7. Bölüm

1005 Words
Hakkari’nin o buz gibi sabahlarından biriydi. Güneş bile henüz ufukta görünmemişti ama ben çoktan ayaktaydım. Dağlarda operasyon vardı, raporlar akıyordu, yaralılar vardı şehidimiz yoktu ama içimde bir huzursuzluk… Sanki yaklaşan fırtınayı hissediyordum. Tugaydan ağır yaralılar için sıhhiye talep ettim. Sonra… Sonra O sabah onu ilk gördüğüm anı dün gibi hatırlıyorum. Helikopter pistinde, soğukta titreyerek ama yüzünde tek bir korku emaresi olmadan gelmişti. Çantası, stetoskopu, elleri yaralı askerleri kurtarmak için hazırdı. Bana bakışı… o cesur, mavi gözleri. Saçları o buz gibi rüzgarda dalgalanıyordu. Sarı, uzun, hafif dağınık; ama onu olduğundan daha da canlı gösteriyordu. Gözlerim istemsiz takıldı, bakışlarımı çekmeye çalıştım ama olmadı. Kendime kızdım. Şimdi zamanı değildi. İlk karşılaştığımızda, çadıra girmeden önce ona “Zamanımız yok!” demiştim. O da “Başlayalım” diyerek peşimden gelmişti. O anda fark ettim; bu kadın farklıydı. Çoğu doktor o helikoptere binmeden önce bin soru sorar, şikayet eder, yüzü düşerdi. O ise koşuyordu, yetişmeye çalışıyordu. Akşam sahra çadırına döndüğünde hâlâ gözüm üstündeydi. Bir an göz göze geldiğimizde kalbim, o lanet kalbim, göğsümde taş gibi atan kalbim gümbür gümbür olmuştu. Kendime küfrettim. O an bile ona kapılmak istemiyordum. Bu dağlarda sevgiye, aşka yer yoktu. Burada duygu, insanın zaafıydı. Ama yine de… gece ateş başında onu görünce içimdeki duvarlar çatırdamaya başladı. Ailemi, çocukluğumu, bu dağlarda kaybettiğim onca şeyi hatırladım. Onun yıldızlara bakıp bir şeyler mırıldandığını gördüm. Sesleniyordu. Anne babasına… Benim bile aklım durdu. O kadar yalnızdı ki… Belki de benim gibi. Sonra… o karanlık an geldi. Silah sesleri patladı. İlk işim ona koşmak oldu. Sanki aklım değil kalbim yönetiyordu. Üzerine kapandım, onu yere yatırdım, nefesini hissettim. “Pusu!” diye bağırdım. Kurşunlar üstümüzden vızıldıyordu. O an kendimi değil, sadece onu düşündüm. Onu korumak zorundaydım. Yaşaması gerekiyordu. Dakikalar mı, saatler mi geçti bilmiyorum. Zaman delik deşik olmuştu sanki. Onu bir ağacın kütüğüne çekip sonra da Timime seslendim. Ve çatışmaya girdik. Karşılık verenler tek tek azalıyordu. Çok iyi kontrole almıştık. Sonra göğsüme bir sıcaklık yayıldı, nefesim kesildi. Bir basınç… sonra her şey bulanıklaştı. Gözüm Sahra çadırı tarafına döndü. Gözlerim kararıyordu… Gözlerimi açtığımda… ilk gördüğüm şey de yine oydu. Kafam sargılar içindeydi, göğsümde deli bir acı. Ama onun mavi gözleri… Tanrım, cennete mi geldim sandım. Sonra o dalgalı saçları, kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Hem öfke hem endişe vardı bakışında. O an… tamamen kaybettim kendimi. “Uyandın,” dedi bana. Sesi öyle güzeldi ki… kalbim yine kontrolden çıktı. Ama hemen kendime geldim. O çok sevdiğim huysuzluğumla birşeyler mırıldandım. O da bana öyle bir baktı ki… keşke ömrüm boyunca o bakışta kalabilseydim. Ben o dağlarda çok kurşun yedim. Üç kere vuruldum. Ama bu sefer korktum. Çünkü kaybedeceğim bir şey yok sanıyordum; oysa şimdi vardı. O yüzden iyileşmek zorundaydım. Onu bir daha görebilmek için. Gözümü her açtığımda onu karşımda buluyordum. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, o mavi gözlerini kısarak bana bakıyordu. Delirmiş gibi oluyordum. Başka bir doktor olsa çoktan pes ederdi ama o sabah akşam başımdaydı. Sanırım sırf bakışları yüzünden yataktan kalkmamaya başladım. Hem aklım hem kalbim “Kalk, bu kadına bağımlı olma!” diye bağırıyordu ama bedenim… yatakta kalmak istiyordu. Çünkü o yanımdayken kendimi tuhaf bir şekilde huzurlu hissediyordum. Yemek zamanı geldiğinde işler iyice karıştı. Kaşıkla çorba getirdi, “Kendin içemiyorsun, aç bakalım ağzını,” dedi. İlk önce diklenmeye kalktım ama onun o tatlı dik bakışını görünce çenemi açmak zorunda kaldım. Kaşığı ağzıma sokarken yüzüme düşen saçlarından yasemin gibi bir koku yayıldı. Tanrım… burnuma dolan o koku aklımı başımdan aldı. O an içimden “Ben bu kokuyu ezberlerim!” dedim. Tabii etrafta boş durmayan Kapan 17’nin tayfası da vardı. Kapıdan başlarını uzatıp güya su getirmiş gibi yapıp “Komutanım, doktor hanım ne güzel bakıyor, bak hele şuna” diye laf sokuşturmaları yok mu… İçimden “Size yazık edeceğim!” diye geçirip yüzümü buruşturuyordum. Ama onların bu sinsi sırıtışları, Elif’in anlam veremeyip “Ne oluyor size?” diye etrafına bakınışı… Hepsi kalbimi ayrı ayrı eritiyordu. En ufak bir aksilikte huysuzluk etmeyi de ihmal etmiyordum. Yatağıma yastık desteği konmamış mesela, “Bana mı bakıyorsunuz yoksa yatak düzeltmek aklınıza gelmedi mi?” diye dikleniyordum. Ama o… hiç istifini bozmadan, o mavi gözlerini gözlerime dikip, bazen sert bazen şefkatli bakıyordu. Sanki ne dersem diyeyim, içimi okuyor gibiydi. Bazen geceleri dalgınlaşıyordu. Başucuma oturup elindeki raporları okuyordu. Bir iki kez elini yanağımda hissettim… belki yanlış hissetmişimdir ama o dokunuş mideme kelebekler saldı. Kafayı mı yiyordum? Yoksa… ona gerçekten mi tutuluyordum? Bir sabah… dayanamayıp kendimi fazla zorladım. Yataktan kalkmaya çalışırken dizlerim titredi. O hemen omzumdan tuttu. O an yüzümüz çok yakındı. Dudaklarına, o hafif pembe dudaklarına baktım. Kendimi geri çekmek istedim ama yapamadım. “Senin yüzünden iyileşemiyorum,” diye hırladım. O da hiç geri adım atmadan, gözlerini kısıp “O zaman çabuk iyileş,” dedi. Kalbim… o cümlede paramparça oldu sanki. Ama söz veriyorum… iyileşeceğim. Çünkü bu kadının gözlerinde kaybolmak için sağ kalmam lazım. Hastanede yatmak bana işkence olmuştu ama Allah’tan fazla sürmedi. Bir hafta dolmadan doktorlar izin verdi. Kapan 17’yi, Elif’i, hepsini alıp Otluca’ya, Dağ Komando Tugayı’na döndük. Helikopterin indiği an bile içimde tarifsiz bir huzur vardı. Bu dağlar, bu hava… evim gibiydi. Ama bu sefer yanımda başka bir “ev” vardı sanki: Elif. Tugay revirine yerleştirdi beni. O beyaz önlüğüyle içeri girdiğinde kalbim cidden kendini duvara çarptı. Saçlarını toplamıştı ama bir iki dalga saç yana düşmüş… mavi gözleriyle “Komutanım hoş geldiniz,” dedi. Yine o yasemin kokusu… ulan dedim, bu koku her nefesimde var olsun! Yanıma eğilip göğsümü kontrol ederken kasıldım. İçimden “Elif, senin o ellerin ne güzel…” diye geçiriyorum ama dışarıya “Çek elini, iyiyim,” diye hırlıyorum. O ise hiç geri vites yok; gözlerini kısıp “Haddinden fazla iyisin galiba,” dedi. Küçük dili tuttum resmen! Bakışlarından yangın çıkıyordu. İşte o an karar verdim: Artık bu kızı sadece izlemeyeceğim. Ekip yanımıza geldiğinde ufaktan laf sokmaya başladım: “Doktor hanım yemek saatlerinde de yanımızda mı olacak?” Serhat “Komutanım hiç ayrılmayın, iştahınız artar,” deyince suratıma bakıp kıkırdadı. Onların yanında fazla açık edemedim ama odama geldiğinde arada laflarla yürümeye başladım: “Bugün çok güzel görünüyorsun… revirdeki o gerginlik bile güzelliğini kapatmıyor.” Gözlerini devirdi ama kızardığını gördüm. Bir iyileşeyim de sen asıl yürümeyi o zaman gör Bal böceğim..
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD