Odanın kapısı arkamdan kapandığında tuttuğum nefesimi sonunda verebildim. Gerilen omuzlarım gevşedi. İçeride kendimi bu kadar kastığımı fark etmemiştim. Finley’in sessiz eşliği devam ediyordu. Bana içeride olanlar hakkında tek bir kelime söylemediği için minnettardım ama bu konuşmaları Jason’a söyleyeceğine de emindim. Ruhumda sanki bir leke vardı ve yavaş yavaş yayılarak nefes almamı zorlaştırıyordu. Odama gitme fikri bir an boğucu geldi. Açık havaya çıkmak istiyordum.
Saray bahçesinde biraz gezinsem sorun olur muydu?
Bunu denemeden bilemezdim.
İçimde ürkek bir ses odada kalmamın en iyisi olduğunu söylüyordu. Biliyordum ki eğer o sesi dinlemeye devam edersem saklanmaya devam edecektim. Benim özgür olmam gerekiyordu. Hastalık yıllarca elimi kolumu bağlamıştı. Başka bir şeyin bunu yapmasına izin vermeyecektim. Adımlarım yavaşça durdu ve bakışlarım beni korumaktan çok gardiyanım olan adama döndü.
Ben daha konuşmadan "Sizin için ne yapabilirim majesteleri?" diye sordu. Onun bana hareket etmeden konuşmasına şaşırmıştım. Yine de yüzü keyifsiz görünüyordu. Tabi istenmeyen kadına karşı nasıl davranması gerekiyordu ki?
"Biraz bahçede gezmek istiyorum," dedim farklı çıkan kelimeleri duysam da garipsediğimi belli etmedim. Adamın gözleri şahin gözleri gibi keskin bir dikkate sahipti. Ruhumu okumasından endişeleniyordum. Ben ve özgürlüğüm arasında birçok engel vardı. Bir de Finley’in bunlardan biri olmasını istemiyordum. Yine de bana cevap verene kadar gergin bir ruh haliyle bekledim.
Muhafızın hala bana baktığını görünce "Odamda hapis olmamın haksızlık olduğunu sende biliyorsun. Benim suçlu olduğuma dair kanıtınız yok."
Finley'in kaşları çatıldı. "Odanızda bulunan zehir şüpheleri sizin üzerinize çekiyor."
Alaycı bir gülümseme dudaklarımda yer edindi. "Eğer Prensesi zehirleseydim ve zehri senin odana saklasaydım suçlu sen mi olacaktın?"
Sorun yüzünün daha da kararmasına neden oldu. Onu kesinlikle sinir ediyordum. Sonunda pes edip nefesini verdi. "Dilediğinizi yapabilirsiniz majesteleri. Size eşlik edeceğim," derken yüzü ifadesizdi.
Benden bu kadar nefret etmesi için ne yaptığımı sormak istiyordum ama cevabını duymak muhtemelen hoşuma gitmeyecekti. Bahçeye gitmek istiyorsan biraz olsun dilimi tutmam gerekiyordu. İnsan ağzını tutabilirse başına gelebilecek sorunların yarısından uzaklaşabilirdi. Sadece sessiz kalmalıydım değil mi ama yine de kendime engel olamadım ve kelimeler hızla dudaklarımdan döküldü.
"Benimle bir bahçe gezintisi harika olacak," derken gülümsememi bastırıyordum. Önünden yürüdüğüm için yüzümü görmesi imkansızdı.
Finley derin bir nefes aldı ama tek kelime etmedi. Adam çelikten bir duvar gibiydi. Ne kadar yumruklasam da olan sadece ellerime oluyordu. Yine de onu sinir etmek garip bir şekilde hoşuma gitmeye başlamıştı.
Finley’in tavrına canımı sıkamayacak kadar heyecanlıydım. Birkaç pencerenin önünden geçerken havanın ne kadar güzel olduğuna şahit olmuştum. Sanki dışarıya onların yanına gitmemi söyleyen kuşların cıvıltısı sarayın duvarlarında yankılanıyordu. Eşsiz bir melodiyi daha yakından duymak için sabırsızlanıyordum. Bu kitap her ne kadar sorunlarıyla karşıma çıksa da verdikleriyle kendimi cennette gibi hissetmeme neden oluyordu.
Penceremden gördüğüm seraya gitmek için sabırsızlanıyordum.
Finley L şeklindeki koridoru takip ederken bende onun hemen arkasındaydım. Bu yollardan ne zaman sonra kendim tek başıma yol olabilirdim bilmiyordum. Yollar öğrenecek kadar uzun kalma niyetinde değildim gerçi. Koridorda ilerlerken kimseyi görmememe rağmen tuhaf bir şekilde izlendiğim hissinden kurtulamıyordum. Paranoyak olmak istemiyordum ama o tuhaf his sanki ikinci bir deri gibi üzerime yapışmıştı. Bu duygunun yabancı bir bedende yabancı bir dünyada olmakla alakalı olduğuna yordum. Kim bilir belki birileri kitabı okuyordu ve beni izlediğini düşündüğüm gözler satırları takip eden gözlerdi.
Sonunda koridor geniş merdivenlere bağlandığında Finey'e soru sormak zorunda kalmayacağım için memnun oldum. Merdivenler koyu mavi halıyla kaplıydı. Maun korkuluğa elimi koyarak yavaş yavaş indim. Merdiven sonunda geniş bir hole çıkıyor, çok değil biraz ileride çift kanatlı kapılar ardına kadar açık duruyordu. Bahçeden gelen sesleri, çiçeklerin kokularını şimdiden alabiliyordum. Son kalan basamakları hızla indim. Prenses gibi davranmak buraya kadardı.
Burası koridorlar kadar tenha değildi. İnsanlar durmadan içeri giriyor veya dışarı çıkıyordu. Yanından geçtiklerim önce şaşkınlıkla bana bakıyor ardından yüzlerinde öfkeyle selam bile vermeden yanımdan uzaklaşıyorlardı. Bana bakınca gördükleri Doğu Krallığı’nın prensesi değildi, Comerdai Kralı’nın istenmeyen metresiydi. Eğer arkamda beni takip eden Finley olmasa daha kötü şeyler yapacaklarına emindim.
Sonunda bahçeye adım attığımda gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Havanın taşıdığı koku başımın dönmesine neden oldu. Mümkün olsa tüm havayı ciğerlerime çekip orada saklamak isterdim. Hiçbir yer burada şahit olduğum manzara kadar beni mutlu etmemiş, huzurlu hissettirmemişti. Sonra bahçeye gerçek anlamda baktım ama burası odamın penceresinden gördüğüm vahşi bir güzelliği olan seranın bulunduğu bahçenin olmadığını fark ettim.
"Burası değil," dedim hayal kırıklığı içinde.
Finley’in cevabı gecikmedi. "Neresi değil?"
Penceremden gördüğüm bahçe bu değildi. Şimdi gördüğüm bahçe özenle şekillendirilmiş çalı öbeklerinin olduğu, çiftlerin kol kola gezindiği ve gül dışında her renk ve çeşit çiçeğin olduğu bir bahçeydi. Uçsuz bucaksız gibi görünen birkaç at arabasının hareket halinde olduğu bu bahçe benim hayran olduğum yer değildi. Gördüğüm bahçeye gitmek istiyordum.
"Penceremden gördüğüm bahçeye gitmek istiyorum," dedim hemen. Finley'in hala bana şaşkın bakışlar attığını görünce "Cam sera olan bahçeden bahsediyorum."
"Sarayın terk edilen bahçesinden bahsediyorsunuz," dedi ve oraya giden yönü eliyle gösterdi. Suratsız bir ifade ile baksa da ona gülümsedim. "Teşekkür ederim." Beni istediğim yere götürdüğü sürece istediği kadar surat asabilirdi. Umursamıyordum içinde yorulmadan uzun bir süre yürüyebilmenin heyecanı vardı. Nefesim kesilmeden rahatça yürüyebiliyordum. İstediğim gibi hareket edebilirdim. Elimde olmadan yürürken bir çocuk gibi parmak uçlarımda yaylandım. Serin hava, çiçeklerin kokusu, mavi gökyüzü ve sağlıklı bir beden mutluluğumu bir uçurtma gibi durmadan yükselmesine neden oluyordu.
Finley çok geçmeden oldukça arkamda kaldı. Muhafız usta bir asker olmalıydı. Belki de krallıkta tüm askerler öyleydi. Kitapta büyük savaştan ve Comerdai Krallığı'nın kazanmasından bahsetmişti. Zafer oldukça büyüktü. Bu zaferin bir nedeni de Güney Krallığı Comerdai büyü yapan insanlara sahip olmasıydı. Üstelik topraklarına bulunan madenler sayelerinde güçlerini sağlamlaştırıyordu. Hala büyü yapan birini görmemiştim ama merak ediyordum. Slyvia’nın büyü gücüne sahip olmaması ne kadar kötüydü. Böylece kaçış planlarım daha kolay olabilirdi.
Hava serindi ve üzerimdeki ince elbise üşümeme neden oldu. Kendime sarılarak bir nebze olsun soğuğu kırmaya çalıştım. Slyvia hasta değildi belki ama bedeni narindi. Bunun nedenini iyi beslenmemesine yoruyordum. Bedenim titremeye başladığında geri dönmek için geç olmadığını düşündüm ama ben daha geriye dönmeden omuzlarıma bırakılan ağırlığı hissettim. Bakışlarım omzuma döndüğünde Finley'in üzerindeki ceketin omuzlarımda olduğunu gördüm. Şaşkın bakışlarım ona kilitlendiğinde başını eğdi.
"Sizi korumak için emir aldım," dedi huysuz bir sesle. "Hasta olursanız görevimi ihmal etmiş olurum." Her ne kadar kibar bir harekette bulunsa da konuşmasındaki huysuzluk bir çocuğu andırıyordu. Gülmeden edemedim.
"Sorun yok Finley," dedim içten bir gülümsemeyle. "Eminim nefret ettiğin bir kadına bu kadar iyi davranman kral tarafından takdirle karşılanacaktır." Ardından pencereden gördüğüm bahçeye adım attım. Ah burası kesinlikle benim büyülendiğim bahçeydi. Öncelikle farklı çiçekler olsa da en çok kırmızı gül vardı. Kokuları havanın öyle içine işlemişti ki ne kadar derin nefes alırsam alayım doyamıyordum. Kitabın içinde olduğumu bilmeseydim bile bu bahçeyi gördükten sonra bir masalın içinde olduğumu anlardım.
Bahçedeki güller uçsuz bucaksız görünüyordu. Her bir noktayı özenle incelemek istiyordum. Nereden başlamalıydım? Sarayın ön bahçesinden çok farklıydı. Burası o sinir bozucu düzenli çalı öbeklerine ya da gereksiz bir asaletle gezinen insanlara sahip değildi. Sanki zamanın bir anında durmuş birinin onu ziyaret etmesini bekliyordu. Attığım her adımda, bakımsız çalıları gördükçe buna emin oluyordum. Burası saraydı. Her ne kadar arka bahçe olsa bile bahçıvanlar tarafından bakımı yapılmalıydı. Gerçi bu bahçenin böyle vahşi görünmesinden memnundum.
Bakışlarım cam seraya takıldı. Yüksek çatılı bir yapıydı ve her tarafı camla kaplıydı. İçindeki bitkileri görmek istiyordum. Orası benim saraydakilerden bunaldığımda kaçış noktam olacaktı. Bu yüzden seraya gidecek olan yola adım attım. Yolun iki yanında vahşice yayılmış kırmızı güller çiçek açmıştı. Bunların baharın ilk gülleri olduğunu düşündüm. Hava soğuk olmasına rağmen bir yakut gibi parlıyorlardı. Kokularını almak içinse yanlarına gidip burnumu dayamaya gerek yoktu. Benimle ilgilenen kıza her sabah bu çiçeklerden odama koymasını söylemeliydim.
Dört bir yanımdan güzel kokular geliyordu. İnsan sesleri yerine kuş seslerini duyuyordum. Trafik sesleri olmadan etraf çok sakin ve huzurlu görünüyordu. Bundan tuhaf bir şekilde memnundum. Gece gökyüzüne bakmak için sabırsızlanıyordum. Şehirlerdeki gibi ışık kirliliği olmadan acaba gökyüzü nasıl görünecekti kim bilir? Buraya hiçbir yere ait olmadığım kadar ait hissetmem tuhaf mıydı?
Finley arkamda belli bir mesafe bırakarak yürüyordu. Benimle sadece muhafızım olduğu için zaman geçirdiğini daha net bir şekilde gösteremezdi. Ceketini tutarak kollarımı geçirdim. Biberiye kokusu burnuma doldu. Finley ile dost olmak güzel olabilirdi. Başımı hızla salladım. Çiçekleri görmek beni hayalci biri yapmıştı. Ondan bana dost olması imkansızdı. Kral şu an beni cezalandırmak istese ensemden tutar götürürdü. Bazı insanların duygularını değiştirmek çok zordu.
Cam sera gittikçe yaklaşınca adımlarım hızlandı. Ağaç öbeğine denk geldiğimde yanından geçerek daha kuytu bir yere girmek zorunda kaldım. Bahçede kimse olmadığı için Finley daha da geride kalmıştı. Eminim bana ceketini verip iyi davrandığı için kendini yiyordu.
Ağaçların yanından geçtikten sonra yol beni daha da tenha bir yere getirdi. Tam o sırada ilerideki gül ağacı öbeğinin oradan bir ses duydum. Acı dolu bir inlemeye benziyordu. Ses tüylerimi diken diken etti. Ayaklarım ben daha onlara hareket emri vermeden hızla sese doğru yürümeye başladı.
Ağaçların etrafından döndüm ve karşımdaki manzarayı gördüğüm anda yaşadığım şokla bir süre ne gördüğümü anlamaya çalıştım.
Biri kadın diğeri erkek iki figür birbirlerine yaslanmış halde duruyordu. Bir an onların özel bir anlarına daldığım için hızla geri çekilmeyi düşündüm ama bakışların kadına takıldı.
Bana odamda yardım eden hizmetçiydi.
Karşısındaki iri yarı adam tarafından ağaca sıkıştırılmıştı ve adamın eli eteğinin altındaydı. Kadının yüzünde zevkten çok acı dolu bir ifade vardı. Adamın dokunuşunu kesinlikle istemiyordu.
Adam bir an gelenin kim olduğuna bakmak için döndü. Geri çekilmek yerine yüzünde pis bir gülümseme belirdi.
"Sevgili kardeşim seni burada görmek ne büyük tesadüf.”
Adam o kadar rahat görünüyordu ki sanki bahçe de değil yatak odasındaydı. Onları yalnız bırakacağımı düşünerek hareketlerini düzeltmeden kadının özel alanını ihlal etmeye devam ediyordu. Genç hizmetçi onu kurtarmayacağımı biliyor ve çaresiz görünüyordu. Korkudan bembeyaz görünmesine rağmen hala yardım istemek için tek bir kelime bile etmemişti. Onun bakışları soğuğu unutmama neden oldu. Bedenim öfkenin ateşinde yanıyordu adeta. Sylvia onları bu şekilde kaç defa görmüş ve kadını korumamıştı?
Adamın soluk yeşil gözlerine baktım. Kıyafetleri üç parçadan oluşan, Jai Krallığı'nda giyilenden farklıydı. Saçlarının kenarları kazıtılmış ama başının tam tepesinde kalan saçları örgüyle görülmüş halde sırtına kadar uzanıyordu. Bu adam Slyvia'nın kardeşiydi demek. Kim bilir kaç kardeşi daha saraydaydı. Burada kalmalarının bir sebebi olmalıydı. Yakın zamanda bunun nedenini öğrenecektim.
Hizmetçi kız çaresizliğini belli eden bir nefes aldığında kendime geldim. Düşüncelerin sırası değildi. Daha önce biriyle kavga bile etmemiştim ama kızı adamın insafına bırakacak değildim.
"Hemen çek ellerini," dedim sert bir sesle. Benden korkmayacağını bildiğim için başka bir tehdit bulmam gerektiğini biliyordum. "Ya da Finley'e elini bileğinden kesmesini söylerim." Acaba bunu emretsem Finley benim emrimi dinler miydi? Bileğini kestirdiğim için krallıkta nasıl bir kadın olarak anılırdım acaba? Tarihlerine kanlı metres diye bile geçebilirdim. Tanrım neler düşünüyordum böyle.
Adamın kendine güvenen gülümsemesi yavaşça dağıldı ve bakışları omzumun üzerinden arkaya odaklandı. Finley bize katılmış olmalıydı. Adam istemeye istemeye kızın eteğinin altından elini çekti. Bir yandan geri adım attığı için kendine bile şaşırıyor gibiydi.
Rüzgâra kapılan bir yaprak gibi titreyen hizmetçi ondan hızla uzaklaşmak istedi ama ayakları birbirine dolanınca tökezledi. Hemen birkaç adım atıp ona uzanıp kolundan tutarak arkama çektim. Artık ona zarar gelmeyeceğini söylemek istiyordum ama adamdan gözlerimi ayıramıyordum.
Karşımdaki adam içinde bulunduğum bedenin kardeşi olabilirdi ama benim için bir anlam ifade etmiyordu. Kızın hala titrediğini görmesem bile hissediyordum. Onun zor durumunu gördükten sonra adamın yaptıklarını göz ardı edemezdim. Üstelik karşımdaki adamın canını yakmak istiyordum. Bir daha kimseye böyle kötü anlar yaşatmayacak kadar canını yakmak istiyordum.
Adam benden önce davranarak "Kardeşim ne zamandır benim zevklerime karışıyor," diye sordu. Ağaç gövdesi kadar kalın kollarını göğsünde bağladı. İstese tek bir hareketiyle boynumu kırabilirdi. Bu düşünce huzursuz hissetmeme neden oldu. O sırada muhafız Finley'in bir adım arkamda durduğunu hissettim. Bedeni gergin vereceğim bir emri bekliyordu.
Finley benden nefret ediyordu ama bana zarar verilmesine müsaade etmezmiş gibi hissediyordum. Daha doğrusu bu zayıf umuda sıkıca tutunuyordum.
"İsteksiz kadınlara dokunacak kadar pisliksen sana söylediklerimi dert etmeme gerek yok." Arkamda genç kızın hıçkırdığını duydum. Midem bulanıyordu. Kızın odaya geldiğindeki halini düşündüm. Kim bilir ne kadar süredir bunu yaşıyordu.
Karşımdaki adam hala kendini beğenmiş bir ifadeyle sırıtıyordu. Durumun farkında değil gibiydi.
"Onun öyle titrediğine bakma sen gelene kadar oldukça istekliydi."
Burnum tiksintiyle kırıştı. Adam bu işten sıyrılacağını biliyordu. Hatta bundan emindi. Adalet olmadığı zaman zalimler daha cüretkâr oluyordu.
"Güzel kardeşim izin verirsen kaldığım işe devam etmek istiyorum," dediğinde bize doğru bir adım yaklaştı ve bana doğru eğildi. “Yoksa onun yerini sen mi almak istersin?”
Söyledikleri kanımın çekilmesine neden oldu. Bir an bile düşünmeden "Finley," diye seslendim.
Finley ikiletmeden hemen yanıma geldi.
Başını hafifçe eğdi. "Leydim."
Başımla karşımdaki adamı işaret ettim. "Onu tutuklayın. Cezasını kralın kendisi versin," dedim kendimden emin bir sesle. Kral Jason kendi mülkünde adamın bunu yaptığını duyduğunda ne ceza verecekti merak ediyordum.
İki adamda birden bana baktı; birinin gözlerinde öfke diğerinde şaşkınlık vardı.
"Yapamazsın, seni lanet kadın," diye bağırdı karşımdaki adam. Adını bile bilmiyordum. Ona seslenmek istemiyordum. Adam bana doğru adım attı. "Sen kim oldu-" sanki gizli bir el onu susturmuş gibi konuşmayı kesti.
Kılıcına davrandığında bir an Finley'e zarar verebileceği için endişelendim ama Finley ileri atılıp hızlı hareketlerle adamı silahsız bıraktı. Sonunda nereden geldiklerini bilmediği birkaç asker geldiğinde Finley adamı çoktan silahsız bırakmıştı. Bahçede kimse yokken birden basıl çıktıklarını anlamadım. Her şey o kadar ani olmuştu ki arkamızdan askerler bana durmadan bağıran adamı sürüklerken hala olanları anlamaya çalışıyordum.
"Leydim," diye seslenen Finley sayesinde düşüncelerimden uzaklaştım. Bakışlarım hala Slyvia'nın abisinin önceden durduğu yerdeydi. Ne kadar tehlikeli olduğunu düşündüm. Syvia krallığında neler çekmişti? Neden bu kadar ürkek bir kızdı? Başına gelmiş olabilecek olayların düşüncesi ruhumu karartıyordu.
"Evet," dedim dalgın dalgın. Yaptıklarımın sonuçları ne olacaktı merak ediyordum. Yine de aynı durumla karşılaşsam aynı kararları verirdim. Zalimliğin karşısında sessiz kalmayı reddediyordum.
Finley dikkatle bana bakıyordu. Sanki her an tuhaf bir şey yapmamı beklermiş gibiydi. Soru sorduğunda sesi daha yumuşaktı. "Odanıza dönmek ister misiniz?"
Başımı sağa sola salladım. Kendimi konuşacak gibi hissetmiyordum. Yeni bir bedende uyanalı yirmi dört saat olmuş muydu? Kaçıncı sorunla karşı karşıya kalıyordum. Sağlıklı bir bedende olmak tüm sorunlarımı çözmüyordu. Bazen dileklerimize dikkat etmemiz gerekirdi. Ben o dikkatsizliğin bedelini ödememek için dişimi tırnağıma takmalıydım.
"Odama gitmek istemiyorum," dedim bakışlarım hala cam seradaydı. "Finley benim için genç hizmetçime odasına kadar eşlik eder misin?"
Finley'in beni yalnız bırakmayacağını biliyordum ama şansımı denemek istemiştim. Nitekim Finley'de itiraz edecekmiş gibi dudaklarını araladı ama beni şaşırtarak başını salladı ve yanımda titreyen kadına döndü.
"Size odanıza kadar eşlik edeyim."
Genç hizmetçi bana baktığında gülümseyerek başımı salladım. Konuşabilecek kadar kendimde hissetmiyordum. Finley'in bana karşı olan tutumundaki ani değişiklik bir an için kendim olmamı engelliyordu.
Onları bir süre uzaklaşırken izledim ve gözden kaybolduklarında yüzümü cam seraya çevirdim. Artık daha yakındım. Camlar ne kadar yağan yağmurlardan dolayı lekelere sahip olsa da içerisini az çok görebiliyordum. Sanki bahçeden daha çok kırmızı gül varmış gibi duruyordu.
Seranın kapısına geldiğimde beyaza boyanmış çift kanatlı kapıya uzandım. Kapının kenarlarında ve kulpunda gül kabartması vardı. Bir zamanlar kan kırmızısı olduğuna emin olduğum boya zamanla ve hava şartlarıyla soluk pembe bir renk almıştı. Kapı gıcırtıyla açıldığında girmemem gereken bir yere adım atıyormuş gibi hissettim.
Tavana kadar gül sarmaşıkları vardı ve yaprakların arasından zorda olsa sızan gün ışığı seranın içini altın rengine boyuyordu. Sera geniş görünse de aslında bir kulübeden biraz daha büyüktü. Bahçede gülden başka bir çiçek olmadığı için burasının özel birine ait olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Gerçi o biri kimse uzun zamandır buraya uğramamış olmalıydı.
Seranın ortasındaki beyaz masa paslanmıştı, sandalyelerden biri toz içindeyken diğeri yerdeydi. Güller sanki her yere uzanmak istermiş gibi çiçek açmışlardı.
"Acaba neden sadece kırmızı gül var," diye sordum dalgın bir halde.
Seranın kapısından gelen cevap irkilmeme neden oldu.
Tanıdık ses "Çünkü," dediğinde arkamı döndüm ve binici kıyafetleri içinde olan kral Jason'ı gördüm. İtiraf etmeliydim ki nefes kesici görünüyordu. Lacivert binici kıyafetleri bedenini sarmıştı, attan henüz indiği kıyafetlerinin buruşuk halinden anlaşılıyordu. Ben onun etkisinden kurtulmaya çalışırken "Çünkü?" diyerek konuşmasına devam etmesini istedim.
Jason yaslandığı kapıdan uzaklaştı. Yüzünde dalgın bir ifade ile seraya baktı. Sonra geçmişin anılarına dalan bir adamın sesiyle konuşmasına devam etti.
"Çünkü bu seranın sahibi kırmızı gülleri severdi."