OYUNCAK
Çoğu gece tartışmalar sürüp gidiyordu. Yine gecenin bir saatinde annem ile babamın rutin haline getirdiği kavga sesleri ile gözlerimi açtım. Gürültülü atışmalar ve onların yol açtığı yankı uyumam için bir engeldi. Duymak istemesem de sesleri geliyordu.
"O sürekli başımın etini yiyen çeneni kapat. Kafam zonkluyor zaten."
" O kadar içmeseydin o zaman. Derdine ne oldu. Ama pardon ya ben ne desem de senin için bir önem taşımıyordu değil mi?"
Yatağımdan çıktım. Küçük ama bir o kadar beni huzurlu hissettiren odama bakarken elim Safiye Sultan'ın aldığı şimal yıldızlı kolyeye uzandı. Odamın aydınlanmasını sağlayan yere kadar uzanan pencerem geceleri yıldızlara bakıp hayaller kurmamı sağlıyordu.
Hemen önündeki küçük minderler anneannemden bana kalan küçük hatıralardı ve yanında ise bazen onu sulamayı unutsam da asla beni yalnız bırakmayan bitkim Nolina vardı. Bazen onu kendime benzetirdim çünkü benim gibi savaşçı bir bitki olduğunu düşünürdüm. Odamın en sevdiğim köşesi burasıydı. Asla bitmeyen aile kavgalarından kaçıp huzur bulduğum bu yer.
Sonunda bu seslere daha fazla dayanamayıp odamdan çıkıp onların yanına gittim. Annem ile babam her zamanki odalarında kavga etmeye devam ediyorlardı. Bu odadan da her daim nefret ederdim. Çocukluğumun her kötü anısı bu odada çıkan kavgalar nedeni ile olmuştu. Yaralarım bu odada büyüyen nefret ile kanamıştı. Her ikisi benim geldiğimin farkında bile değillerdi. Zaten beni ne zaman fark etmişlerdi ki. Tabii ki de hiçbir zaman. Yokluğum onlar için özelliklede babam için çok fazla şey ifade etmezken annem için bazen bu durum değişiklik gösteriyordu.
Babamın ayakta bile zor durduğu sarsak sarsak hareketlerinden belli oluyordu. Anlaşılan yine içmişti. Son bir senedir eve hep sarhoş geliyordu. Son bir senedir neden böyle bir değişikliğe gitmişti bilmiyorum. Son bir sene onun hayatını daha da bataklığa sürükleyen şey neydi bilmiyordum. "Bu kadar yeter!" diye bağırdım. Artık onların bu kavgalarından bıkmış ve usanmıştım. "Sen karışma." dediler aynı anda. Ne kadar komiktiler.
"Hahahaha." diye sahte bir kahkaha attım. Artık beni de ciddiye alsalar iyi olacaktı. İkisi de tek kaşını kaldırmış bana bakıyorlardı. "Unutmayın. Ben de bu ailedenim ve sürekli olan bu kavgalarınızdan bıktım. İkinizde bencil insanlarınız. Sadece kendinizi düşünüyorsunuz!" dedim.
Küçüklüğümden beri devam eden bu kavgalardan bıkmıştım. Üstelik saatlerce hararetli kavgalar edip, birbirlerini paramparça ettikten sonra sabah hiçbir şey olmamış gibi davranmalarından usanmıştım. Beni bitiriyorlardı. Böylesi dengesiz hareketleri psikolojik olarak bana artık zarar veriyordu. Huzur denilen şey bu evden uzaklaşalı çok olmuştu ve ben artık her gün bu sefer neyden kavga edecekler diye düşünmekten bıkmıştım. Artık bu kavgalara son vermeleri gerekiyordu.
Babam anneme biraz daha yaklaşarak beni gösterdi. Sanki manavda öylesine çürümeye bırakılan bir meyve gibi hissediyor ve babamda öylesine iğrenç bir şeymişim gibi beni gösteriyordu. "Anası kılıklı ne olacak işte. Onda ne görürse onu yapıyor." diye bağırdı babam.
"Kızımızla doğru konuş Mehmet ! Ha bu arada evet. Kızımız!" dedi annem -mız ekine bastırarak. Babam anneme biraz daha yaklaşarak beni gösterdi. Onların kapısının ağzında donmuş bir şekilde sadece onları izliyordum. "Kızımız!" diye bağırdı babam sanki komik bir şey varmış gibi gülmeye başlayarak. "Mehmet kendine gel. Evet kızımız!"
Ben sadece onları izliyordum. Ben yokmuşum gibi davranıyorlardı. Duyacak olduğum sözler canımı yakacağını bilsem bile gidemiyordum. Donup kalmıştım. Vücudum tepki dahi veremiyordu. Bu kavganın sonunda küçüklüğümden beri aldığım yaralardan almayacaktım bu sefer. Bu kavganın sonunda ben bitecektim. Sanki içimde olan küçücük umut bile yok olacaktı. Babam bir anda gülmeyi keserek bir anda kolumdan tutup beni kendine doğru çekti.
"Boş versene sen. O benim gözümde sadece paramı yiyen bir kız." Babam bunu dedikten sonra beni bırakıp kendini yatağa atmıştı. Cidden bu tepkiyi beklemiyordum. Ne ağzımı açıp konuşabiliyordum ne de gidebiliyordum. Gözlerim dolmaya başlamıştı. Bu adam benim babam mıydı? Bir baba kızına küçüklüğünden beri hiç sevmez miydi?
"Mehmet! Kendine gel!" Annem böyle dedikten sonra yanıma gelip sırtımı sıvazlamaya başlamıştı. "Sadece sarhoş . Böyle dediğine bakma." dedi güven verircesine.
Gözlerim yanıyordu. Hiçbirini istemiyordum. Hiçbirini. Ben bunları hak edecek ne yapmıştım ki? Yüzümde sahte bir gülüşle annemin omzunda olan elini indirdim. Sahte gülüşlerden, sahte cümlelerden ve sürekli kanayan yaralarımdan çok yorulmuştum. Her şey o kadar sahtekarca geliyordu ki. Sanki ailem değildi de düşmanım gibiydiler. Bu durum canımı yakıyordu artık. Benim sadece defolup bu dünyadan gitmek istememe sebep veriyordu.
"Sizden ve kavgalarınızdan bıktım! İkinizden de nefret ediyorum! Siz benim hiçbir şeyim değilsiniz!" diye bağırdıktan sonra bir hışımla odama çıkıp kapıyı sertçe kapattım. Onlar ne mi yaptı? Sadece bağırmaya devam ettiler. Her zamanki gibi.
Onların sesini dahi duymak istemiyordum. Bunu içinde telefonumu, ardından da kulaklığımı yanıma alıp yatağıma uzandım. "Beyonce- Berth Crazy İn Love" adlı şarkıyı açıp gözlerimi kapatıp, rahatlamaya çalıştım ama olmuyordu. Sonra telefonumun hücresel verisini açtım. Hücresel veri açılınca mesaj yağmuru başladı. Mesajlara bakınca ailem nedeni ile kazandığım popülerliğimi kullanmak isteyen sahte en yakın arkadaşlarımı gördüm. Onlarla annemin zoru ile arkadaşlık yapıyordum.
Merve, Tuğçe, Betül ....Sadece benimle arkadaş olmak istiyorlardı. Yılışık, kendini beğenmiş kızlardan başkaları değildi. Özel üniversiteden arkadaşlarımdı. Yaz tatilinde olduğumuz için konuşmamıştık ama üç buçuk hafta kaldığı için tekrardan yazıp duruyorlardı. Neyse ki aynı bölümde değildik. Öyle olsa napardım bilmiyorum. Mimarlık okumayı istiyordum. Her şeyden çok istiyordum bunu. Yapmıştım da mimarlık üçüncü sınıf öğrencisiydim. Şimdi tek hedefim kendi ayaklarımın üzerinde durup tek derdimim başarılı olup, kariyer yapmak olmasını istiyordum. Böylece yaralarımı saracak kimseye muhtaç kalmayacaktım. Ben Mira. Mira AYDEMİR. 20 yaşında fakat yaşından daha çok yaralara sahip bir kız çocuğuyum. Ailem Mehmet ve Sevgi AYDEMİR İstanbul'un gözde iş ortaklarıydı. Ben onlara mutlu gözükmek zorundaydım. Evde sürekli kavga eden çift, dışarıda mutlu kesiliyordu. Bana her daim tembihledikleri şey ise; "Mutlu görünmeye çalış." olmuştu. Böyle bir cümleyi söyleyip mutlu olacağımı sanıyorlardı. Bana mutluluğu öğretmeden sadece sözlükten öğrendiğim bir kelimeyi hayatıma yerleştirmeye çalışıyorlardı.. Aslında tam anlamıyla mutsuz değildim. Güleç bir yüzüm vardı. Etrafındaki insanlara göre mutlu gibiydim işte. Ama gerçekten mutlu olduğum için değil, mutlu olmayı istediğim için.
Fakat içimde kopan fırtınaları, yaşadığım acıları bilen yoktu. En yakın arkadaş gözüken o kızlar bile hiçbir şey bilmiyordu. Evimde yaşayan annem ve babam bile bilmiyordu. Aslında onlar şu dünyada belki de bana en yabancı insanlardı. Onlara göre Aydemir soyadımı taşıdığım sürece yenilmez ve güçlü olmak zorundaydım. Sürekli mutlu pozlar verip her daim ulaşılmaz görünmeliydim. Çocuk yaşlarda İngiltere’ye gönderilip prenses okulunda eğitim görmüştüm. Eğitimler, markalı elbiseler, dünyaca ünlü isimlerin imzalarını taşıyan takılar, çantalar, aldığım piyano eğitimi ve bir dünya şeyin arasında dışarıdan öylesine mükemmel bir yaşantım vardı ki birçok insanın kıskanıp, imrendiği…
Fakat bunların dışında aslında ben babasının parasını yiyen, annesinin oyuncağı , Yalın ve Ömer'in kardeşi, Elif ve Sırma’nın ise tek gerçek dostlarıydım. Mesajlara bakmaya devam ederken Yalın'dan mesaj geldiğini görmüştüm. Mesajı gruba atmıştı. Grupta olanlar ben, Yalın ve Ömer'di.
"Nasılsın prensesim." İki saat önce mesaj atmıştı. Hemen cevap attım. "İyiyim prensim. Asıl sen nasılsın." Cevap gecikmemişti. Ama cevap Ömer'dendi. "Pabucum dama atılmış. Hemen unutulmuşum. Hani prensin bendim senin. Bu arada ben de çok iyiyim."
Gülerek mesajı okudum. Onlar olmasa ne yapardım diye o kadar çok düşünüyorum ki. Onlar benim 6 yaşımdan beri yanımda olan tek dostlarımdı. Dost demek az kalırdı. Onlar benim olmayan abimdiler. Onlar ile kreşte karşılaşmıştık. Beni döven kızların elinden kurtarmıştılar. O zaman beridir beni bir an olsun tek bırakmadılar. Ben böyle düşüncelere dalmışken mesaj sesiyle irkildim. Yalın atmıştı. "İki saattir neredeydin sen?"
"Hiç film seyrediyordum." diye yalan attım. Onları da kendi dertlerimle üzmek istemiyordum. Zaten bu zamana kadar yeteri kadar beni koruyup kollamışlardı. "Ha tamam prenses. Yarın önemli bir toplantı var yatmam lazım. Seni seviyorum."
"Bu arada ben dururken sana mı prensim diyecek." Cevap vermek yerine sadece mesaja gülümseyerek baktım. Ömer ile sürekli didişip dururlardı. Ama onların dostluğu daha eskiye dayalıydı. Ömer'le Yalın yetimhanede tanışmışlardı. Daha sonrada onları yakın iki zengin evlatlık edinmişti. Böylelikle hiç ayrılmamış olmuşlardı. Şimdi ise Yalın'a birlikte şirket yönetimindeydiler. İkisi de çok çalışkan olduğu için başına geçtikleri şirketleri günden güne büyütmeyi başarmışlardı. Ama Ömer'in asıl mesleği avukatlıktı.
Onların inanılmaz umutları vardı. Düşseler bile her daim ayağa kalmayı biliyorlardı. Bazen ben de keşke onlar gibi yetimhanede büyüseydim diyorum ama geri hemen pişman oluyorum. Ne olursa olsun onlar benim annemle babamdı. Ne kadar kavga etseler de her daim yanımda olmaya çalışıyorlardı. Ya da ben kendimi sürekli kandırıyordum.
Mesajlara baktığımda Ömer hala cevap atmamıştı. Sanırsam yine çapkınlık peşindeydi. Bu çocuğu yola getirecek kıza helal olsun valla.
Birden kapı açılıp içeriye annem girdi. Işığı açtığında gözlerinin ağlamaktan şiştiğini gördüm. "Kızım. İyi misin?" Hah sorunun saçmalığına bak. "Evet anne. Mükemmelim. Süperim. Hatta bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyorum." dedim alaylı bir şekilde.
"Bak kızım. Gerçekten geçecek. Bak babamla barıştık. Bir daha asla kav-"
"Ciddi misin sen? Bu kaçıncı barışmanız oldu farkında mısınız?" dedim bağırarak. Anlarmış gibi gözünü yumdu. "Sakinleşince tekrar konuşacağız. Babanda sana öyle demek istemedi biliyorsun."
"Anne. Artık saçmalamayı kes! Sizden de yalanlarınızdan da bıktım. Ne haliniz varsa görün. Nasıl ben sizin umurunuzda değilsem sizde benim umurumda bile değilsiniz." Sesim artık bağırmaktan kısılıyordu.
"Ne demek bu. Seni nasıl umursamadığımızı düşünürsün."
"Anne gerçekten tartışmak istemiyorum. Lütfen sadece git."
" Kız-"
"Sadece git!" diye bağırdım. Anlayış ile başına sallayıp odamı terk etti.
Bıkmıştım. Cidden. Babamın hakaretlerini duymamış gibi davranmaktan, etrafa sahte gülücükler atmaktan, annemin beni seviyormuş gibi gözükmesinden bıkmıştım. Benim neden bu kadar canımı yakıyorlardı. Anlamıyordum.
Düşünceler içinde boğulurken yavaş yavaş gözlerim kapanmaya başlamıştı bile. En sonunda pes ederek kendimi uykunun kollarına bıraktım. Bir daha hiç uyanmayacak gibi.
----------------------
O tartışmanın üzerinden bir hafta geçmişti. Babam o sabah kahvaltı yapmadan çıkmış ve bir haftadır eve uğramıyordu. Annem ise bu babamın eve gelmemesine rağmen çok sakindi. Ama ben bu sakinliğim hayra alamet olduğunu hiç düşünmüyordum. Araba durduğu gibi hemen inip eve girdim. Bugün biraz dolaşmıştım. Ama annem şoför Ahmet Amca'yı peşime göndermişti. Evde çalışanların hepsi salonda kavga eden annem ile babamı dinliyorlardı. Tabii onlara da dedikodu çıkıyordu. Zile basmadığım için kimse benim farkında bile değildi. Benden bundan faydalanıp bir an önce odama çıkacakken annemin dediği ile donup kalmıştım.
"Hayır duydun mu? Ben Mira'yı o manyakla evlendirmem." Ben doğru anlamıştım demi evlilik kelimesi geçmişti değil mi? Yoksa ben mi yanlış duymuştum? Ne saçmalıyorlardı.
"Sana sorduğumu hatırlamıyorum Sevgi." Babamın her zamanın ki uzak ve sert sesi. Ne dönüyordu yine.
"O benim kızım. O adamın nasıl biri olduğunu herkes biliyor ve sen kalkmış ne diyorsun?" Annemin sesi babamla sık sık kavga etseler dahi ilk defa böyle yükselmişti. Sanırsam olay ciddiydi. Ama umurumda dahi değildirler artık. "Karışma Sevgi!" Babam artık daha çok bağırıyordu.
"Mira kızım sen ne zaman geldin?" Çalışanlarımızdan Safiye Sultan'ın sözüyle bütün bakışlar bana dönmüştü. "Yeni geldim. Odama çıkıyordum." Yine her zamanki gibi duymamış gibi davranmak en iyisiydi.
Hemen arkamı dönüp adım atmadan babamın sözüyle ayağım havada kalmıştı. "Çalışma odama gel. Seninle konuşmamız gereken konular var. "
"Başka işlerim var. Daha sonra konu-"
"Hemen çalışma odasına Mira!" deyip arkasına bile bakmadan çalışma odasına girmişti. Annem de hemen onun peşinden gitmişti. Babam benimle ciddi konuşmalar yapmayı asla sevmezdi. Genellikle anneme söyler ve o da bana gelir uyarısını yapardı.
Hiç gitmek dahi istemesem de yavaş adımlarla odaya doğru yürüdüm. Odaya girdiğimde babam her zaman ki yerinde oturuyordu. Bu çalışma odası babamın en önemli alanıydı. Başarılarına başarı kattığı yerdi. Eğer bu odadan mutlu çıkar ise evimiz o gün için sorunsuz ve sessiz geçerdi. Deriden yapılmış simsiyah bir masa ve onunla uyumlu simsiyah bir koltuk. Tam arkasında ise annem ile benim aile fotoğrafımız vardı. Sahte gülümsemelere sahip kırgın bir kadın ve bembeyaz elbisenin içinde onu bu hayatta neyin beklediğini bilmeyen dört yaşındaki küçük Mira. Masum ve sevimli Mira...Annem ise onun karşısındaki tekli koltuktaydı. Babamın oturmamı işaret ettiği yere annemin karşısına oturdum. Babam boğazını temizledikten sonra gayet normal bir şeyden bahsediyor gibi konuşmaya başladı.
"Bak kızım seni Hüseyin Çağıran torunuyla evlendirmeye karar verdik." Kafamda şimşekler çakarken evde bir sessizlik oluşmuştu. Evlilik ve ben? Ben daha 20 yaşıma yeni girmiştim. Babam ne diyordu böyle?
"Baba ne saçmalıyorsun?" diye sordum. Bakışları sertleşse de gözlerini açıp kapattı. "Düzgün konuş benimle Mira!"
"Mira baban saçmalıyor sen git odana hadi kızım."
"Sana kaç kere karışma diyeceğim?" diye bağırdı babam tüm siniri ile. "Ne demek karışma. O benim kızım ve her sabah başka evde uyanan bir çocukla mı evlendireceğim?"
Her sabah başka bir evde uyanmak mı? Bu ne demekti! Neler oluyor? Benim hakkımda nasıl karar verebileceklerini düşünüyorlardı. Nasıl olurda beni bu kadar önemsemiyorlardı aklım almıyordu. "Sinirleniyorum Sevgi bence zorlama."
"Asıl ben sinirlenmiyorum Mehmet. Sen nasıl bir yanlış yaptığının farkında mısın?"
"Yanlış ve doğruyu ayırt edebiliyorum. Nasıl biz zamanında ailemizin geleceği için evlendiysek şimdi Mira da ailesinin geleceği için o çocukla evlenecek."
"Gerçekten bizim evliliğimiz çok doğru bir kararmış. Şu an ki halimize bakar mısın?"
"Ne var halimizde yediğimiz önümüzde yemediğimiz arkamızda daha ne istiyorsunuz?"
"Kızımı senin aptal şirketinin geleceği için kimse ile evlendirmem."
Konuşamıyordum. Hayatımda her zaman söz sahipliği yapmış olan iki insan ritüel haline getirdikleri tartışmalardan birisini yapıyor. Üstelik benim hayatım için tartışıyorlardı. Benim geleceğim için. Benim hayatta tecrübeler kazanmama bile izin vermeden benim için bir tercih yapıyorlardı. Kaçıncı yüzyılda kalmıştık! Kimse neden fikrimi sormuyordu?
Hayır, hayır. Artık buraya kadardı. Benim hayallerim vardı. Mimar olacaktım. Ben bir gün aşık olacaktım. Aşık olduğum birisi ile evlenecek, onunla çocuğumuz olacak ve ben onunla huzuru yakalayacaktım. Babam ise şu an, hiç tanımadığım bir adamla sadece para için evlenmemi istiyordu. Bu hayatımın en büyük saçmalığıydı. Kim daha adını bile bilmediği bir adamla evlenirdi ki? Daha fazla bu saçmalığı dinlemek istemiyordum. "Yeter!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım.
İkisi de konuşmayı bırakıp bana bakmaya başladılar. "Ben kimse ile evlenmiyorum. Bu hayat benim sizin değil anladınız mı? Hem ben daha 20 yaşındayım." deyip bir çırpıda ayağa kalktım.
Sinirle kapıyı açıp çıkacakken babamın kolumdan tutmasıyla kalakalmıştım. Sert bir şekilde beni odaya doğru savurdu ve kapıyı kapattı. "Sana fikrini soran olmadı küçük hanım. Hüseyin Çağıran'ın torunu ile evleneceksin. Şimdiye kadar yediğin paraları senden geri almayacağımı falan mı düşündün?" Tek kaşını kaldırıp; "Hıı söylesene."
Karşımda duran adam babam mıydı? Bir insan nasıl kızının yediği paranın hesabını sorardı. Bazen onların kızı olmadığımı düşünüyordum. Kafamı dikleştirip kendinden emin bir şekilde tam karşısına geçtim. Annemin koruması bu kadardı. Çok korumuştu hatta. " Ben kimseyle evlenmiyorum. Paranın hepsini de ödeyeceğim . Senin paranda gözüm yok baba! "
Babam gülmeye başlamıştı. Parmağı ile beni işaret edip duruyordu. "Duydun mu? Paramı ödeyecekmiş." Bana biraz daha yaklaşarak; "Nasıl olacakmış o?"
"Hem üniversiteye gidip hemde çalışırım. Senin paran bende kalmaz merak etme BABA! Üstelik bana para harcadığını söyleyip duruyorsun. Söylesene hangisini ben istedim? Çocukken zorla ağlayarak gittiğim bale eğitimini mi ya da beni yatılı olarak gönderdiğiniz İngiltere’deki prenseslik eğitimini mi, aldığım o saçma sapan özel dersleri mi? Söylesene hangisini istedim? Hiçbiri. Sen daha benim hangi dersi bile sevdiğimi bilmezken ben beni biraz olsun sevin diye oradan oraya sürükledim kendimi."
"Kes artık sesini. KES! Ben kararımı verdim. En kısa zamanda Hüseyin Bey 'in torunu ile evleniyorsun. Konu kapanmıştır. Şimdi doğru odana küçük hanım."
"Sana evlenmeyeceğimi söylüyorum. Ben senin gibi para için ruhumu satamam."
"Mira odana çık!"
" Ne oldu gerçekler bunlar baba. Sen ruhunu para için sa-"
Lafımı bölen sözleri değildi. Sol yanağım yanıyordu. Acı birkaç saniye içinde yayılırken açık saçlarım savrulmuştu. Babam dediğim adam bana tokat atmıştı. Hiç sevmediğim o bale dersine gidişim aklıma geldi. Baledeki o düşe kalka acılar içindeki halim. Oysa izlemeye bile gelmemişti. Daha sonra beni biraz daha sevsinler diye piyano öğrenişim. Babam çok seviyor diye evde düzenlenen toplantılar için çalışıyor ve onun gururla beni başkalarına anlatışı için deli oluyordum. Hayatım boyunca hepsi biraz sevilmek içindi. Peki ya şimdi? Boşuna mı çabalamıştım her şeyi? Annem dehşet içinde yerinden kalkıp yanıma geldi.
" Mehmet sen ne yaptığını zannediyorsun!"
Gözlerimin içi yanıyordu, akmak için can çekişen gözyaşlarımı, gözlerime hapis ettikten sonra güçlü gözükmeye çalışıp omzumda olan annemin elini indirdim.
"Kız-"
"Sakın bana bir şey demeyin."
Tepkisiz, ifadesizdi. Konuşmuyordu bile. Dişlerimi birbirine bastırıp, akıttım içimdeki tüm zehrimi.
"Beni bir kere olsun sevdin mi baba? Sürekli beni evlatlık gibi hissettirdin. Küçüklüğümden beri annem ile senin sadece kavganızı dinledim. Bir gün bana nasılsın kızım diye sordun mu? Bir kez olsun saçlarımı okşadın mı baba? Ya sen anne bir kez benim yanıma nasılsın kızım diye sormaya geldin mi? Ben bana böyle davranmanıza sebep olacak ne yaptım söylesenize? Şimdi mi kızınız oldum. Bir insan kendi kızlarından nasıl bu kadar nefret eder söylesenize? Siz sadece kendini düşünen bencil insanlarsınız."
Daha çok şey söylemek istiyordum. Ama kelimeler yetmiyordu. Dudaklarımdan sadece bu kelamlar dökülmüştü.
"Bundan sonra beni unutun Mira diye birisi olmadı hayatınızda bugün tamamen sizi terk ediyorum." deyip kapıya doğru yürüdüm.
"Eğer evlenmezsen bizi öldürecekler."
Babamın söylediği sözler üzerine adım dahi atamıyordum. Ölüm mü? Kim, bir evlilik için birini öldürüyordu. Bu çok saçmaydı. Hem hangi çağda yaşıyorduk. Saçmalıktan başka bir şey değildi.
" Ölüm mü?" Annemin şaşkınlık ile dudaklarından bunlar dökülmüştü. Yüzümü onlara doğru döndüm. Babam benim gözlerimin içine bakarak konuştu. "Evet."
Böyle bir şey çok saçmaydı. Ya sadece babamın benim evlenmem için söylediği bir yalansa. Peki yalan değilse ailemi koruyabilir miydim ki ben? O adama karşı gelebilir miydim? Onları böyle bırakmazdım. Onlar ne olursa olsun benim annem ve babamdı. Kendimden taviz verip onlar için bir şey yapabilir miydim?
"Bizi neden öldürsünler. Dağ başı mı burası? Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz. Hukuk, adalet ne güne duruyor baba." diye çıkıştım.
"Tehdit ediyorlar. Hem onlara polis işlemez. Yalan ihbardan bizi alırlar." deyip gözlerini benden kaçırdı.
Buralarda bir şeyler dönüyordu ve bu işte babamın parmağının olduğuna emindim. "Sen de kızımızı feda ettin öyle mi?"
"Üzgünüm Mira." dedi babam sessizce.
Anneme bir sükunet yarenlik ederken ,odaya bir çığ gibi büyüyen sessizlik yarenlik ediyordu. Gerçekten üzgün müydü? 'O beni hiç sevmemişti ki. Neden üzgün olsun. İnanma ona Mira' dedi bir tarafım. Ama diğeri tarafım ' Sana bakıp büyüttü sevmese de Mira. Onları böyle bırakıp gidemezsin' dedi.
"Kim bu adam baba?" diye sordum her zaman ki gibi kabullenip kaybeden tarafım ile.
" Poyraz. "
Acı bir gülümseme dudaklarımda oluşurken, ruhum çoktan kimsesizler mezarlığına gömülmüştü. Hayat bir kez daha yüzüme kaybettiğimi haykırdı.
"Evlenecek misin?" diye sordu umut dolu sesiyle. Bilmiyordum. Hayatımı mahvetmek istemiyordum. Tanımadığım bir adamla evlenmek istemiyordum.
Belli belirsiz kafama salladım. Yüzünde öyle bir gülümseme oluştu ki ve bir anda her zaman istediğim o kollarının arasına alarak sıkı sıkı sarıldı. Gözyaşlarım omzundan aşağı düşse de bir şey demedi.
Annem ise sessizdi. İtiraz etmesini bir şey demesini istedim ama o dudaklarını oynatıp tek kelime bile etmedi. Yine her zaman ki beni yalnız bıraktı.
"Kabul edeceğini biliyordum benim güzel kızım." Ben bu kelimeye bu bana sarılan kollara hasret kalarak büyümüştüm. Bu kelime ve sarılış babamın ilk ve son yapmasıydı.
"Yarın onunla tanışacaksın düğünde bir hafta içinde olacak. " Düğün mü? Daha çok erken değil miydi? Niye bu kadar acele ediyorlardı ki. Bu tamamen saçmalıktı.
"Mehmet ne bir haftası? " Annem sonunda sesini çıkarmıştı. Ama evlilik olayını kabullenmişti. "Sevgi yeter!" Babam bana sarılmayı bırakıp anneme bakmaya başladı. "Kız-"
"Anne yeter lütfen!" Annemin sözünü bu sefer ben kesmiştim. Annem dönüp şaşkınlıkla bana baktı. Bende öyleydim aslında. Evlilik hafif bir şey değildi ve ben buna itiraz etmek yerine direk onaylamıştım. Ama içimdeki küçük çocuğa söz geçirememiştim ki. Babamın bu sefer benimle gurur duyması için son hayalimi de ellerimle ona vermiştim.
"Mira." dedi annem sulu gözleriyle. "Lütfen!" diyebildim sadece.
Bende istemiyordum bu evliliği. Kim isterdi ki tanımadığı bir adamla evlenmek. Ama mecburdum. Ailem için. Onlar bana sevgi vermeyi bile çok görseler de ben onları yine de koruyacaktım.
Annem bir şey demeden kapıyı sertçe örterek odayı terk etmişti. Babamın elini sırtımda hissettim. "Doğru olan buydu kızım pişman olmayacaksın."
Pişman olacaktım. Bundan adım kadar emindim. Bir şey demeden yavaş adımlarla odama çıktım. Ben Mira değildim. Ben Mira Aydemir’dim. Dünyadan şu an gitsem geriye sadece soyadım kalırdı. Çünkü Mira’nın içi bomboştu. Mira ne severdi, ne söylerdi, nasıl davranırdı.. Mira’nın en sevdiği müzik neydi ya da en sevdiği yemek hepsi ama hepsi ailem tarafından şekillenmişti. O nedenle benden soyadımı çıkardıklarında hiçbir şey kalmıyordu. Mira aynada baktığımda bile kocaman bir boşluktu. İşte bu yüzden ben kendimi bulup tanıyamadıkça bir kukla olacaktım. Ama en kötüsü elimden alınan hayalimdi...
Nasıl büyüdüğümüz zaman oyuncaklarımız elimizden alınıyorsa son hayalimde elimden bir oyuncak gibi alınmıştı.
Son oyuncağım da ellerimden kaybolmuştu.
Yazarın Ağzından;
Odasında bavulu hazırlanırken elindeki oyuncağını sarılıp ağlamaya devam etti küçük kız çocuğu. Bugün ailesinin istediği üzerine İngiltere'de eğitime gidecekti. Ama hiç birini istemiyordu ki o. Sadece babasının ona sarılıp kızım demesine ihtiyacı vardı Mira'nın.
Çocukluğundan beri hasret kaldığı bu kollardan neden mahrum edildiğini bilmiyordu Mira. Oysa bilse bunları hiç ister miydi?
Babasının bahçe kapısından çıktığını görünce koşarak yanına gitti Mira. "Baba ben oraya gitmek istemiyorum. Ne olur gönderme beni."
Kocaman yeşil gözleri dolu dolu babasına bakarken adam yüzüne bakmadan yanındaki koltuğa oturdu. Çok acımasızdı Mehmet Aydemir. "Bu konu tartışmaya kapalı."
Başka bir şey diyemezken sessizce yanındaki koltuğa oturdu Mira. Anlamıyordu babasının ona neden böyle davrandığını.
Sonra babasının sözleriyle küçük kalbi umutla doldu Mira'nın. Oysaki o adam sonra her seferinde olduğu gibi o umudu da söke söke alacaktı. "Seni sevmemi istemiyor musun?"
"Bunu istiyorsan İngiltere'ye gidip uslu ve çalışkan bir çocuk olacaksın."
Mutlulukla kafasını salladı Mira. Babası için bunu yapabilirdi.
Bavullarımı arabaya yerleşirken elindeki oyuncağı sıkıca tuttu Mira. Annesi sarıldıktan sonra babasına döndü.
Babası sarılmak yerine küçük parmakları arasındaki oyuncağını çekip aldı. "Kocaman kız oldun. Artık buna ihtiyacın yok."
İlk oyuncağı böyle alınmıştı Mira'nın.
Babası oyuncağını fırlatırken öylece durdu Mira. Gelecekte de olacağı gibi. Sesini çıkarmadan babasının her şeyi almasına müsaade etti.