Duvağımı kaldırarak hiddetle yüzüme baktı. Benim için felçli babamın duasıyla güzel bir hayat başlayacaktı. Sinan içinse bu konağın adının yıllardır "Beşiksiz Konak" diye anılmasının sonu gelecekti benim vesilemle. Benden istediği bir bebekti. Kurtulmak için ona yalvardığımda, elimde de kendi bedenimden başka bir varlık yoktu.
Dışarıda kulağını kapıya dayayan konağın kadınları, bahçede pencereden yansıyan ışığı kollayan çiftlik ahalisi vardı.
Soğuk... Buzdan keskin bakışlarıyla gözünü üzerimden hiç ayırmadan yatağa uzandı. Sırtını yatak başlığına dayayarak konuştu tok sesiyle:
"Pencerenin önüne geç."
"Nasıl?"
"Gelinliği çıkar, üzerine şuraya bıraktığım geceliği giy ve pencerenin önüne geç."
Kelimeleri ağzından çıkarışı bir köpeğe emir buyurur gibiydi. İsteğine bir anlam veremesem de uygulamaya dökmek üzere gelinliğin eteklerinden tutarak banyoya ilerledim.
"Nereye?"
"Çıkar dedin... Gelinliği çıkar dedin ya Ağam." eliyle karşısını işaret ederek yaslandı arkasına. Yatak başlığı sallanmıştı onun bu hareketiyle.
"Karşımda çıkar. Yavaş yavaş..."
Sinan Ağa'nın koyuca gözleri kararlı bakıyordu. Hiç utanması yok, diye lakırdılar işittiğimde kulak asmamıştım. Elindeki puroyla boydan boya süzerken beni, boğazımdan cıva misali akan sıvıyı ağırca yuttum. Karşısında... Yavaş yavaş üzerimi mi çıkaracaktım şimdi? Beni böyle seyrederken... Nüksedeceği tutan astımım göğsümü zorluyordu.
Hiç sıcak bir tebessüm etmez miydi bu adam? Korkuyordum.
Ben... Sahiden korkuyordum.
"Soyunsana Gülsima! Anlaman için kaç kere söylemem gerek? Cahilsin anladık... Kulağın da mı işitmiyor?"
İrkilerek başımı önüme eğmiştim . Haydi Gülsima... Konuş, konuş savun hakkını! Yapamazsın. El pençe durup itaatten başka haddin mi vardır? Seni kurtaran adama hükmün mü geçer?
Korkuyla yutkunarak pencereyi işaret ettim.
"Ağam, camın önünde ne işim ola? Biri görmez mi? Günahtır, etmeyesin."
Derin bir nefes aldı ve puroyu kenara bıraktı.
"Sen hep böyle sorgulayacak mısın emirlerimi?"
"Şayet karınsam, söz düşmez mi namusumu savunmaya? Bahçeden izleyen çiftlik ahalisine kendimi mi göstereyim? Olur iş mi bu Sinan Ağa? Bu mudur senin hatun diye koynuna alacağın kadına saygın?"
Ürperdiğimi gördükçe üzerime geliyordu. Tuhaf, soğuk bir tebessümle beraber takındığı alaycı tavır; şimdiden tüylerimi diken diken etmişti.
"Gülsima... Nedir isminin anlamı, biliyor musun?" aheste aheste yanıma yürürken, elleri ceplerindeydi. Sualine yanıtı başımı sallayarak verdim. Konuşursam ağzımdan kusurlu bir kelime çıkacak da Sinan Ağa kızacak diye korkuyordum. Yahut alay edecek diye benimle.
Dibime kadar girdiğinde irice gölgesi altında kaybolduğumu sandım. Teninin kavruk rengi gözümün önüne girene kadar başımı kaldırmadım.
"Yüzü gül kadar güzel olan kadın." elini uzatıp gelinliğin arkasındaki fermuara dokunarak bel oyuntuma kadar indirdi. Soğuk parmaklarını sırtımda hissettiğimde kara gözlerindeki mesafe beni ürpertmişti. "Bense güllerden hiç hoşlanmam."
Güllerden hoşlanmıyordu demek. Şaşkın şaşkın yüzüne bakakalmıştım.
O buz kestiren ifadesine, dudaklarının kıvrılması eşlik ettiğinde kaçırdım gözlerimi ve ardında duran duvara asılmış resme baktım. Bir gül bahçesi değil miydi?
"Yani anlayacağın, sevilmediğin yerde böyle itaatsizlik etmeyi sürdürürsen sonucu seni üzer."
Saçlarımı sol omzumda toplayıp dökerken göğsüme doğru, açıkta kalan kulağıma eğilip gözlerimden yaşı akıtan o cümleleri fısıldadı.
"Benden yardım istedin. Ben de sana şart koştum. Şimdi ne istersem onu yapacaksın Gülsima. İsteklerimi sorgulamadan, ağzımdan ne çıkarsa yerine getireceksin vazife edinip. Beni erin göreceksin! Bu konakta aldığın her nefesi bana borçlusun. Amma sevgiye gelince... Benden sana gelecek tek bir sevgi kırıntısı olmayacak, bunu da bilesin."
(12 GÜN ÖNCE)
"Gülsima! Allah'ın cezası... Allah'ın cezası cibiliyetsiz, gel buraya!"
Başımdaki oyalı yazmayı ensemin altından bağlayıp, kahküllerimi içine sıkıştırdım. Biraz ekmeğin içine bastığım şekerin son lokmasını yerken üvey annemin sesine odaya koştum.
Eteklerim toplandıkça geçen seneden kalma içliğin arasına dolanıyordu da koşmama mani oluyordu.
Yine de gıcırdayan tahtaları aşıp babamın yattığı odaya ulaştım.
"Geldim! Geldim, yetiştim."
Elindeki süpürgeyi göğsüme vurup yeri göstererek bağırdı.
"Saçından da kılından da bıktım! Topla yerdeki döküntüleri. Ortalık senin kara tellerinle dolmuş, bıktım!"
Şu tuttuğum süpürgeyle karşımdaki kadına vurmayı ne çok geçirmiştim içimden. Kanatana kadar vurup canından bezene değin yerde süründürmeyi... Ancak yok... Yapamazdım.
Felçli babama bakan oydu. Bense babamın gayrimeşru çocuğuydum. Nikahsız bir kadından doğma, üvey annenin önüne konulup büyütülmesi istenen bir p*çten fazlası değildim. Günahkâr ana babanın, günahlarının tohumuydum.
Bir evlenip gitseydim bu evden de canıma tak ettiren kadından da kurtulsaydım. Mutfağın kapısını kilitliyordu içeri girip yemek almamam için. Yine aynını yapınca, eve getirdiğim ekmeğin ucundan koparıp, arasına salondaki toz şekerden dökmüştüm. Akşam yemeğine kadar öyle tok kalmıştım. Çünkü, mutfak kapısı bir tek onun tarafından açılırdı.
"Toplarım. Bu muydu diyeceğin? Ondan mı ayağa kaldırdın evi?"
"Kız yumarım ağzını senin! Hiç yoktan evin işini gör diye tutuyorum seni burada. Felçli babana da hayrın yok, ne halt yemeye yaşarsın sen!"
Gözlerimi yatakta yatmakta olan babama çevirerek hüzünle eğdim boynumu. Bir gün yuttuklarım attırır mıydı tepemi?
Çekip gider miydim, yoksa babamı alır mıydım bu kadının yanından?
Elimi göğsüme koyarak gözlerimi kapattım. Kapattım ki delice esmeye çalışırken içimdeki hiddet, onu dindirebileyim. Neticede bu kadın, diye bahsettiğim babamın karısıydı. Asıl eşi, nikahlı zevcesi...
"Daha eczaneye gidilecek. Bir poşet ilaç! Bıktım, bıktım! Genç yaşımda eve hapsoldum bu adam yüzünden. Bıktım!"
Söylene söylene çıktı odadan ve babamla beni başbaşa bıraktı. Söylenen her şeyi duyup anlayabiliyordu. Bu sözlerin onu ne kadar incitebileceğini biliyordum. Ah, sağlığında verseydi de izin, okusaydım. Şimdiye böyle mi olurdum? Köy insanı p*ç diyip gelirmiş üzerime. Çoluk çocuk alay geçermiş de onurum kırılmış. Varsın kırılsın... Şimdi çok mu iyiydim?
Hiç mi kırılmıyordu onurum?
Bu ev, okuldan daha beterdi. Şayet okuyup da bir baltaya sap olsaydım, üvey annemin nefretle baktığı babamı da alır giderdim. Gidip kendime bir hayat kurardım. Biçare!
"İşi gücü söylenmek..." belimi büküp ortalığı süpürürken, babama bakmadan konuşuyordum. "Sıcaktan döktüğün teri bile silmiyor. Yine de sanki tüm işi kendi yapıyormuş gibi konuşuyor, bıktım."
Kara, uzun saçlarımdan da nefret etmiştim; giydiğim fistanlardan da.
Ne üzerime bir giysi yakıştırabiliyor, ne de kendimi sevilesi görüyordum bu evin içerisinde. Ömrüm buraya sıkışacaksa, artık yaşamamaya da razıydım.
Gözlerim, sessiz bir inilti çıkaran babama kaydı. Sanki içimi okumuştu da bana kızmıştı.
"Senin için yaşıyorum. Neye yararım ki başka? Bir hayatım yok benim, hak mı ediyorum? Dünyaya p*ç olarak getirilmişim, şikayet de edemiyorum, yüzüm yok." soluğum kesilene kadar konuştuğum için arkam sıra oturup sırtımı babamın yattığı kanepeye yasladım. Tek dizimi bükerek elimi dayadım. "On dokuzumdayım baba... Gençmişim ya güya! Giydiğim fistan bile yaşlı işi." geriye döndüm ve babamın yüzüne baktım. Hiçbir ifade olmasa da dediklerimi anlayıp üzülsün de istemiyordum bir yandan. "Amma sıkma canını. Bir gün kurtulacağım bu hayattan. Sen bana hep dua et, olur mu?" yeni tıraş ettiğim yüzünü okşayarak gülümsedim. "Sonra seni de götüreceğim."
"Nere götürüyormuşsun?"
Başıma gelip de dikilince tepemde, oturduğum yerden kalkıp sırtımı doğrulttum.
"Açlıktan kemiklerimiz sayılıyor, nere götüreceksin! Amma ben yaptım yapacağımı... Yaptım Gülsima!"
Yutkunarak bakarken yüzüne, diğer elinde külüstürü vardı. O küçük telefonla sabaha değin konuşurdu. Kimle, ne konuda konuştuğunu bilmezdim ama... Bana gösterip işaret etti.
"Çok can atıyordun ya defolup gitmeye... Aradım Ökkeş'i, mevsimlik işçi aranıyormuş. Git çalış yanında. Yevmiyenden beş kuruş harcarsan yolarım kafanı!"
Paragöz kadının ne dediğine anlam verememiştim ki. Başımı açıp yazmayı boynuma astım.
Şaşkın ifademle ilkin babama döndüm. Ardından yeniden baktım üvey annemin yüzüne. Ökkeş abim mi çağırmıştı beni yanına?
"Ne yapacağım ki ben?"
"Hasbinallah! Ne yapacakmış... Hanım ağanın etekleri pislenecek! Gidip tarlada çalışacaksın, hangi görev verilirse. Git hazırla eşyalarını."
Söylenmesine aldırmadan içimi kaplayan coşkuyla elimi yüreğime bastım. Evden ayrılma isteğime Ökkeş abim kulak vermişti de sanki böylece beni yanına çağırmıştı.
Çukurova'ya daha önce gitmemiş değildim ama çalışmak için ilk kez gidecektim.
"Ne kadar yevmiyesi?"
"Gidince öğrenirsin. Oyalama beni." babama yaklaşıp bağlı olduğu tüpü düzeltirken çattı kaşlarını. "Bıktım, yıldım! Yıldım senden be adam!"
Ne geçebiliyordum hayatımdan, ne de babamın acınası hayatından. Hadi o ettiği günahın bedelini ödüyordu. Ya ben? Ben mi istemiştim bir p*ç olarak doğmayı? İnsan doğduğu evi seçebilir miydi? Annesini, babasını... Seçebilir miydi insan?
Amma kararlıydım.
Kararlıydım evvela kendimi, akabinde babamı kurtarmaya. Yolun ucunda her ne olursa olsun... Ben hürriyetime kavuşacaktım.
*
Babamla vedalaşmış, bindiğim minibüse geçmeden önce üvey annemin kulağıma dedikleriyle gözlerim dolmuştu. Hayır, gözlerimi dolduran bir hüzün değildi. Öfke ve kindi!
"Oralarda or*spu anan gibi oynaklık edip de milletin herifini, oğlunu baştan çıkarma. Kanında var ne de olsa..."
Şimdilik... Sadece şimdilikti bu sessizliğim. Gecelerimi gündüzüme katıp çalışacak, güzelce para biriktirip kendime iş edinecektim. Basıp gidecektim o küçük köyden. Gelir elde edip de kendimi güvenceye alınca da yanımda babamı götürecektim.
"Kızım, boş mu burası?"
"Buyur teyze, otur."
"Oturayım, dineldim kaldım burada." diyerek yerleşti yanıma. Başını geri yatırıp yüzümü süzerken kafasını sağa sola salladı. "Maşallah. Ay gibi sıfatın, maşallah."
Utanarak yüzümü sakladım. Yer gösterdim diye kibarlık ediyordu teyze. Kim anmıştır beni güzel diye?
"Sağ olun." dedim amma içten içe inanmadım. Yasladım başımı cama, Ökkeş abimin ilçesine varana kadar. En büyük abimizdi, malum. Saygıda kusur etmezdik, o da sevgisini eksik etmezdi Allah razı olsun. Ortanca abim aileden daha uzaktı. Hanım köylü derdik. Evlenince hepten eşinin tarafına çekilmişti.
Aslında en iyisi onun yaptığıydı. Burada yaşam mı vardı?
Evdeki gürültü bitmiyor, mahalledeki kasvet insanı boğuyordu.
Birkaç dakika içinde düşüncelerim beni uykunun kollarına atıvermişti. Başımı yasladığım camda sekerken kafam, saatin nasıl geçtiğini bilememiştim. Çantamı sırtıma yüklenip minibüsten inip, teyzeyi de indirdim beraberimde. Yol boyu uyuduğum için ara sıra bana seslenip küçük heybesinden ikramlıklar uzatmıştı.
Memnun kalmıştı benden ki bir oğlu ya da torunu olduğunu düşündürmüştü bu ilgisiyle. Araçtan indiğimizde ise Ökkeş abimi gösterip, kadını bırakmayı teklif ettim.
"Bırakalım sizi de alanınız yoksa."
"Oğlum gelecek şimdi, sağ ol güzel kızım."
"Allah'a ısmarladık!" arkamı dönüp giderken seslendi bana.
"Gülsima!" yavaş adımlarla yürürken çantasından çıkardığı boncuklu bileziği uzattı. Mor taşlı bu bileziği avucumda sıkıp şaşkınca gözlerimi açtım.
Birbiri ardına dizilmiş mor boncuklar, içinden geçirilen orlon ipe zorla tutunuyordu.
"Bu benim mi?"
"Çok sevdim ben seni. Hediyem say, olur mu? Yanımda başka bir şey yoktu."
Gülümseyerek taktım bileğime ve uzanıp elinden öptüm. Başıma koyup hürmetle eğilirken önünde, ayasıyla sırtımı sıvazladı.
"Sağ olun, severek kullanacağım."
Uzaklaşıp görüş açımdan kaybolana dek gidişini izledim. Hemen ardından elimdeki ağır çantayı yeniden sırtıma yüklenerek, abimin yanına koştum. Tebessümle karşılayan abimin boynuna sıkıca sarılıverdim.
"Ökkeş abi!"
"Hoş geldin Güllü!" şefkatli elleriyle sırtımı sıvazlayarak okşadı başımı.
Kavurucu sıcakta nihayet klimasız minibüsten inip abimin yanına gelmek mutlu etmişti. Çantamı kavrayıp elimden aldı.
"Geç koltuğa, geliyorum."
Bagajı açıp çantamı yerleştirirken, gözüme ilişen tuvalet yazısını görerek seslendim.
"Yol boyu tuttum kendimi, gidip geleyim mi şuraya?"
"Git gel haydi, bekliyorum."
Eteklerimi tutarak koşar adım helanın yolunu tuttm. Kıytırık bir şeydi ama yol boyu kendimi tutmuştum. Daha fazla dayanacak halim kalmamıştı.
İşimi görüp çıkarken dışarıya, abimin yanında biri dineliyordu. Kaşlarımı çatıp incelemeye başladım amma bilemedim kim olduğunu. İyice yaklaşınca, ilkin adam baktı yüzüme. Benim çattığımın aksine, o kaşlarını kaldırmıştı.
"Hah, geldin mi Güllü? Gir arabaya sen."
Başımı sallayarak arabanın kapısını açtığımda, yanındaki adam öne doğru bir hamle yaptı. Gözleri ellerimi sebepsiz yere bulmuştu.
Sonra dönüp Ökkeş abime sordu. "Kim bu, akraba mı?"
"Kardeşimdir, Halil Ağam." gerisin geriye uzanıp omzuma koydu elini Ökkeş abim. "Gülsima, mevsimliğe geldi buraya. Sizin tarlaya göndereceğim. Amcan işçi arıyordu ya..."
"Gülsima..." ismimi tekrar ederken yüzümü süzüp gülümsemişti. Hiç içime sinmese de bakışı, başımla selam vererek gizlemiştim hep utandığım dudaklarımı ağzımın içinde.
Biraz büyükçeler diye alay etmelerinden hep korkardım.
"Öz kardeşin mi, benzemiyor sana."
Abim, omzumdaki eliyle beni kendine çekip sarıldı. "Öz kardeşimdir."
Bahşettiği övgüyü daima yaptığı için şaşırmamıştım. Özdük elbet. Baba bir değil miydi?
"Dilsiz mi? Neden konuşmuyor?"
Alaycı bir biçimde gülerek sorduğu soruya çatık kaşlarımla yanıt verdim abim de gülerken.
"Dilsiz değilim. Lüzumu olmadığı yerde konuşmam."
Sözüm, onların gülüşünü daha da arttırmıştı.
Komik bir şey de dememiştim ki. Halil Ağa'yı incelerken kollarımı birbirine bağladım. Esmer tenine rağmen, saçları kahvenin açık tonundaydı. Gür tutamlarını taramadığı besbelliydi. Giydiği gömlek ve kumaş pantolon, onu yaşından büyük gösterse de belindeki gösterişli kemer varlıklı bir aileden geldiğini yeterince belli ediyordu. Uzun boyluydu, Ökkeş abim kadar. Hantal bir bedeni olsa da kilolu değildi. Kolunu arabaya yaslayıp abimle konuşmasına son verene kadar dikkatle izledim hareketlerini. En sonunda tek elini saçları arasına katıp karıştırdı.
Gülerek gözlerini bana çevirdiğinde, koyu gözleri, kıvrılan dudağındaki alaycı ifadeyle harmanlanmıştı.
"Tarlada mı çalışacak kardeşin?"
Boynunu bükerek bana baktı abim. Ardından Halil Ağa'ya dönüp cevap verdi.
"Böyle cılız olduğuna bakmayın, elinden her iş gelir. Bir evi o evirip çeviriyor. Yaşı küçük, mahareti büyüktür."
Övgü duymayalı hayli uzun zaman olmuştu.
Tebessümle abimin yüzüne baktığım esnada gözlerimi Halil Ağa'nın sesiyle kendisine çevirdim. Aynı anda ciddiyet oturtmuştum ifademe. Zira ağzının o hali öfkemi kaldırmıştı. Ne diye böyle bakıyordu bana?
"Beyaz elleri tarlada karalanmasın. Söyleyeyim amcama da konağa aldıralım kardeşini."
Önümde sabitlediğim ellerimi ovuşturup abime döndüm.
"Vallahi Ağam... Ne diyeyim bilemedim şimdi." memnun kalmıştı Ökkeş abim bu sözlerden. "Allah senden razı olsun. Güneşin alnından konağa alacaksan bacımı. Tatsızlık etmez, ne buyurursanız yapar. Evin hanımları da sever Güllü'yü."
Başını sallayarak son bir selam verip yanımızdan ayrıldı. Gitmeden evvel uzun uzun bakarken yüzüme, parmağında gördüğüm yüzükle rahatladım. Evliydi zaar.
"Bir yere daha uğrayacağız. Arkadaki odunları bırakacağım."
Koltuklara dizilmiş odunlara bakıp iç çektim. Adı batasıca yoksulluk!
"Yorulmadın mı odun kesmekten? Zaten hurda topluyorsun, yetmiyor mu?"
Abim vitesi değiştirirken buruk bir şekilde güldü.
"Ekmek parası Güllü'm."
Aylardır görüşemediğimiz için uğrayacağımız yere kadar derince sohbete daldık. Nihayetinde bir değirmenin dibine inşa edilmiş mütevazı evi görünce durduk.
"Şunları bırakıp geleyim."
"Ben de yardım edeyim, tek başına götürme."
İstemese de inip büktüm belimi. Benim için sorun değildi. Abimden alacağım en ufak yük bile mutluluk verirdi. Güçlük çekmez, layığıyla hallederdim.
Birkaç odunu yüklenerek evin çitlerine kadar peşinden ilerledim.
"Sinan!"
Değirmenden çıkan heybetli adam, beraberinde bir rüzgar estirip de savurmuştu sanki oyalı yazmamı geriye doğru. Yanından yamacından çıkan saçlarım gözüme düşerken, yanımıza ulaşıp da kapıyı açan adamla göz göze geldik.
Abimin kucağındaki yükün bir kısmını aldığında durgundu. Soğuk...
Adana'nın kavurucu sıcağı, Sinan isimli bu adamın gözleriyle buz kesilmişti.
Hiçbir söz söylemeden bana yeri işaret etti. Ökkeş abim omzumdan yönlendirerek diğer odunların arasına bırakmamı ima ederken adımlayıp çitten içeri girdim.
"Ne kadar borcumuz?"
Ses tonu... Yutkunmama sebep olurken elimdeki odunları birer birer döktüm yere. Geri dönüp adamın sırtına bakınca, genişçe bedeninden ötürü önünde duran abimin bile görünmediğini fark ettim.
"Beş yüz yeter."
Ellerimin tozunu eteğime vurarak silerken abimin yanına geçtim. Çitin kapısını kapladığı gövdesi yüzünden geçerken istemeden geri çektiğim önüm, koluna sürtünmüştüm
Başını eğip bana bakarken, kapkara gözlerinden hiçbir mana okuyamamak beni ürkütmüştü.
"Yanına yardımcı mı aldın? Odun mu taşıyacak bu kız?"
"Yok, bacımdır. Beşiksiz Konak'ta iş görecek."
Şaşkınca baktım abime. Neydi o dediği? Beşiksiz Konak...
Karşımdaki adamın yüzü en nihayetinde bir duygu belirttiğinde gözlerimi utanarak kaçırdım. Gülüşünden çekindiğim ilk kişiydi. Bir yandan ürkerken, diğer yandan beğenmiştim yüzünü, yalan demeye lüzum yoktu.
Yutkunarak ellerimi ovuştururken dilimi yutmuştum da konuşmayı unutmuştum sanki.
"Gönderme." diyince tok sesiyle, eğdiğim başımı kaldırıp yüzüne baktım. O ise abimle muhatap oluyordu. "Gönderme kardeşini konağa."
"Ama beyim... Ekmek parası."
Gözleri yeniden beni bulurken afallamış vaziyette bakmakla kalabildim. Soğuk olduğu kadar ilgisiz görünse de abime ettiği tembih, o kadar da ilgisiz olmadığını anlatıyordu.
"Kaç yaşındasın?"
Bana sormuştu. Tedirgindim cevaplarken...
"On dokuz."
İç çekti ve başını iki yana salladı.
"Var mı tahsilin?"
"Neyim?"
Dudakları yeniden kıvrılınca ateş bastı suratımı. Alay mı geçiyordu benimle? Kaşlarımı çatarak tekrar sormasını bekledim.
"Okul okudun mu?"
"Yok."
"Okuma yazman var mı?"
Ne diye sorguluyordu beni? Küçümsendiğimi hissetmek zor olmamıştı. Bu gördüğüm ilk muamele değildi ki. Ağrıma gitmiyordu artık.
"Sizin var mı?"
Abim koluma vururken dirseğiyle, karşımdaki adamın gülüşü arttı. Ökkeş abimi kızdırmış olmalıydım ki ensemden hafifçe tutup gideyim diye arabaya ittirdi. Arkamı dönüp hızlı hızlı yürürken arabanın yanına, henüz hala aynı konuyu konuştuklarını duyabiliyordum.
"Beşiksiz Konak ancak azap olur gidene." diyerek abimi ikaz ediyordu.
Bense araca yerleşip abim gelene kadar beklemeye koyulmuştum. Çok da uzun sürmemişti. Sürücü koltuğuna oturup da dönerken yüzünü bana, kızgındı.
"Güllü, bir daha açma ağzını. Ahalinin korktuğu adama diklendin!"
"Kimmiş ki?"
"Sinan Paktürk. Beşiksiz konağın istenmeyen ağası!"