Bu Adam kim?
Gözlerimi açtığımda tavana bakıyordum.
Beyazdı. Düzdü. Hareketsizdi.
Sanki dünya, bütün anlamını yitirip tek bir renge indirgenmişti.
Kulaklarımda bir uğultu vardı. Yakın sesler… ama tam seçilemiyordu. Kelimeler birbirine karışıyor, cümleler yarım kalıyordu. Arada bir ismim geçiyordu.
“Eslem…”
Gözlerimi kırptım. Bir kez daha. Sonra biraz daha açtım.
İlk netleşen yüz annem oldu. Başucumdaydı. Gözleri kızarmıştı ama gülümsemeye çalışıyordu. Babam hemen yanındaydı; dimdik duruyordu ama bakışları ele veriyordu onu. Kız kardeşim ağlıyordu, hiç saklamıyordu. Biraz geride abimle yengem vardı.
Hepsi bana bakıyordu.
Bir süre onları izledim. Bu bakışların anlamını çözmeye çalıştım. Sevinç mi, korku mu, üzüntü mü… Hepsi vardı sanki.
“Ne oldu bana?” dedim.
Sesim sakindi. Kendi sesim gibi geldi. Titremiyordu.
Annem hemen elimi tuttu.
“Kaza geçirdin canım,” dedi. “Trafik kazası. Ama geçti… Çok şükür.”
Kaza…
Kelime zihnime düştü ama bir yere çarpmadı. Hiçbir görüntü gelmedi. Ne bir ses, ne bir çarpma hissi. Sadece bilgi olarak kaldı.
Başımı hafifçe çevirdim. Odayı inceledim. Beyaz duvarlar, düzenli yerleştirilmiş cihazlar, serumdan gelen ince bir ses… Hastaneydim. Bunu anlamak zor olmadı.
Tam o anda, elime değen bir sıcaklık hissettim.
Elim tutuluyordu.
Aşağı baktım.
Bir adamın eli… benim elimin üzerindeydi.
Başımı kaldırdım.
Yanımda duran adam bana bakıyordu. Yakındı. Fazla yakındı. Yüzü yorgundu. kirli sakallarının arasına sinmiş uykusuzluk, gözlerinin altına çökmüştü. Gözleri kızarmıştı ama bakışı netti. Sanki uzun zamandır bana bakıyormuş gibiydi.
Tanımıyordum. Bu adam da kimdi?
İçimde rahatsız edici bir huzursuzluk belirdi. Yanlış bir şey vardı.
Bu adam kim?
Burada ne işi var?
Elimi çektim. O sırada kendime baktım. Üzerimde
Mavi kısa kollu elbise vardı. Kollarım açıktı. Saçlarım omuzlarıma dökülüyordu.
Duraksadım.
“Neden açığım? Başörtüm nerede” dedim. Sesim yükseldi.
Sonra adama baktım.
“Bu adam kim? Neden burada?”
Oda bir anda sessizleşti.
Annemin eli korkuyla ağzına gitti. Babam bakışlarını kaçırdı. Kız kardeşim şaşkınlıkla yengeme baktı. Abimin gözlerinde bir korku ve şaşkınlık belirdi.
Ve o anda adam elini tamamen çekti.
Yavaşça.
Sanki dokunmaya hakkı yokmuş gibi.
Bir adım geri gitti. Bana baktı ama artık eskisi kadar yakın değildi. Gözlerine baktığımda bir şey fark ettim.
Kırılmıştı.
Bunu yüzünden değil, gözlerinden anladım. Derin, sessiz bir kırgınlık vardı bakışlarında. Dudakları aralandı ama konuşmadı. Söyleyeceği bir şey varmış gibi… sonra vazgeçmiş gibiydi.
Bu dikkatimi çekti.
“Başörtüm nerede?” dedim. “Neden üstümde değil?”
Cevap gelmedi.
Annem çantasından bir başörtü çıkarıp bana uzattı ve bu sırada üzgün bir şekilde adama baktı sanki adamın neler hissettiğini biliyor gibiydi.
Kapı açıldı. Ve o anda Doktor içeri girdi. Ciddi ama sakin bir hali vardı.
Doktor yatağın yanına biraz daha yaklaştı. Ses tonu yumuşaktı ama yüzündeki ciddiyet dikkatimi çekti. Elindeki dosyayı kapattı, gözlüğünü düzeltti ve doğrudan bana baktı.
“Eslem Hanım,” dedi, “sizi yormayacak birkaç soru soracağım.”
Başımı salladım. Sorulardan korkmuyordum. Zaten her şey olması gerektiği gibiydi bana göre.
“Önce adınızla başlayalım. Adınız?”
“Eslem Özdemir.”
Doktor not aldı.
“Kaç yaşındasınız?”
“Yirmi iki,” dedim hiç düşünmeden.
Annemin elinin hafifçe titrediğini fark ettim. Babam derin bir nefes aldı ama bir şey söylemedi.
“Ne işle meşgulsünüz?”
“Üniversite öğrencisiyim,” dedim. “ Boğaziçi Üniversitesi’nde işletme bölümü okuyorum.”
Doktor kalemini bir an durdurdu, sonra devam etti.
“Bugün günlerden ne?”
“Salı,” dedim. Emin bir sesle.
“Peki yıl?”
“2024 2 Ocak .”
Bu kez odadaki hava değişti.
Sessizlik…
Ama bu seferki sessizlik sıradan değildi. Ağırdı. Çöken, bastıran bir sessizlikti.
Doktor başını yavaşça kaldırdı. Anneme, babama baktı. Sonra tekrar bana döndü.
“Eslem Hanım,” dedi, sesi artık daha dikkatliydi, “şu an 2026 yılındayız.”
Bir an durdum.
Bu cümle bana tuhaf gelmedi. Yanlış gelmedi. Sadece… mantığıma oturmadı.
“Hayır,” dedim sakin bir şekilde. “2024.”
Doktor başını hafifçe yana eğdi.
“Son iki yılı hatırlamıyorsunuz,” dedi.
Bu kez duraksadım.
Son iki yıl…
Zihnimde bir boşluk aradım. Bulamadım. Ama eksik hissetmedim de. Sanki önümde kapalı bir kapı vardı ama ben o kapının varlığını yeni fark ediyordum.
“Bu ne demek?” diye sordum.
Doktor derin bir nefes aldı.
“Geçirdiğiniz trafik kazası sonrası, travmaya bağlı bir hafıza kaybı yaşıyorsunuz. Özellikle son iki yıla dair anılarınız silinmiş.”
Annemin boğazından boğuk bir ses çıktı. Kız kardeşim başını ellerinin arasına aldı. Yengem abime sarılıyordu.
Aileme baktım ve o adama
“Yani… evlilik?” dedim yavaşça. “O da bu iki yılın içinde mi?”
Annem başını salladı.
“Evet.”
Gözüm yanımdaki adama kaydı.
Yorgun bakışlarıyla bana bakıyordu esmer değildi ama beyaz da değildi koyu kahverengi saçları alnına dökülmüştü kemikli yüzü hafif kirli sakalları vardı. Gözleri dikkatimi çekti sarı değildi kahverengi de değildi gözleri kehribar rengiydi oldukça çekiciydi.
Az önce bana en yakın duran adam, şimdi yatağımdan birkaç adım uzakta duruyordu. Ellerini cebine sokmuştu. Omuzları düşüktü. Bana bakıyordu gözleri sanki vücudumun her zerresini deliyor gibiydi.
Ama onun gözlerindeki ifadeyi görmüştüm.
Kırılmıştı.
Sessizce, kimseye yük olmadan kırılmıştı.
Gözleri doluydu ama ağlamıyordu. Dudakları sıkılmıştı. Sanki konuşursa kendini tutamayacakmış gibiydi. O yüzden susuyordu.
Doktor konuşmaya devam etti.
“Bu hafıza kaybının ne kadar süreceğini şu an net olarak söyleyemeyiz,” dedi.
“Geçici de olabilir, kalıcı da. Bazen anılar kendiliğinden geri gelir, bazen terapiyle, bazen de hiç gelmez.”
Annem ağlamaya başladı.
“Yani… hiç mi hatırlamayacak?” dedi titreyen bir sesle.
Doktor başını iki yana salladı.
“Şu an için kesin bir şey söylemek mümkün değil.”
O an odadaki herkesin yüzünde aynı ifade vardı.
Üzüntü.
Çaresizlik.
Ben hâlâ yatağın içinde oturuyordum. Herkesin bana baktığını hissediyordum ama kendimi eksik hissetmiyordum. Sadece… bana anlatılan hayatla aramda bir mesafe vardı.
Adama tekrar baktım.
Bu kez bakışlarımız kısa bir an için kesişti.
O an gözlerinde gördüğüm şey acıydı. Sessiz, gururlu, içine gömülmüş bir acı. Bana bir şey anlatmaya çalışmıyordu. Hiçbir beklenti koymuyordu önüme.
Sadece duruyordu.
Adam bir süre daha odanın içinde kaldı. Söylemek istediği bir şey var gibiydi ama kelimeler boğazına takılmıştı. Bakışlarını benden kaçırdı, kapıya yöneldi.
“Biraz hava alacağım,” dedi.
Ne kimseye baktı ne de cevap bekledi. Kapı kapandığında odanın içi daha da daraldı. Onun yokluğu, varlığından daha ağır geldi.
Bir süre sessiz kaldık. Sonra kız kardeşim ve yengem yatağıma yaklaştı.
Kız kardeşim yatağın kenarına oturdu. Sesi yumuşaktı.
“Eslem,” dedi, “bizim sana bir şeyler anlatmamız gerekiyor.”
Başımı salladım.
“Yaman,” diye devam etti, “bu bir ay boyunca buradan hiç ayrılmadı. Geceleri bile.”
Demek adı Yamandı. İsmi o kadar yabancı geliyordu ki ama aslında bu yabancıyla evliydim
Yengem söze girdi.
“Kıyafetlerini o seçti. Üzerini o giydirdi. Temizliğinle o ilgilendi. Hemşirelerin dokunmasına izin vermedi”
Dinlerken içimde bir şey huzursuzca kıpırdadı.
“Saçını taradı,” dedi kız kardeşim “seninle ilgilendi. Seni çok seviyor Eslem.”
O an bakışlarım istemsizce üzerime kaydı. Az önce sinirden kıyafetimi incelememmiştim sadece kollarımın açık olması ve başörtü olmaması beni sinirlendirmişti
Üzerimde mavi, beyaz çiçekli bir elbise vardı. Kısa kolluydu. Kumaşı yumuşak duruyordu ama bana ait değilmiş gibi hissettirdi. O elbiseye baktıkça zihnimde istemediğim düşünceler belirdi.
Bu adam…
beni giydirmişti.
Tanımadığım birinin ellerinin omuzlarıma, kollarıma, saçlarıma değdiğini düşünmek içimi daralttı. Saçımı tararken parmaklarının vücuduma değmiş olabileceği fikri kasılmama neden oldu. Sanki bedenim başkasının alanına girmiş gibiydi.
Üzerimde görünmez bir ağırlık vardı.
O dokunuşlar geçmişte kalmış olsa bile, düşüncesi bile yetiyordu.
Kapı açıldı.
O adam daha doğrusu Yaman içeri girdi.
O an refleksle doğruldum. Yatağın kenarında duran başörtümü kaptım. Aceleyle başıma geçirdim. Düzgün bağlamaya çalışmadım bile. Sonra çarşafı çekip omuzlarıma sardım. Kendimi saklar gibi.
Yaman durdu.
Bakışları üzerimde gezindi. Başörtümde, çektiğim çarşafta, geri çekilişimde… Gözleri donuktu. İçinde derin bir kırgınlık vardı ama tek kelime etmedi.
Aile odadaydı. Annem, babam, abim… herkes sessizdi.
Boğazımı temizledim.
“Ben…” dedim. Sesim sakin ama kararlıydı. “Bu evliliğe devam etmek istemiyorum.”
Odanın içinden sanki hava çekildi.
“Seni tanımıyorum,” diye devam ettim. “Ve hatırlamadığım bir evliliğin içinde kalamam.”
Babam hemen konuştu.
“Eslem,” dedi, “öyle hemen karar veremezsin.”
“Evime dönmek istiyorum,” dedim.
Babam başını iki yana salladı.
“Hayır,” dedi net bir sesle. “Sen evli bir kadınsın. Yerinin kocanın yanı olduğunu unutma.”
Yaman bir adım attı.
Bu kez geri durmadı. Yatağın kenarına kadar geldi ama bana dokunmadı. Gözleri hâlâ donuktu. Sesi alçaktı ama sertti.
“Gitmiyorsun,” dedi.
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Ben buna izin vermem,” dedi. “Seni bırakmam.”
“Şu an beni tanımıyorsun,” diye devam etti. “Ama bu benim kocan olduğum gerçeğini değiştirmez.”
Sesinde sahiplenme vardı. Tartışmaya kapalı bir ton.
“Bu evlilik bitmeyecek,” dedi. “Ve ben seni bırakmayacağım.”
Babam başını salladı.
“Doğru,” dedi. “Bu bir imtihan. Kaçmak yok.”
Etrafıma baktım.
Herkes bir yere aitti.
Bir tek ben, kendi hayatımın içinde yabancıydım.
Çarşafı biraz daha üzerime çektim.
Çünkü anladım ki…
Bu evlilik, benim isteğimden önce çoktan korunmaya alınmıştı.