Kavurucu sıcağın altında, alnımdan damlayan terleri elimin tersiyle silerek soluklanmak için başımı kaldırdım. Ökkeş abimin evine çantalarımı koyar koymaz namı yayılan Beşiksiz Konak'a ulaşmıştım.
O arabanın yanındaki esmer adam güya konakta çalışmamı sağlayacaktı.
Girişte karşılamamıştı bile bizi. Konağın avlusundan öteye girememiştik. Evin hanımlarından biri gelip Ökkeş abimle konuşmuştu. Benden uzakta konuştukları için neyden bahsettiklerini işitemesem de kadının bana bakışından bir terslik olduğunu anlamıştım.
Gözüne maharetli gelmemiştim zaar. Çiftliğe sokacak kadar hünerli görmemiş olacaktı ki, diğer gençlerle beraber beni tarlaya yollamıştı.
"Suyun var mı Gülsima?"
Yanımdaki kızın adı Meral'di. Eli su aranırken bel çantamdan çıkarıp uzattım.
"Al, dibinde ayır ama."
"Sağ olasın, içim yandı."
Ara verip suyu kafasına diktikten sonra, kendisini toprağa bırakıverdi. Arkasının üstüne düşerken ben de yanına çömelip suratına baktım.
"Şimdi sen sahiden beş yıldır konakta mıydın? Niye yolladılar ki tarlaya?"
Dirseklerini toprağa dayayıp geriye yaslanırken güldü. Şalvarının lastikleri geriye kaymıştı hareketiyle. O gülünce ben de gülüp başımı salladım.
"Söylesene, ne oldu?"
"Kınarsın beni, gençsin daha."
"Gençlikle ne ilgisi var? Anlayamadım Meral, ne ettin de gönderdiler seni?"
Gözlerini yumdu ve başına taktığı gölgelikli şapkayı yüzüne iyice indirdi.
"Ağanın küçük oğlunu bildin mi? Halil." şu geldiğim gün arabanın yanında karşılaştığımız esmer adamdı bahsettiği. Zavallı Meral'e de söz vermişti belli ki konağa aldıracağım diye.
Kızarıp bozararak kaçırınca bakışlarını, anlatsın diye direttim.
"Kız söylesene! Ne olmuş Halil Ağa'ya?"
"Öf, sen de anlasana Güllü! İlla söyleteceksin bana. Halil Ağa'yla kırıştırıyorduk işte. Karısı yakaladı, yolladı beni konaktan."
Ne söz ediyordu böyle?
Ağzımı hayretle açarken, sessiz sessiz gülüp toprağa uzandı. Başını koyduğu yerde yüzünü bana dönüp şaşkınlığıma bir kere daha güldü.
"Gördün mü, kınarsın beni demiştim."
Kınardım elbette! Nasıl göz koyardı evli bir adama? Ya o herife ne demeli? Şükür ki Beşiksiz Konak'ta iş görmeye girmemiştim.
"Günah değil mi? Niye öyle bir şey ettin ki?"
Umursamazca ellerini göğe dikerek avucuyla güneşi kapattı. Gür kahkahasıyla inletti toprağı. Bense çalışmaya dönmek için ayağa kalkmıştım. Belki geçmişte annemin ve babamın yaptığı ayıptan kaçıyordum. Onların ahlakını taşımadığımı ispatlamaya uğraşıyordum. Ant içerim ki o taraklarda bezim yoktu.
"Bu hayatta her şey fakire mi ayıp? Bir elleri yağda diğer elleri balda. Biraz da biz gönül eğlendirelim."
Dedikleri hiç de cazip gelmiyordu. Elbet bu dünyanın bir de öteki tarafı vardı. Günahı sevabı düşünmeden bir de yaptığı haltı anlatırken gülüyordu. Üzerime ağırlık çökmüştü Meral'in sözleri yüzünden. Kaşlarımı çattım ve yeniden işe giriştim.
"Evli herifle ne işimiz olur? Bekarı varken evlisini ne edelim? Bana uymaz, günahtır."
"Aman, hepsi herif işte! Onlara hayat da bize zulüm mü olsun? Koskoca ağa! O düşünseydi beni yoldan çıkarırken."
Ayıbı da unutmuşlardı burada. Daha da diyecek söz bulamamıştım. Bildiğim tek bir şey vardı.
O evde küçük ağanın pis gözlerine maruz kalacağıma tozun toprağın içinde durmayı tercih ederdim.
*
Güneş dağların arkasına sindiğinde, ikindi vaktini aşmıştık. Akşamın hafif esintisi sıcağı bastıramasa da uçuruyordu başımdaki yazmayı. Bugünlük toprak işi sonlanmıştı. Eve dönecektim fakat hamladığımdan mıdır, nedir? Bacaklarım sızlıyordu. Omuzlarımdan dirseklerime kadar da ağrı içerisindeydim.
"Gülsima! Bırakalım mı seni?"
Pikapın arkasına yerleşen işçi kadınlar arasından Meral elini uzattı. Yukarıya çıkmam için kuvvetle kavradı.
"Abim alacak beni, siz devam edin!"
"Hava kararırsa zorlanırsın, gel götürelim seni de."
İki yana salladım başımı. Nasıl olsa abim gelecekti. Kenara bir yere oturup beklerdim.
"Hacet yok, sağ olasın!"
"İyi madem, görüşürüz yarın!"
Elimi kaldırıp indirdim. Tavrımı anlamış olacaktı ki düşmüştü suratı. Ya ne yapacaktım? Takdir edip sırtını mı okşasaydım evli adamla kırıtıyor, diye?
Gencecik de kızdı.
Ettiği ahlaksızlığı övünerek anlatıyordu.
Bu yaşıma kadar günahın tohumu olmayı zor sindirmişken, bir de günahın kendisi olmaya razı değildim. Kaçar, kaçınırdım erkeklerden. Üvey annem hep kara sür derdi yüzüne. Annemin kanı varmış ya bende! Or*spuluk edip milleti ayartmamdan korkuyormuş.
Bel çantasının içinden tuşlu telefonumu çıkararak Ökkeş abimi aradım. Düşündükçe kinin ve öfkenin girdabına çekiliyordum. Burada ne kadar kazanırsam kârdı. O kadının elinden kurtulduğuma şükürler edecektim. İyisi mi bir an evvel abime ulaşıp eve dönmekti. Diğer işçilerle beraber çadırda kalmanın üstesinden geleceğimi söylesem de tatmin olmamıştı. Ben götürüp getiririm seni, diyince ısrar etmemiştim.
Fakat telefon çekmiyordu.
"Hay Allah!"
Ekrana bakıp yürüyerek telefonun çekeceği bir alan ararken, girdiğim tarlanın içerisinden bir bağırış koptu.
"ÇIK ORADAN!"
Bana mı diyordu? Elimi göğsüme koyup başımı o yöne çevirdim. Yaşlıca bir adam, elindeki tüfeği doğrultmuş metrelerce öteden bana bağırıyordu!
Korkuyla geri adım atarken yeniden seslendi.
"Buraya tekrar girersen gebertirim seni!"
Ak saçları tepesinde uçuşurken, korkmuş halimi görüp tüfeğini indirdi. Ellerim ayaklarım birbirine dolandığı için tökezleyerek yol ağzına düşüverdim.
"Defolun! Uzak durun tarlamdan... Kimse! HİÇKİMSE GİREMEZ!"
Sesimi çıkaramayacak kadar korkmuştum. Deliyle deli mi olacaktım? Abim de açmıyordu. Başıma iş almadan uzaklaşmak istiyordum buradan. Fakat asfalta düştüğümde, biraz ileriden tozu toprağa katarak atını dört nala üzerime süren adam, bağırarak yeniden tarlaya düşmeme sebep oldu.
Bir ürperti narası atıp içine daldığım bahçede yanıma kadar tüfeğiyle koşan yaşlı adam; atıyla dibimize giren kişiyi görünce dibimden bir adım geri çekildi.
"Muzaffer dayı! Geri dur. Bu kız alacaklı değil."
Attan inip elini uzatana kadar yüzünü göremedim. Tozu toprağı üzerimden temizlerken, kısık gözlerimle dikilmekte olan adama baktım. O adamdı. Sinan. Her haliyle üzerimde oluşturduğu iri bedeninin gölgesinden tanımalıydım.
Bir atı sürüp yol aşmış, bu yaşlı delinin bahçesine düşmeme sebep olmuştu.
Uzattığı eli tutup ayağa kalktım.
"Takılıp düştü bahçene, zararsız. Ökkeş'in kız kardeşi."
"Al götür bunu! Kimse giremez benim tarlama. Kimse!"
Küçük çakılların battığı avuç içlerimi silerek yeniden asfalta çıktım. Dizlerimi, eteklerimi silkiyor; bir yandan da evine geri dönen yaşlı adamı izliyordum.
Avuç içlerime üflerken, bana seslendi.
"Neydi adın?"
Ağlamaklı gözlerimle gelir gelmez yediğim azarı sindirmeye çalışıyordum. Gergince çatarken kaşlarımı, Sinan'a cevap verdim.
"Gülsima."
"Gülsima..." oldukça kalın ve tok bir sesi vardı. İsmimi zikrettiğinde boğazımdaki kuruluğu yeni fark edebilmiştim. Zira yutkunmaya çalıştığımda yutkunamamıştım. İhtişamlı bedeninin üstüne, sık siyah saçları konunca yüzüne bakmaya utanmıştım. O ise atına doğru ilerleyerek iri hayvanı boynundan okşuyordu. "Geç oldu, var git evine. Bu saatte dolanma buralarda."
Sanki keyfime buradaydım da!
"Tarladan dönüyorum. Abim alacak beni."
Kolundaki saate bakarak yüzüme döndü. O günkü kadar soğuktu ifadesi, ancak o alaycı gülüşü de bir yana fırlatmıyordu.
"Emin misin?"
"Aradım, gelecek!"
Öfkelenip bağırarak kollarımı birbirine bağladım. Abimin telefonunu açtığı yoktu, ancak böyle kendini bilmiş heriflerin tepemde beni küçümsemesinden nefret ediyordum.
Atına tek seferde atlayıp tutundu ipine.
"Yalan konuşma."
"N-Ne yalanı?"
Yüzünü saran dalgacı ama ketum gülüş, benim suratımı al al etmişti. Ne diye geliyordu üzerime?
"Burada telefon çekmez." atı sürerek yanıma yaklaştı. Heybetli attan korkarak geriledim iki adım. Tam Muzaffer isimli adamın bahçesine giriyordum ki yere kadar uzanıp giydiğim yeleğin yakasından tutarak çekti beni yeniden asfalta. "Atla önüme!"
"İstemem... Kendim giderim ben."
Sırtımı dönerek birkaç adım atarken, hızla çarpan kalbimi teskin etmek için elimi göğsüme koydum. Alacağım demişti abim! Herhalde aynı yönden gidersem, yolda onunla karşılaşırdım.
"Gidemezsin oradan. Çamura saplanırsın... Sana diyorum!"
Kulak vermeden adımlarımı hızlandırdığımda, arkamdan geldiğini anlayabiliyordum. Atının adımları önümdeki toprağı bile havalandırıyordu. Kim bu devirde at sürerdi? Bu devasa hayvandan ürktüğüm için koşmaya son veremiyordum.
Gür sesinin tınısındaki alay, yüzümü buruşturuyordu. Okumuş diye, beni küçümsemeye hakkı var mıydı?
"İnadı bırak!" duraksamadan baktım yüzüne. "Kaybolacaksın."
Birkaç adım ileri gittiğimde, başımdaki oyalı yazma yere düştü. Örgüden tutamları taşan saçlarım gözümün önüne gelirken öfkeyle kenara geçtim.
Zira atıyla ezip çamura bulamıştı yazmamı.
"Gördün mü yaptığını!"
Ortalığı aydınlatmaya çalışan cılız lambaya bakıp geri ona döndüm. Yüzü alenen görünmese de ifadesini okuyabiliyordum.
"Başımın çaresine bakarım ben!"
Yerinde durmayan en az kendisi kadar heybetli atını şaha kaldırarak yerime sinmeme sebep oldu. Işığını saçmaya çalışan eski direğe tutunarak geriledim.
Gür saçları da bedeniyle birlikte havalanıp yeniden atın üzerine yerleşti. Tenine temas eden beyaz gömlek vücudunu örtmeye faydasızdı. Döşü tümüyle ortadaydı.
"İyi! Al başına belayı... Ben teklifimi ettim."
Kaçınarak omuz silktim. Ökkeş abim nasıl olsa gelecekti. Aksi herif, beni karşılaştığımız ilk gün de böyle aşağılamıştı. Ondan medet mi umacaktım?
Hiç cevap vermeden gözlerine baktığımda, kapkara gözlerinin kenarlarındaki çizgiler güne çıktı. Gülüyordu soytarı oynuyor gibi! Kafasını iki yana sallarken son defa bağırdı.
"Artık yalvarsan da geri dönüp el uzatmam, bilesin!"
Daha ne kadar bekleyecekti orada?
O kara bakışlarına maruz kalmamak için arkamı döndüm. Yazmamı çamura bulayan atına değdi gözlerim yönümü çevirmeden. Gözü kadar kara bir at. Akşamın karanlığında bile parlıyordu. İyi bakıldığı belliydi.
Hızlı hızlı yürüyerek belli bir mesafeyi kat ederken, Meraller'in buradan gittiğini anımsıyordum. Keşke o pikapa atlasaydım diye söyleniyordum dışımdan. Meral'e öfkelendim diye muhatap olmak istememiştim. Abim de ben dönüşte seni alacağım diyince uymuştum bir yol. Ne telefon çekiyordu, ne de o deli heriften başka yoldan geçen vardı. O da gele gele atıyla gelmişti!
"Tövbe tövbe! Manyak mıdır nedir?"
Utanma sıkılma da yoktu. Sanki Meral bana Sinan'ın kim olduğunu anlatmamıştı. Böyle paşa gibi dolanıyordu atının üstünde ama... Onun da hikayesi kibrini ezecek cüretteydi. Beşiksiz Konağın vefat eden ağasının çocuğuydu. Hem de imam nikahlı ikinci karısından. Dediklerine göre ilk karısı Halil denen esmer herife gebe kaldığında, ikinci karısı da Sinan'a gebe kalmıştı.
Büyük ağa ölünce sürülmüş Sinan ve annesi de konaktan. Şimdilerde konakta abisi ve amcası hüküm sürüyordu. Ölen ağanın Memnune'den doğma hiçbir evladının çocuğu olmamıştı. Bu yüzden adı Beşiksiz Konak'tı.
O ise... Elini eteğini çekti demişti Meral, Sinan için. Sessiz, ketum da bir adam... Annesiyle değirmende yaşarmış. Nasıl da heybetliydi öyle... Boyu iki metre var mıydı? Estağfurullah! Böyle irice adamı da ilk kez görmüştüm.
Kaşlarımı öfkeyle çattım ve mırıldandım:
"Kibirli herif! Ölsem de yalvarmam sana..."
Eteklerimi toplaya toplaya ilerlerken, Ökkeş abimin her an külüstürünün uzun ışıklarını yakıp önümü aydınlatacağını düşünüyordum. Bu yönden gittilerdi. Abim de bu yönden gelecek olmalıydı. Çatık kaşlarımla önümü süzmeye çalıştım. Ayakkabılarımın içi toprak dolmuştu.
Nereden de girmiştim bu işin içine!
Biraz ileride bir lamba daha yolu aydınlatıyordu. Oraya yönelerek ışığın altında beklemeyi düşünmüştüm. Birkaç adım sonrasında, sokak lambasının aydınlattığı kısımdan bir hayvanın başı göründü. Gözüm net seçmese de bunun bir yaban domuzu olduğunu fark etmiştim.
İki elimle ağzımı örterek bağırmama mani oldum. Koca bir hayvan! Titreyen ellerimi yavaş yavaş indirip yutkundum. İlkin, başımı geriye çevirdim kolacan etmek için ortalığı. Yürüsem ses çıkacak, beklesem görüp fark edecekti.
Daha yeni gelmiştim Çukurova'ya. Başıma bir kaza gelse Ökkeş abim mahcup olacaktı. Kendi canımdan ziyade onun mahcubiyetini önemsiyordum. Bana güvenip çağırmıştı yanına çalışayım diye. Akşamın bir vakti, yaban domuzu kovalasın diye değil!
Sağımda bir deli herifin tarlası, karşımda yaban domuzu... Geriye doğru istemsizce çekiliyordu ayaklarım. Gerimi göremesem de tabanlarımı sürte sürte arkaya doğru giderken, gözümü ayırmadığım hayvan, başını çevirip bir anda beni fark etti.
Birkaç saniye boyunca ne geriye yürüyebildim ne de sola kaçabildim. Sadece hoplayan yüreğime elimi koyup gözlerimi üzerine diktim. Bağı çözülen dizlerimden destek alarak öne eğildim. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum ki!
"Hareket etme sakın."
Önümdeki yaban domuzuna böyle bakarken, arkamdan gelen sesle ilk hareketimi yapıp korkuyla başımı çevirdim. Sinan, ne zamandan beri arkamdaydı?
İrkilip iç çekince yaban domuzu da bu yöne doğru gelmeye başladı. Artık durup beklemem için hiçbir sebebim yoktu.
Aniden yardım naraları atıp, tüfeğinden kaçtığım delinin bahçesine yöneldim. Diğer yönde tırmanacak bir şey de yoktu! Koşarak bağırıyor, bir yandan da arkamı dönüp kontrol ediyordum geliyor mu, diye.
"İMDAT! İMDAT, YARDIM EDİN NE OLUR!"
Bahçenin tam da ortasına yerleştirilmiş yoldan uzak evin ışıkları yandı. İçerisinden çıkan tüfekli deli, tarlaya girdiğimi gördüğünde yeniden doğrulttuğu tüfekle bağırdı.
"ÇIK BAHÇEMDEN! DEFOL! ÇIK!"
Çaresizce ağlayarak içine girdiğim bahçenin yüksek dallı ağacına sarıldım. Domuzun koştuğu yoktu fakat o kadar korkmuştum ki herhalde bu adam tarafından vurulsam da gam yemezdim! Gözyaşları içerisinde gövdesinde çıkıntı bulduğum ağaca tırmanmaya koyuldum. Eteğim bacaklarıma dolandıkça ayağım kayıyor, yalpalayıp etimi sert gövdeye sürtüyordum. Avuç içlerim dahi sızlarken, bir el ateş sesi kulaklarımda yankılandı!
Vurulan ben değildim. Son gücümü verip can havliyle ağaca tırmandım. İki dal, üç dal... Neredeyse yerden üç metre uzaktım. Yaşlı adam bahçenin orta yerindeki evinden gelene kadar, Sinan avucunu çoktan ağacın gövdesine dayamıştı. Aşağıdan başını kaldırıp yüzüme bakarken gülüyordu.
"Ölsen de yalvarmazdın öyle mi?" ayaklarının dibinde vurulup yere yığılmış yaban domuzu vardı. Manidar gülüşünü sunarken aynı anda ağacı kuvvetiyle sarstı. "Haydi şimdi yalvar bakalım Yaban Gülü!"