Yaşamak istiyorum!

2570 Words
Yaşıyordum. Şimdilik önemli olan buydu. Durumun böyle kalması için elimden geleni yapacaktım. Hala pencereden bahçeye bakıyordum. Serin esen rüzgâr perdeyle beraber saçlarımı da savuruyor, eşsiz çiçek kokularını odama taşıyordu. Güneş sanki ılık bal gibi tenime dökülürken ruhuma kadar ısındığımı hissediyordum. Bahçeye ve serin havaya bakılırsa ilkbahar yaşanıyordu. Kış elini çekmemiş, yaz henüz yüzünü göstermemişti. Güneş tüm heybetiyle mavi gökyüzünde yerini korusa da tam olarak yeryüzünü ısıtmıyordu. Yeniden esen rüzgâr titrememe neden oldu. Giydiğim gecelik uzun kolluydu. Tuhaftı ve asla giymeyeceğim kadar uzundu. Prenses Slyvia oldukça mütevazı giyiniyordu. Peki beni giydiren kimdi ve ben bu yapılırken neden uyanmamıştım? Bunu daha sonra düşünecektim öncelikle yapmam gerekenler vardı. Slyvia’nın dostan çok düşmanı olduğunu biliyordum bu yüzden uyurken bile tetikte olmalıydım. Sarayda sevilmediğini biliyordum. Ne yazık ki ailesi de onu metres olması için gönderdiğine göre pek umursamıyordu. Yaşamak istiyorsam sarayda kalamayacağımı biliyordum. Jai Krallığı’na da geri dönemezdim. O zaman geriye tek bir seçenek kalıyordu, o da kaçmak. Kaçmayı düşünmek kolaydı ama nereye kaçacaktım? Üstelik kaçtıktan sonra hayatımı bir süre idame ettirecek kadar param var mıydı? İyi bir plan yapmadan hiçbir yere gidemezdim. Bilmediğim bir dünyaya körlemesine atılmanın sonucu pek iyi olmazdı. Öncelikle Prensesin nelere sahip olduğuna bakmalıydım. Birde tabi içinde bulunduğum dünyayı tanımalıydım. Kapının gıcırdayarak açılması olduğum yerde irkilerek arkamı dönmeme neden oldu. Kapının girişinde kısa boylu genç bir kadın duruyordu. Siyah elbise, beyaz önlük onun bir çalışan olduğunu gösteriyordu. Dizlerini hafifçe kırıp donuk bir ifadeyle yere baktı. "Uyandığınızı bilmiyordum prensesim," derken sesi fısıltıdan bir tık yüksekti. Nasıl olduğumu sormadı. Hatta ondan yardım isteyip istemediğime dair bir tepki beklemedi. Hızlı adımlarla odanın bir köşesine ilerledi ve daha önce dikkatimi çekmeyen kapıdan içeri girdi. Çok geçmeden su sesleri olduğum yere kadar geldi. Dışarı çıktığında ellerini önünde birleştirmiş başını eğmişti. "Banyo yapmanıza yardım edeyim prenses." İç çekmeden edemedim. Birinin yardımı olmadan banyo yapmayı özlemiştim açıkçası. Hasta olduğum için ailem etrafımda her an pervane olurdu. Buna banyolarda dahildi. Annemin gözlerindeki endişeyi hala hatırlıyordum. Ailem. Onları düşünmek kalbime bir hançerin saplanmasına neden oldu. Artık onların yanında olmayacaktım. Onları düşünmek gözyaşlarına boğulmama neden olacağı için kendimi tuttum. Benimle birlikte acı çekmeye devam etmelerine gerek yoktu. Hepsi hayatını yaşayabilirdi. Tıpkı benim gibi. "Teşekkür ederim," dedim ismini bilmediğim genç kadına. Hastalıkla boğuştuğum bir hayat yaşasam da yirmi beş yaşına kadar kendi işimi kendim halletmiştim. "Banyomu kendim yaparım. Bana giyebileceğim kıyafetler bulabilir misin?" Genç kadın belki de ondan bir işi rica ettiğim için başını kaldırıp bana şaşkınlıkla baktı. O zaman göz renginin bal rengi olduğunu gördüm. Ardından hemen dizlerini kırıp eğildi. "Hemen hazırlıyorum Prenses." Üzerinde çiçek kabartmaları olan dolaba doğru yürürken bende banyoya ilerledim. Romanın var olduğu zaman Avrupa'nın orta çağını andırıyordu ama kesinlikle alternatif bir zaman dilimiydi. Avrupa'nın o döneminde içinde bulunduğum bir banyonun olması söz konusu değildi. İçerisi beyaz ve altın rengiyle döşenmişti. Mermerlerin üzerinde altın tozları vardı. Musluklar, havlu asacakları, kapının kulpu bile altındandı. Hiçbir zaman sarayda ya da ona benzer bir yerde bulunmamıştım ama bu banyonun üst düzey olduğunu ben bile anlayabiliyordum. Geceliğimi ve iç çamaşırı olduğunu düşündüğüm kıyafetleri çıkardım. Küvetin içine oturduğumda sıcak su sanki şefkatli bir çift kol gibi sarıp sarmalamıştı. Genç kadın banyonun suyuna güzel kokulu bir şeyler dökmüş olmalıydı, her nefes aldığımda buharla beraber hoş kokular burnuma doluyordu. Vücudumu yıkadım, gümüş bir tarakla saçlarımdaki düğümleri zor olsa da çözdüm. Genç kadının bıraktığı havlulara sarınarak banyodan çıktığımda yatağın üzerindeki kıyafetleri ve perdesi açılan teras kapısının yanındaki masanın üzerinde kahvaltımın bırakıldığını gördüm. Yemekleri görene kadar karnımın acıktığını fark etmemiştim. Genç hizmetçi giyinmeme yardım etmek için odanın bir köşesinde duruyordu. "Kendim giyinebilirim," derken kadının bana yaklaşmasını engelledim. "İstersen gidebilirsin. Önemli işlerin varsan onları hallet." Genç kadın bir an için isteksizce bana baksa da sonunda odadan çıkarak beni yalnız bıraktı. Birinin benimle ilgilenmesini istemiyordum. Artık kendi başımın çaresine bakabilirdim. Saraydan gittiğimde de öyle yapacaktım. Slyvia yardıma muhtaç bir prenses olabilirdi ama ben öyle biri değildim. Hızlıca giyindim. Elbisenin düğmeleri önden bağlandığı için memnun oldum. Kadını gönderdiğim için yardım alabileceğim biri de yoktu. Saçlarımı yanan şöminenin yanında oturup taradıktan sonra kurumaya bıraktım. Oda o kadar sıcaktı ki çok geçmeden saçlarım kurudu. Uzun zamandır hayalini kurduğum saçlara kavuşmuştum ama ne uğruna? Bazen sahip olduklarımızı kaybedince değerini anlıyorduk. Teras kapısını araladığımda içeriye çiçeklerin kokusunu taşıyan rüzgâr girdi. Havada kardan kalanların ve yeni başlayan baharın kokusu vardı. Kuşların neşeli cıvıltısı içeriye kadar girerken ister istemez ruhumun huzur bulduğunu hissettim. Burada şehrin gürültüsü, hastanenin temiz kokusu yoktu. Elimdeki sıcak çaydan bir yudum aldığımda dilimin haşlanmasına neden oldum. İç çekerek kulpu çatlak, desenler solmuş fincanı tabağına bıraktım. Çıkan ses odanın içinde yankılandı. Sanki geniş bir mezarın içindeymişim gibi oda sessiz ve soğuktu. Önümdeki sehpada duran tepsiye baktım. Bana kahvaltı adına birkaç dilim kuru ekmek, neredeyse bozulmak üzere olan meyve dilimleri ve çaydan çok çamurlu suya benzeyen sıvı vardı. Kaşlarım çatıldı. Karakterin bir prenses olduğunu biliyordum. Prenses Slyvia bunları mı yiyordu? Nedense bunun sebebinin gelen genç hizmetçi olmadığını düşündüm. Bir insana kötülük yapamayacak kadar çekingen görünüyordu. Yine de insanlara güvenme konusunda dikkatli olmalıydım. Uzun yaşayabilmem için güven önemliydi. Bu yüzden yapmam gereken bir görev vardı. Masadan kalktığımda bunu yapmak konusunda ne kadar isteksiz olduğumun farkındaydım. Hatta yapacağımı düşündüğüm iş yüzünden midem bulanıyordu ama geri adım atamazdım. Öncelikle odama kilitlenip kilitlenmediğimi öğrenmeliydim. Ne de olsa kral beni sadece zindandan çıkarmıştı ama suçsuzluğumu kabul etmemişti. Kitapta anlatılandan çok farklıydı. Bu kadarını ilk görüşmemizde anlayabilmiştim. Kapının kolu sorunsuz dönüp açıldığında rahat bir nefes aldım. Kapıyı tamamen aralayıp başımı koridora uzattığımda kapının yanında bekleyen muhafızla göz göze geldim. İçimdeki umut dolu balon bir anda patladı. Bu muhafızı tanıyordum. Kralın Leo diye seslendiği ve bana acımasızca davranan muhafızdı. Muhafız iri mavi gözlerini bana çevirdiğinde ne diyeceğimi bilemeden ona baktım. Bir an bana saldırabileceğini düşünerek geri adım atmak istedim ama bedenim hareket etmedi. Düşüncem şaşırmama neden oldu. Bana ait olmayanı ne kadar da çabuk sahiplenmiştim. Muhafız sanki burnunun ucunda kötü kokulu bir şey varmış gibi yüzünü buruşturduğunda karşılaştığım aşağılama karşısında kendime geldim. Hala Prenses Slyvia'nın haksız yere zorbalık gördüğünü düşünüyordum. "Odanızdan çıkmanızı gerektirecek bir durum mu var?" diye sorduğunda canımı sıktığını belli etmek istemedim. Sanki göstereceğim herhangi bir kötü duygu adamı haklı çıkaracaktı. "Evet, Prenses Jenina'yı ziyaret etmek istiyorum," dedim olabilecek en sakin sesle. Sanki ona tokat atmışım gibi irkilince tuhaf bir tatmin duygusu hissettim. Eğer Slyvia'ya karşı bu kadar acımasız olmasaydı, lacivert üniforması içinde onu yakışıklı bile bulabilirdim. İri dalgalı kestane rengi saçları omzuna iniyordu. Biçimli dudakları nefretle lekelenmiş olmasa daha güzel görünürdü. Bronzlaşmış teni kaslı vücudunu sarıyordu. Leo’nun yüz ifadesi buza oyulmuş gibiydi. "Bunu neden yapasınız ki?" diye sorduğunda sesindeki saklamaya çalıştığı şaşkınlığı duyabiliyordum. "Onu ziyaret edeceğim çünkü rahatsızlandı ve bunun sebebi olarak benim cezalandırıldığımı düşünmüş olmalı. Yapmadığım bir şey için sorun yaşamak istemiyorum." Muhafızın kaşları çatıldı. Bana asla inanmayacağını görebiliyordum. "Ona zarar vermek için gitmediğinizi nereden bileceğim?" "Bu kadar endişeli olmayın lütfen,” dedim sakinliğimi koruyarak. “Benden şüphe ediyorsanız bana eşlik edin. Ona zarar vermek gibi bir niyetim yok.” Başını salladığında sevindim. Odadan çıkmamın yasak olduğu konusunda diretseydi aklımdakini asla gerçekleştiremezdim. Hayatta kalma planının birinci adımı insanlara zararsız biri olduğumu göstermekti. İleri doğru bir adım atıp durdum. Arkamda bana şaşkınlıkla bana adama döndüm. "Adın neydi? Madem bana eşlik edeceksin adını bilmeliyim." Sorum onu kendine getirdi. "Adım Leo Finley," dedi soğuk bir sesle ve hemen ekledi. "Siz bana Finley olarak seslenin." Onunla yakın olmamı istemiyor olmalıydı. Bu benim için sorun değildi. "O halde muhafız Finley bana prenses Jenina'nın odasını gösterir misiniz?" ******* Tam tamına on beş dakikadır yürüyor olmalıydık ve hala prenses Jenina’nın odasına gelebilmiş değildik. Ne kadar kendinden emin görünmeye çalışsam da ara ara bedenimin titremesine engel olamıyordum. Zihnim gördüklerimin bir hayalden hatta bir dizi sahnesinden olduğunu öğütleyip duruyordu. Sanırım delirmemek için kendini korumak adına böyle yapıyordu. Modern zamanlardan gelen biri olarak gördüklerimi sindirmek kolay değildi ama herkes istediği gibi bir ikinci şansa sahip olamıyordu. Sessiz ilerleyişimiz etrafı daha fazla incelememe neden oluyordu. Devasa tablolar, koridorda ara ara görünen heykeller, daha ne olduğunu bilmediğim nesneler vardı. Bazen güneş alan büyük pencerelerin yanından geçerken bazen dar koridorlardan ilerliyorduk. Slyvia’nın bedeni zayıftı. Bu yüzden bazen adımlarımı yavaşlatıyor nefesimin düzelmesini bekliyordum. Öldüğümde yirmi beş yaşındaydım. Acaba Slyvia kaç yaşındaydı? Kitapta buna dair bir şey okuduğumu hatırlamıyordum. Üstelik bu sorabilecek bir durumum yoktu. Bildiğim konuları düşünmeye karar verdim. Jason ve Jenina’nın evliliği hakkında Slyvia ölene kadar net bir karar verilmiyordu. Bunun en önemli sebebi Jason'ın kadına duygu hissetmemesiydi. Jenina'nın yoğun duygularına rağmen genç kadını arkadaşı olarak görüyordu. Ne zaman ki birlikte olacaklardı Jason o zaman kadına abayı yakacaktı. Aralarında her ne olacaksa buna engel olmak istemiyordum. Sadece ölmek yerine sarayı terk edecektim sonrasında ikisi istedikleri zaman bir araya gelebilirdi. Finley durduğunda bende durdum. Adam soğuk mavi gözlerini bana çevirdi. "Burası Prenses Jenina'nın odası," derken sanki hareketlerime dikkat etmem gerektiğine dair uyarıyordu. Kendi odama büyük ve ihtişamlı diyorsam Jenina’nın odasına ne demeliydim bilmiyordum çünkü kapısı bile benim odamın kapısının iki katıydı. Ben daha bir şey söylemeden Finley kapının önünde dikilen hizmetçiye döndü. "Prenses Jenina'ya onu kraliyet metresinin görmek istediğini söyleyin," dedi. Metres kelimesi tüylerimin diken diken olmasına neden oldu. Kelime bir hançerdi ve her dile geldiğinde tenimde kanayan bir yara bırakıyordu sanki. Hizmetçi içeri girmeden önce "Slyvia," dedim. Az kalsın kendi adımı söyleyecektim ama şükür ki ağzımdan çıkmamıştı. Hizmetçi kadın bir eli kapının kulpunda bana şaşkınlıkla baktı. "Ona prenses Slyvia'nın onu görmek istediğini söyleyin." Finley’e bakmadım ama ne demek istediğimi anladığını düşündüm. Bir prenses metresten daha değerliydi. Hizmetçi telaşla odaya girdiğinde sakince cevabını bekledim. Prenses Jenina beni görmek istemeyebilirdi. O zaman nasıl bir yol izlemem gerektiğini bilmiyordum ama beni görmeyeceğini düşünerek buraya gelmeden duramazdım. Birkaç dakika bekleyeceğimizi düşündüm ama hizmetçi bir türlü dışarı çıkmıyordu. Başka zaman olsa içeride bir sorun olduğunu düşünürdüm ama Jenina’nın ne yapmak istediğini anlıyordum. Beni olabildiğince kapısında bekletmek istiyordu. Derin bir nefes alıp yavaşça verdim ve eteklerimi kaldırıp olduğum yere çökerek oturdum. Yanımda dikilen Finley şaşkın bir ifadeyle bana baktı. “Ne yapıyorsunuz?” “Oturuyorum,” dedim bariz olanı dile getirirken. Finley’in yüzündeki hayret şimdi daha belirgindi. “Yere oturamazsınız prenses.” Güldüm, “Ah demek şimdi prenses oldum,” dedim eteğimi uzattığım bacaklarımın üzerine örterken. Kalın kırmızı halı soğuk mermerden korunmamı sağlıyordu. “Bir süre burada bekleyeceğiz,” dedim kendimden emin bir sesle. “Prenses Jenina bana kim olduğunu göstermek isteyecektir.” Finley sanki Jenina’ya hareket etmişim gibi yüzünü buruşturdu. “Yanılıyorsunuz, Prenses Jenina kibirli biri değildir. Eminim biraz sonra içeriye alacaktır.” Omzumu silktim. “Eh sen buna inanmak istiyorsan sen bilirsin.” Böylece beklemeye başladık. Ben koridoru ve eteğimi incelerken Finley bir süre yanımda dikildi. Gözleri sanki kapıda delik açacakmış gibi dikkatle bakıyordu. Bir an sonra sabit duramadığından olacak mekik dokumaya başlamıştı. Arada kapıya bakıyor ve başını sağa sola sallıyordu. Yarım saat veya bir saat – Ne kadar sürdüğüne emin değildim. - süren sancılı bekleyişin ardından hizmetçi kapıda göründü. "Prenses sizinle görüşecek leydim," dedi ve geçmem için kapının önünden çekildi. Hareketlendiğim an Finley'de peşimden harekete geçti. Gerçekten kadına bir zarar vereceğimi düşünüyor olmalıydı. Kitabı okurken Jason'ın hiç âşık olmadığını hatırlıyordum ama içeri girip prenses Jenina'nın güzelliği ile karşılaştığımda adamın gözlerinden şüphe ettim. Kadın bir tanrıça kadar güzel görünüyordu. Ana karakterin olması gerektiği gibi büyüleyiciydi. Kızıl saçları dalga dalga şalının üzerinden beline iniyordu. İri kahverengi gözlerini gür kirpiklerle çevriliydi. Harika görünüyordu ve birazda solgun. "Sizi karşılamak için kalkamadığımdan affınıza sığınıyorum prenses. Hala zehrin etkisi tam olarak geçmedi," dedi melodik bir sesle. Gerçek bir prensesti. Disney filmlerimde izlediğim gibi bir prenses. Slyvia’ya karşı tuhaf bir tutumu olması ne kadar kötüydü. Onunla arkadaş olmak güzel olabilirdi. "Sorun değil," dedim umursamaz bir tavırla ve genç kadının karşısındaki koltuğa geçerek oturdum. Finley çok geçmeden bir gölge gibi koltuğumun arkasına geçti. Bu hareketinin beni korumaktan çok bir harekette bulunursam engellemek için olduğunu biliyordum. Bunun canımı sıkmaması gerekirdi ama yine de kendime engel olamadım. "Sizi iyi gördüğüme sevindim," dedim aradaki sessizlik uzadığında. Sohbetin fazla uzamasını istemiyordum bu yüzden hemen konuya girdim. "Umarım sizi zehirleyenin ben olmadığımı biliyorsunuzdur." Prenses Jenina kibarca gülümseyerek elindeki kitabı koltuğa bıraktı. "Açıkçası bunu kimin yaptığını bilmiyorum ama Jason sarayda gezinmenize izin verdiyse eminim suçlu olmadığınızı düşünüyordur." Sesindeki alayı bir tek ben duymuş olamazdım ama diğerlerinin yüz ifadesine bakma güdüme engel oldum. Prenses Jenina’nın görünüşü, tavırları ve konuşması kusursuzdu ama sanki bir illüzyonun arkasından bize bakıyormuş gibi hissetmekten kendimi alamıyordum. "Sözlerime ne kadar inanırsınız bilmiyorum ama ben sizi zehirlemedim," dedim hemen. Bu konuşmanın yapılması gerekmese bir an bile kadının odasında durmazdım. Karşımda bir prenses yoktu. Kraliçe olacağına emin bir prenses vardı ve gücünün bir zar kadar ince kontrolünün altında uğuldadığını duyabiliyordum. Jason ile aralarındaki engel olmadığı göstermem en azından bir süre daha sorunsuz yaşayabileceğimin teminatı olurdu. "Benim de düşüncem bu," dedi kibarca. "Hem beni neden zehirlemek isteyesiniz ki? Sizin hem prenses hem saray metresi olarak konumunuz benden yüksek. Jason size güveniyorsa bende güveniyorum." Kibarlık ağıyla örülü bir tehdit karşısında ne yapabilirdim? Kadının Jason'a âşık olduğunu biliyordum. Prenses Slyvia'nın bir şekilde Jason'ın yatağına girmediğini biliyor olmalıydı ama Slyvia’nın niyetini bilemezdi. Gerçi bir metres olmaya niyetim yoktu. Bu sarayda edineceğim tek lakap kaçak veya kaçık prenses olabilirdi. Temkinli bir gülümsemeyle ona baktım. "Aslına bakarsanız bana verilen bu unvandan nefret ediyorum. Bu unvanı gerçek kılmaya istekli değilim. Güzel bir evlilik yapacak size nazaran benim kral ile olabilecek bir ilişkim söz konusu değil.” Jenina mahcubiyetle gülümsedi. Ya yetenekli bir oyuncuydu ya da samimi davranıyordu. "Jason evlilik hakkında asla benimle konuşmadı." "O akıllı bir adam doğru zamanda adımı atacaktır." Şükür ki bunu görmek için burada olmayacaktım. O zaman çok uzakta olmayı planlıyordum. Jenina ile konuşmamıza devam ederken kapıda gördüğümüz hizmetçi çay servisi yapmaya başladı. Önümüze konulan fincanlara ikimizde uzanmıyorduk. Bu hareket ikimizin de birbirimize güvenmediğini gösteriyordu. Demek Jenina ne kadar bana inandığını dile getirse de bana karşı şüpheleri vardı. Bu durumda kendi zehirlenmesini sergileyip suçu bana atmış olmayabilirdi. "Jason sizinle de vakit geçirmek isteyebilir," derken oldukça normal görünebiliyordu. "Benim kraliçe olmam söz konusu olsa bile sizde ona yakın olarak bir çocuk verebilirsiniz." Ne dersem diyeyim kadın beni denemekten vazgeçmeyecekti. Kadın kocası olacak adamın benden çocuk sahibi olabileceğini söylerken ne kadar da rahat görünüyordu. Eğer kıskançlık içten içe onu delirtmiyorsa belki de adama aşık değildi kim bilir. Yoksa seven hangi kadın kocasını başka bir kadınla paylaşabilirdi? Saray adabı eğer buysa buradan gitmek kesinlikle doğru karardı. Söylediklerimin arkasında durmaya özen göstererek cevap verdim. "Ne yazık ki Kral Jason ile yakın olmak gibi bir düşüncem yok." Jenina hala yumuşak bir ifadeyle gülümsüyordu. “Jason sizinle birlikte olmak isterse onu engelleyecek güce sahip değilim. Kral ne isterse onu alır.” ‘Beni değil’ diye düşündüm. Beni istese bile bana el süremeyecekti. Zindandaki karşılaşmamıza bakılırsa bunun için endişelenmeme gerek yoktu. “Buraya isteğim dışında gönderildim ve ne kadar krallığınız bana bir metres unvanı verse de o unvana uygun yaşamaya niyetim yok." Jenina şaşkın görünüyordu. Arkamdaki Finley'in bile heykele benzer duruşunu bozduğunu hissettim. Prenses Jenina’yı çok şaşırtmış olmalıyım çünkü bana karşı tedbirli olmayı bırakıp çayına uzanarak bir yudum aldı. "Sarayın sınırları içerisinde ondan kaçabilmeniz mümkün olmayacak. Saray meclisi sırf Jai Krallığının arasında ki ittifakı güçlendirmek için krala sizden çocuk yapması için baskıda bulunacaktır." Demek beni zorlamak istiyordu. Eğer bana yaşatabileceklerinden korkmasam onunla dalga geçmek için dediklerini onaylardım ama ince bir çizginin üzerinde yürüyordum. Dikkatli olmak zorundaydım. Yerimden doğruldum ve kırışan eteğimi düzeltirken kelimelerimi toparlamak için kendime zaman kazandırdım. "Prenses Jenina düşündüğünüz gibi bir şey olmayacak, Kral Jason ve ben hiçbir şekilde bir araya gelmeyeceğiz. Saray meclisi ne kadar baskı yaparsa yapsın." Kadının gözlerinden garip bir parıltı geçti. "Bundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?" Odadan ayrılmak için hazırdım. Planlarım hala netleşmemişti ama bu kadının bana sorun çıkarmasını istemiyordum. Bu yüzden Finley’in de duyabileceğini umursamadan kadına gülümseyerek cevap verdim. “Eminim çünkü kısa bir zaman sonra saraydan ayrılacağım,” dedim ve kısa bir reveransla kadının karşısından ayrıldım. Odadan çıkarken Jenina’nın yüzünde konuşmamız boyunca tek gördüğüm şeyin şaşkınlık olduğunu düşündüm.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD