Lina, kuyudan çıktıktan sonra ormanın derinliklerinde yürümeye başladı. Ay, ağaçların arasından solgun ışıklar saçıyor, gölgeler dans ediyordu. Kalbindeki huzursuzluk, soğuk rüzgarla birlikte bedenini sarmıştı. O an anladı; lanet, sadece bir efsane değildi. O gerçekti.
Yürürken cebindeki eski anahtara dokundu. Soğuk metal, sanki kendi içinde bir canlıymış gibi titreşiyordu. İçine bir güç doluyor, onu bilinmeyene çekiyordu.
Aniden, ormanın içinde yumuşak bir ışık belirdi. Lina, ışığın kaynağına doğru yürüdü: Eski, terkedilmiş bir kulübe. Kapısı hafif aralıktı. İçeri adım attığında, hava ağır ve nemliydi. Tozlu raflarda, eski kitaplar ve mumlar vardı. Duvara asılı eski bir kadın portresi, büyükannesiyle tüyler ürpertici bir benzerlik taşıyordu.
Tam o sırada, kulübenin kapısı hızla kapandı. Lina irkilerek arkasına döndü ama kimse yoktu.
Kulübenin tam ortasında, üzerinde karmaşık semboller olan eski bir kitap duruyordu. Lina titreyen elleriyle kitabı açtı. İçinde lanetin tarihçesi yazılıydı: “Lanet, kan bağını seçer. İlk anahtar, ruhun kapısını açar. Ama dikkat et; kapı açıldığında, karanlık seni yutabilir.”
Lina, kendini kitabın satırlarına kaptırmışken, kulübenin penceresinden dışarı baktı. Uzaktan, siyah bir gölge onu izliyordu. Gözlerindeki soğuk ışık, ruhunu okur gibiydi. O gece Lina, sadece lanetin değil, kendi karanlığının da çağrısını duymaya başlamıştı.
Lina, kitabı kapatırken kalbi hızla çarpıyordu. Dışarıdaki gölge hâlâ oradaydı. O sırada, kapı yavaşça aralandı ve karşısında yaşlı bir adam belirdi. Teninde derin çizgiler, gözlerinde binlerce yaşanmışlık vardı. Adamın sesi fısıltı gibi çıktı:
“Lina… seni bekliyordum.”
Lina, şaşkınlıkla adama baktı. “Siz kimsiniz? Beni nasıl tanıyorsunuz?”
Adam, hafifçe gülümsedi ve elini uzattı. “Ben, büyükbabanın koruyucusuyum. Ailenin sırlarını ve lanetin gerçek yüzünü bilirim. Bu lanet, senin içinde uyanıyor. İlk anahtarın ardından, başka kapılar da açılacak.”
Lina’nın aklı karışmıştı. “Başka kapılar mı? Ne demek istiyorsunuz?”
Adam, kitabı eline aldı ve devam etti: “Anahtarlar, sadece eşyalar değil. Her biri bir parça ruhun, karanlığın ve ışığın birleşimi. Senin görevin, bu parçaları bulup dengeyi sağlamak.”
Lina, çaresizlik ve merak arasında gidip gelirken bir yandan da korkuyordu. “Ya kaybedersem? Ya bu karanlık beni yutarsa?”
Adam gözlerini ona dikti: “İçindeki ışığı unutma. Her karanlığın içinde bir umut vardır. Ama onu bulmak için önce kendinle yüzleşmen gerekiyor.”
O anda, kulübenin içi aniden karardı. Lina, kalbinde bilinmez bir çekim hissetti. Gölgenin varlığı iyice yakındı.
“Bu yolculukta yalnız değilsin, Lina. Ama ilk adımı atmak zorunda olan sensin.”
Adam, elindeki kitabı Lina’ya uzattı. Lina kitabı tutarken, içindeki soğuk titreşim kayboldu ve yerini sıcak bir güç aldı. Artık seçim onun: Karşılaşmak mı, kaçmak mı?