Gece, kentin dışındaki ormanın derinliklerine iniyordu. Lina’nın adımları, eski malikânenin önünden çıkarak, karanlık ağaçların arasındaki dar patikaya yöneldi. Büyükannesinin günlüklerinde bulduğu o gizemli ipuçları, şimdi onu bilinmeyene doğru çağırıyordu. Her nefes alışında, havanın soğukluğu ciğerlerine işlemiş, kalbindeki korkuyu büyütmüştü.
Yanında sadece o eski kutudan çıkardığı küçük metal anahtar vardı. Altın sarısı, karmaşık işaretlerle süslenmişti; günlüğün bahsettiği kadim sembollerle birebir örtüşüyordu. Bu, lanetin ilk anahtarıydı.
Lina, adımlarını hızlandırdı. Patikanın sonunda, günlüğün tarif ettiği eski bir kuyunun başındaydı. Tozlu taşların arasında kaybolmuş, üzeri yosun tutmuştu. Anahtarı elinde sıkarak, derin bir nefes aldı ve kuyunun demir kapısını aralamaya çalıştı. Kapı, yılların pasıyla direniyordu ama sonunda ağır ağır açıldı. İçeriden soğuk bir rüzgâr esti. Lina, cesaretini toplayıp, fenerini açtı ve kuyunun içine doğru baktı.
Altında, karanlıkta parlayan bir taş vardı. Günlükte bahsedilen “Ruh Taşı”ydı bu. Efsaneye göre, laneti başlatan karanlık güçlerin kaynağıydı. Tam o sırada, kuyunun dibinden yankılanan bir ses duyuldu: “Kim cesaret edebilir ki, lanetin ilk anahtarını elinde tutmaya?” Lina donakaldı, fenerini salladı ama karanlıkta kimse görünmüyordu. Bu ses, hem uyarı hem de bir tehdit gibiydi.
Kalbi hızla çarparken, Lina merakının esiri oldu. Kuyunun içine adım atmaya karar verdi. Ayakları taşlı zemine bastığında soğukluk tüm vücuduna yayıldı. Derinlerden gelen hafif bir uğultu, sanki toprağın altından fısıldayan sesler gibiydi. Taşın üzerinde yansıyan ışık aniden kırıldı; taş, sanki nefes alıyormuş gibi hafifçe titreşti. Lina'nın elleri titredi, ama adımını geri atmadı.
Taşın üzerinde eski bir yazı belirdi. Günlükte yazanlardan çok daha karmaşık sembollerdi bunlar. Okumaya çalıştı. “Gücü kullanan, karanlığın pençesinde kaybolur.”
O anda, arkasından hafif bir hışırtı duydu. Başını çevirdi ama sadece gece karanlığı vardı. Gözleri, karanlıkta bir hareket fark etti; gözler gibi parlayan küçük iki ışık... Kalbi neredeyse ağzından çıkacaktı.
Tam o sırada, karanlık gölge hızla yanaştı ve Lina’nın omzuna soğuk bir el koydu.
"Bu oyunda yalnız değilsin," dedi derin, uğultulu bir ses.
Lina irkildi, nefesi kesildi. Omzundaki soğukluk, hissettiği dehşetin somut kanıtıydı. Dönüp baktığında kimseyi göremedi. Gözleri ormanın karanlıklarında kayboldu. Kendi kendine fısıldadı: “Bunu anlamalı, bu laneti kırmalıyım. Yoksa herkes kaybedecek...”
Artık geri dönmek mümkün değildi. Anahtarı tekrar sıkarak, taşın üzerindeki sembolleri çözmeye kararlıydı. Çünkü lanetin sırları, onu bekliyordu.