SOSYAL MEDYADAN TAKİP ETMEYENLER İÇİN LÜTFEN İLK BÖLÜME TERAR GİDİN ANLATIM BİÇİMİ DÜZELTİLDİ DETAYLAR EKLENDİ BU ŞEKİLDE DE DEVAM EDECEK... YORUMLARINIZI BEKLİYORUM. KİTABIMI POST BÖLÜMÜNDE PAYLAŞIRSANIZ SEVİNİRİM. ELİMDEN GELDİĞİNCE YAZMAYA ÇALIŞIYORUM İNANIN ANLATAMAYACAĞIM ŞEYLER YAŞADIM ÖZEL HAYATIM ÇOK SORUNLU SADECE BAMBAŞKA BİR DÜNYA KURUP UFAKTA OLSA TEBESSÜM ETMEK İSTİYORUM. BANA DESTEĞİNİZİ ESİRGEMEZSENİZ SEVİNİRİM.
KEYİFLİ OKUMALAR....
Velarion’un üzerine baharın müjdecisi olan sarı bir güneş doğmuştu. Ancak Kiera için bu güneş, sadece toprağı değil, içindeki umudu da ısıtıyordu. Kasabanın tozlu yollarında eteklerini uçuşturarak koşarken kalbi göğüs kafesine sığmıyordu. Müjde büyüktü: Şifacı gelmişti.
Şifacıların gelişi, Velarion gibi unutulmuş yerlerde mevsimlerin değişimi kadar nadir ve sarsıcı bir olaydı. Kiera, bu gizemli ziyaretçinin yüzündeki o kadim lekeyi silip atabileceğine, onu Zuko’nun gözünde "tam" ve "kusursuz" kılacağına inanmak istiyordu.
Zuko’yu evinin yarı yıkılmış duvarını onarırken buldu. Genç adam, yakıcı güneşin altında tişörtünü çıkarmış, doğanın bir parçasıymış gibi taşlarla bütünleşmişti. Bronzlaşmış teni üzerinde ter damlaları birer pırlanta gibi parlıyor, her hareketinde gerilen kasları muazzam bir gücü ele veriyordu. Kiera bir an duraksadı; nefesi boğazında düğümlenmişti.
“Şifacı gelmiş!” diye bağırdı, sesindeki heyecanı gizleyemeyerek.
Zuko, elindeki ağır taşı yerine yerleştirirken omuzunun üzerinden bir bakış fırlattı.
“Kiera, gördüğüm kadarıyla şifacıya ihtiyacın yok. Ne bu telaş?”
“Belki bana da şifa olur…” diye fısıldadı Kiera, bakışlarını kaçırarak.
Zuko’nun bakışları keskinleşti; gözlerinden fırtına öncesi sessizliği andıran bir parıltı geçti. “Leke için mi?”
Kiera başını salladığında, Zuko’nun yüzünde karanlık bir bulut gezindi. “İhtiyacın yok,” dedi; sesi keskin ve gergindi.
Genç kız bir adım daha yaklaştı. Zuko’nun yaydığı o tuhaf ısıyı yeniden hissediyordu. “Sen de gözlerine baktırmalısın bence,” dedi şakayla karışık bir ciddiyetle. Başını eğip Zuko ile göz göze gelmeye çalıştı; yüzünde, Zuko'nun kalbinin ritmini yükseltecek o gülümsemeyle...
“İkimizin de şifacıya ihtiyacı olduğunu sanmıyorum,” dedi Zuko ve yeniden harca yöneldi. Kiera'ya bakmamaya çalışıyordu.
O an Kiera’nın ayağı ıslak harçta kaydı. Tam yere kapaklanacağını sandığı anda, Zuko’nun güçlü eli bir pençe gibi beline dolandı. Kiera kendini Zuko’nun çıplak ve sıcak göğsüne yaslanmış buldu. Zaman durdu. Dünyadaki tek ses, ikisinin birbirine karışan sert kalp atışlarıydı.
“Güzel olma…” diye kekeledi Kiera. Derin nefesleri göğsünü bir körük misali kaldırıp indirdi.
Zuko’nun boşta kalan eli, sanki dünyanın en kıymetli mücevherine dokunuyormuş gibi Kiera’nın yüzündeki lekenin üzerinde gezindiği için Kiera heyecandan konuşamamıştı. Zuko'un parmak uçları, o kahverengi izin sınırlarını şefkatle çizdi.
“Sen zaten güzelsin, Kiera.”
Sesi, bir nehrin derinliklerinden gelen uğultu kadar sıcak ve davetkârdı. Kiera, dudaklarının arasındaki mesafenin kapandığını hissederek gözlerini yumdu. Öp beni... diye yalvardı içinden. Lütfen...
Ancak o beklenen temas gelmedi. Zuko’nun sıcak nefesi yanağını teğet geçti. “Artık izin verirsen,” dedi Zuko, sesi aniden bir kış sabahı kadar soğuyarak, “yağmur yağmadan duvarı bitirmem gerek.”
Kiera, reddedilmenin verdiği o keskin sızıyla geri çekildi. Zuko artık ona bakmıyordu bile. Yanakları kızarmış, elleri titrerken adımlarını zor toplayıp uzaklaştı.
Kiera eve, ailesinin yanına giderken diğer günler Zuko ortalarda yoktu. Son zamanlarda sık sık kayboluyor, sonra aniden ortaya çıkıyordu. Her ortadan kayboluşu bir gizem, her geri dönüşü sanki değişmiş gibiydi.
Bir gün boyunca Zuko gelmeyince bu yokluk Kiera’nın kararını daha da perçinledi. Keçileri otlatmadan getirip ağıla bırakır bırakmaz soluğu yine annesinin yanında aldı.
“Anne, lütfen gidelim.”
“Kiera, benim güzel meleğim. Bu, şifanın şifa bulacağı bir hastalık değil. Bu tanrıların sana bir nişanesi; kabul et bunu,” diyerek kızını ikna etmeye çalışsa da Kiera'nın hüzünlü bakışları annesinin yüreğini sızlattı.
Akşam yemeğinden sonra Kiera odasına çekildiğinde, günün yorgunluğuna rağmen gözüne uyku girmiyordu. Zuko bütün gün yoktu; aklının bir yanı onda, diğer yanı şifacıdaydı.
Eli yüzünde gezindi. Zuko kasabada hiçbir kıza bakmamıştı ama kendisine bakarken de gülümsemesini istiyordu. Son bir yıldır Zuko değişmişti; bakışları sert, konuşmaları kısaydı. Kendisi de değişmişti. Artık çocuk değildi, öyle ya, Zuko da çocuk değildi. Onun da duyguları değişmiş olmalıydı.
Ertesi sabah erkenden uyandı. Keçileri bu sabah babası götürecekti. Kiera evin işlerini halletti; annesinin bir bahane bulmasını istemiyordu. İstediği gibi de oldu.
Annesini ikna edip kasabanın girişindeki kül rengi çadıra gittiğinde, havada ağır bir tütsü kokusu vardı. Etraf şifacıya gelen kalabalıkla doluydu.
Çadırdan çıkan şifacının gözleri dipsiz bir kuyu kadar karanlık ve ruhsuzdu. “Sadece hasta olan girsin,” dedi buz gibi bir sesle. Sıra Kiera’daydı. Annesiyle birlikte adım attığında şifacı elini kaldırdı.
“Sadece hasta olan,” diye uyardı. Kiera derince yutkundu. Aslında içinde bir tedirginlik vardı ama Zuko’ya güzel gözükme arzusu ve dışlanmanın verdiği hayal kırıklıkları onu bu yoldan geri çevirmedi.
Annesinden ayrılıp içeriye girdiğinde içerisi duman altıydı. Duvarlarda asılı duran kurutulmuş hayvanlar ve tuhaf bitkiler gölgelerle dans ediyordu.
“Derdin ne?” dedi şifacı otoriter sesiyle.
“Yü-yüzümdeki le-ke için,” derken titreyip kekelemesi kaçınılmaz oldu Kiera'nın. Şifacının siyah gözleri Kiera'ya bakarken biraz daha karardı. Buz gibi parmaklarını Kiera’nın yüzünde gezdirdi. Bakışlarını Kiera'nın yüzünde dolaştırdı.
“Tedavi için gece yarısı gelmelisin,” dedi; şifacının sesi bir mezarın yankısını andırıyordu. “Yalnız gel. Lanetli bir gecenin lekesi ancak sessizce çıkarılır.” Kiera bir kez daha lanetli olduğu kanaatine kapıldı.
Şifacı, Kiera’ya küçük koyu renkli bir şişe uzattı. “Ay ışığı tam tepedeyken bunu iç ve gel.”
“Tamam, annemle…”
“Tek başına küçük kız, kimseye söylemeden.” Şifacının planı farklıydı ama Kiera bunu anlamayacak kadar kör olmuştu.
“Ama nasıl gelebilirim ki?” dedi Kiera bir kez daha çaresiz sesiyle.
“Orası beni ilgilendirmez. Eğer şifa istiyorsan dediğimi yapmalısın,” diyerek Kiera'ya başka çıkış yolu olmadığını hissettirdi.
Şifacının sözlerinden sonra çadırdan çıkıp annesinin yanına giden Kiera, şifacının bir ilaç verdiğini ve geceleri içip erkenden yatması gerektiğini söyledi.
O gece Velarion sessizdi ama bu sessizlikte bir tekinsizlik vardı. Kiera, anne ve babasının uyumasını kendi odasında sessizce bekledi, bekledi… İstediği sessizlik ve uyku eve hâkim olduğunda şişedeki ilacı içip pencereden süzüldü ve gümüşi ay ışığının altında çadıra ulaştı. İçindeki korku ve heyecan bir zehir gibi yayılıyordu. Şifacı onu bekliyordu.
Çadırın içi şimdi daha da loştu. Titreyen mum alevleri şifacının yüzünde canavarca gölgeler oluşturuyordu. İçinde çeşitli otların yandığı kaseyi Kiera'ya yaklaştırdı.
“Derin nefes al küçük kız,” dedi yaşlı adam. Kasede yanan otlardan yükselen yoğun, tatlı ve mide bulandırıcı koku Kiera’nın ciğerlerine doldu.
“Ne yapacaksın?” diye sordu Kiera. Sesi kendi kulağına bile çok uzaktan geliyordu. Şişedeki iksir vücudunda ağır bir uyuşukluk başlatmıştı.
“Tanrıların lanetini kaldıracağız... Ayin böyle gerektirir,” diye bir yalan daha sıraladı şifacı.
Şifacının sesi artık bir uğultuya dönüşmüştü. Kiera’nın dizlerinin bağı çözüldü. Göz kapakları tonlarca ağırlıktaki birer kaya gibi kapandı. Zuko’nun ateşten gözlerini son bir kez hayal etmeye çalıştı ama görüntüler silindi.
Zihni karanlığın soğuk kollarına teslim olurken çadırın dışında bir yerlerde, ormanın derinliklerinden yırtıcı bir kükreme yükseldi; ancak Kiera bunu duyamayacak kadar uzaklaşmıştı.