’ta bacağından… Her seferinde ölümden döndü ama hiç pes etmedi. ‘Beni merak edip moralini bozmayın’ deyip hep bizi teselli etti.” Gözlerim doldu. İçimde hem korku hem de hayranlık vardı. “Bu adam ölmeyi unutanlardan,” dedim içimden. Sonra fark ettim ki cümleyi yüksek sesle de söylemişim. Tuna başını salladı: “Öyle doktor hanım, ölmeyi unutur bizim komutan… Ama bu sefer korkuttun bizi komutanım,” dedi gözlerini camdan ayırmadan. O an öyle bir sessizlik oldu ki… Hepimizin gözü yoğun bakımın penceresine kilitlenmişti. İçeride makineler düzenli sesler çıkarıyordu. Kalp monitörünün bipleri ritmini koruyordu ama her bipte içim titriyordu. “Ne zaman kendine gelir?” diye sordu Burak. Omuz silktim: “Şu 48 saat çok önemli. Beyni, kalbi, organları bu süreyi atlatırsa toparlar. Ama kan kaybı fazlaydı… dua edeceğiz.” Emre yumruğunu sıktı. “Dua ederiz,” dedi. O an fark ettim; bunlar gerçek bir aile olmuşlardı. Sadece tim değil, kardeş gibilerdi. Onların yanında kendimi hiç yalnız hissetmedim o an. İlk defa uzun zamandır… sanki bir yere ait gibiydim. Serhat “Komutanımın kıymetini bilin doktor hanım,” dedi. “O bizim hem abimiz, hem sırdaşımız, hem de en güvenilirimizdir.” “Biliyorum,” dedim. “Anlamaz mıyım…” Bir süre öyle camın önünde sessizce bekledik. Atlas’ın kalp monitörü düzenli bipliyordu. Her bipte içimizde bir umut yeşeriyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD