Revirde iyileştiğimden beri bahane bulup durmadan uğruyorum. Bazen dikiş kontrolü, bazen yara pansumanı… ama asıl derdim o değil. Onu görmek. Bir keresinde baktım masasının üstünde Kürk Mantolu Madonna var. Kitabın kapağını gördüğüm gibi alıp karıştırdım, “Okudun mu?” dedim.
“Evet, birkaç kez…” dedi.
“Bana da ver, okuyayım,” dedim. Gözleri şaşkın şaşkın açıldı, “Okur musun ki?” diye sordu. Küçümsemiyor, sadece saf saf soruyor. İçimden gülmek geldi.
“Sen ver, ben okurum,” dedim.
Kitabı aldım ama elimde tutmak bile güzeldi; çünkü ona aitti. Onun dokunduğu sayfaları ben de çeviriyordum. Akşam nöbet sonrası revire uğradım. Elinde rapor vardı, kapıdan başımı uzattım:
“Doktor hanım, sabah kitap okumak için revire gelebilir miyim?”
Kafasını kaldırdı, önce şaşırdı, sonra hafif gülümsedi:
“Tabii… kitap okuyan komutan ilk defa göreceğim,” dedi.
İçimden “Daha neler göreceksin…” diye geçirdim ama belli etmedim.
Ertesi sabah gittim, masasında oturuyordu. Yanına geçip sandalyeye oturdum. Kitabı açtım ama iki sayfa okuyamadan onu izlemeye başladım. Kalemiyle dudaklarına dokunuyordu. O hareketi var ya… aklımı başımdan alıyordu. Kendimi toparlayıp, “Müzik dinler misin?” diye sordum.
“Çok! Ama türkü pek dinlemem… ben 90’lar seviyorum, Yaşar falan,” dedi.
90’lar… o saf kalbiyle tam 90’lar kızıydı işte.
“Ben de türkü severim… hele Elif türküsü,” dedim. Kafasını kaldırdı, kaşlarını çattı:
“Bana mı laf sokuyorsun?” dedi.
Gülümsedim, “Ne lafı… türkü bu,” dedim ama içimden “Sen hâlâ anlamıyorsun değil mi?” diye sayıklıyordum.
Sonra bir anda sordu:
“Sen en çok hangi türküyü seversin?”
“Gönül dağı…” dedim. Gözleri parladı.
“Onu ben de bilirim… ama hüzünlü gelir hep,” dedi.
Tam o an “Bu kız içimi okuyor,” diye düşündüm. Ama belli etmedim, kitabı kapatıp ona doğru eğildim:
“Senin en sevdiğin şarkı ne?”
Biraz duraksadı, sonra utanarak fısıldadı:
“Yaşar’dan ‘Beni koyup gitme’…”
O an içimde öyle bir sevgi kabardı ki… ama tabii ben ne yaptım? Yine huysuzlaştım:
“Beni koyup gitme mi? O ne biçim şarkı…” dedim. Kafasını kaldırıp öyle bir bakış attı ki… hem kızmış hem bozulmuştu. Ama o bakış bile kalbime işliyordu.
Konuşmalarımız böyle böyle uzadı. Ama anlamıyor işte… ben ona kitabı değil kendimi okuyorum. Kitap bahane, müzik bahane… tek derdim onu görmek. Her gün revire gitmek için yeni numara buluyorum. Dün dikişim acıyor dedim, bugün tansiyonum düştü dedim. Yarın ne diyeceğim bilmiyorum ama her sabah “Bugün Elif’i nasıl göreceğim?” diye uyanıyorum.
Ama o hâlâ saf… hâlâ anlamıyor.
Ve ben bu saflığa her geçen gün daha çok düşüyorum.
Bir hafta sonra iyice kendime gelmiştim. Şimdilik operasyon da yoktu. Artık bunalmıştık hepimiz. Hepimiz Otluca’daydık. Akşam yemeği sonrası timdekiler “Komutanım bi hava alalım mı?” diye geldi. Normalde kapı dışarı çıkmam, ama içimden deli gibi “Elif’i de çağır” diye bir ses yükseldi. Çağırdım. Gözlerini şaşkın şaşkın açtı, “Ben mi?” dedi. O masum hâline içim eridi.
“Sen de gel. Timle moral gecesi yapıyoruz,” dedim. Kızcağız önce çekindi ama Kapan 17 “Doktor hanım, komutan beyin emri var,” deyince gıkı çıkmadı. Hep beraber çıktık. Tugay çıkışındaki küçük kasaba meydanında, eski taş bir binayı bar yapmışlardı. Adı da “Meşealtı.” İçeride saz çalan biri, arada türkü söyleyen bir garson… Anadolu’nun göbeğinde başka ne olur?
Masaya oturduk. Elif sandalyeye zor oturuyor, tim ona şaka yollu laf sokuyor:
“Doktor hanım, komutanımız da yanınızda pek neşeli. ”
Ben de arada laf atıyorum:
“Dikkat et Elif, timim sana fena sardı…”
Kızın yüzü kıpkırmızı. Ama anlamıyor işte… Anlamıyor ki ben ona nasıl sarmışım!
Sonra tim “Komutanım bi türkü patlat!” diye bağırmaya başladı. İçimden “Hay hay” dedim. Kalktım, saz çalan çocuğun yanına gidip kulağına fısıldadım:
“Elif’i … çalabilir misin?”
Sazın telleri titremeye başladığında salon sessizleşti. Gözüm direkt Elif’te. Mavi gözleri kocaman açıldı, dudakları aralandı. O şaşkın bakış yok mu… işte dünyaya değişmem!
Sözler döküldü ağzımdan:
“İncecikten Bir Kar Yağar
Tozar Elif Elif Diye
Deli Gönül Abdal Olmuş
Gezer Elif Elif Diye
Elif Kaşlarını Çatar
Gamzesi Sineme Batar
Ak Elleri Kalem Tutar
Yazar Elif Elif Diye
Evlerinin Önü Çardak
Elif'in Elinde Bardak
Sanki Yeşil Başlı Ördek
Yüzer Elif Elif Diye”
Sazın tınısı, sözlerim, kalbimin gümbürtüsü… hepsi bir oldu. Elif öyle bakıyordu ki… O bakış bir ömre bedeldi. Sesim titremedi, aksine her kelimede ona daha çok yürüdüm. O kadar saf ki… anlamıyor. “Acaba tesadüf mü?” diye düşünüyor belli ki. Bunu fark ettikçe gülmek geliyor ama bozmak da istemiyorum.
Türkü bittiğinde bütün masa alkışladı. Elif hâlâ bana bakıyordu. O bakış… beni ya rezil edecek ya vezir. Geri masaya yürüdüm, ona eğilip “Beğendin mi?” dedim. Dudaklarını ısırdı, “Çok güzeldi…” diye fısıldadı. O an kafamdan aşağı kaynar sular döküldü. Ellerini tutmak istedim ama kendimi zor tuttum.
Serhat hemen atladı:
“Komutanım, doktor hanım türküyü çok sevdi galiba!”
Elif şaşkın, “Yani… evet… tesadüfen adım geçti sanırım,” dedi.
Yutkundum. İçimden “Bu kız saf mı, saftirik mi… ama tam benlik!” dedim.
Elif’le yan yana oturduk. Tim gülüp eğlenirken ben fırsatını buldukça ona hafifçe dokundum: bir omzuna, bir eline… Tepkisini ölçüyordum. Kaçmıyordu. Üstelik her dokunuşumda nefesini tuttuğunu hissediyordum. Kalbim nasıl çarptı anlatamam. Ama hâlâ anlamıyordu. “Belki de başka bir kadın olsa çoktan anlamıştı,” diye geçirdim içimden. Ama Elif’in bu masumluğu… aklımı başımdan alıyordu.
O gece o türküyle başladım, artık durmaya hiç niyetim yoktu. Çünkü Elif’in mavi gözlerine bakınca… ilk kez bu dağlarda yaşamaya değer bir şey bulmuştum.
Artık kendimi tutmakta zorlanıyordum. Her sabah onun “Günaydın komutanım,” deyişi, öğlen “Yemeğinizi yediniz mi?” diye soruşu, hala hastasıyım gibi davranıyordu… (Hoş hastayım da sana hastayım doktor hanım…)sinirlerimi alt üst ediyordu.
Sabrımın ipi iyice incelmişti.
Bir gün yine revire bahane bulup gittim. Masasında raporlara gömülmüştü. Saçları yan yana düşmüş, mavi gözleri pür dikkat okuyordu. Elimle masaya vurup sesini çıkarmasını bekledim. Başını kaldırdı, şaşkın şaşkın baktı:
“Bir şey mi oldu?”
“Evet,” dedim. “Çık dışarı gel benimle.”
Kaşları çatıldı, “Niye?” dedi.
“Dedim ya… gel.” Sesim buyurgandı, istemsiz sert çıkmıştı.
Hızlıca önlüğünü çıkardı, saçlarını düzeltti, peşimden çıktı. Tugayın avlusuna indim, boş alana doğru yürüdüm. Beni adımlarıyla zor yetişerek takip ediyordu. Bir anda durdum.
O da durdu. Göz göze geldik. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.
“Bana bak,” dedim. Gözlerimi gözlerine kilitledim. “Ben kolay kolay kimseye güvenmem. Kolay kolay kimseyi merak etmem. Kimse için endişelenmem. Ama sen…” Yutkundum, kelimeler boğazıma düğümlendi. “Sen benim aklımı alıyorsun Elif.”
Mavi gözleri büyüdü. Dudakları aralandı ama tek kelime edemedi.
“Ben senin yanındayken… kendim oluyorum. Sen yanımda olunca bu dağların soğuğu bile içime işlemiyor. Sen olmadan…”
Sesim çatallaştı, sinirlendim, kendime kızdım. Oysa hiç planlamamıştım.
“Hadi, bir şey desene!” diye patladım.
Kıpırdadı, ama hâlâ sessizdi. Gözlerime bakıyordu. Ellerini sıkmış, nefesini tutmuş gibiydi. Bir adım attım ona doğru. Şimdi aramızda nefes mesafesi bile yoktu. Yasemin kokusu burnuma doldu. Gözlerimi kapatıp içime çektim.
“Yasemin…” diye fısıldadım.
“Ne?” dedi, sesi titriyordu.
Gözlerimi açıp yüzüne baktım. “Kokun… yasemin gibi. Bu koku beynime işledi. Uyurken bile hissediyorum.”
Aklımda bin kelime, ama söyleyebildiğim sadece bu oldu.
O an… gözlerim dudaklarına indi. Dudaklarım öyle yakındı ki… kalbim deli gibi atıyordu. Ama tutuldum. Yıllardır her duygumu bastırmıştım, şimdi tek bir hamlede kırmak istiyordum o zinciri ama… olmadı. Geri çekildim.
“Sana bir şey olacak diye ödüm kopuyor,” dedim. Sesim sertti, ama içim kırılıyordu.
O hala sessizdi, gözleri dolu dolu bakıyordu bana.
Sinirimden elimle saçımı geriye attım. “Hadi dön revire,” dedim. “Daha çok saçmalamadan.”
O ise tek kelime etmeden, başını eğip yürüdü. Ben de arkasından bakakaldım. Kendi kendime “Sen tam bir geri zekalısın Atlas!” dedim.