Taburcu kâğıdı yatağın kenarında duruyordu. İnce, beyaz bir dosya… Ama ağırlığı göğsümün tam ortasına çökmüştü. Hastane odasının kokusu, günlerdir üzerime sinmişti. Gitmem gerekiyordu artık.
Ama nereye?
Annem sandalyede sessizce oturuyordu. Elleri dizlerinde kenetlenmişti. Yüzünde alıştığım o metanet vardı ama gözleri… gözleri benimle gelmek istemeyen bir hüznü taşıyordu.
Kapı açıldı.
O adam Yaman içeri girdi.
Elinde bir poşet vardı. Büyük değildi ama içindekilerin özenle seçildiği belliydi. Bir an durdu. Gözleri bana kaydı, sonra hemen başka bir yere. Sanki bakarsa bir şey kırılacakmış gibi.
“Evden kıyafet getirdim,” dedi.
Sesi sakindi. Ne fazla yumuşak ne sert. Ama içinde bastırılmış bir şey vardı; söylemediği söyleyemediği.
Poşeti yatağın kenarına bıraktı. Elbiselerin rengi poşetin içinden belli oluyordu. Köyü tonlar. Benim sevdiğim türden…
Bakışlarımı kaçırdım.
O an babamın sesi düştü zihnime. Net, tartışmaya kapalı, ağır bir cümle gibi.
“Senin evin kocanın yanı”
Bu söz, sadece bir öğüt değildi. Bir yön çiziyordu. Bir kader gibi.
Demek ki şimdi…
Hiç tanımadığım bir adamla, onun evine gidecektim.
Yaman poşetin içinden elbiseleri çıkardı. Düzgünce yatağın üzerine koydu . Beyaz bir triko kazak. Geniş bir siyah pantolon. Trençkot ve siyah başörtüsü.
“Bunlar… senin,” dedi.
Bir an duraksadı.
“Bunları seviyorsun”
Seviyorsun…
O kelime içimde yankılandı. Bu adam sevdiğim şeyleri iyi biliyordu.
Annem hafifçe doğruldu. Bana baktı, bakışlarında sessiz bir onay vardı. Hazırlan kızım, der gibi. Ama bunu dudaklarından dökmedi.
Elbiselerle aramda görünmez bir mesafe vardı. Onlara uzanmadım. Sanki uzansam, bir şeyi kabul etmiş olacaktım. Bir hayatı. Bir evliliği. Bir yabancıyı.
Yaman bunu fark etti. Elini geri çekti. Geriye doğru bir adım attı.
“Ben… dışarıda beklerim,” dedi.
Kapıya yöneldi. Tam çıkacakken durdu. Arkasını dönmedi ama sesi kapının eşiğinde durdu
“Zor olduğunu biliyorum ama benimle gelmelisin.”
Sonra da çıktı.
Oda sessizliğe gömüldü.
Annem ayağa kalktı. Elbiseleri aldı, bana uzattı.
“ Giyin kızım,” dedi sadece.
Başımı salladım.
Elbiseleri giyerken ellerim titredi Kalbim de hızlandı.
Aynaya baktım.
Yüzüm bana aitti. Gözlerim… biraz daha yabancıydı. Ben bile kendime yabancı geliyordum.
Kapı yeniden açıldı.
Yaman içeri girdiğinde hazırdım.
Bir an durdu. Bakışları üzerimde gezdi ama uzun sürmedi. Gözlerinde tuhaf bir ifade vardı. Sanki sevindiği için suçluluk duyuyordu.
“Hazırsan… gidelim,” dedi.
Başımı salladım.
O an anladım.
Bu sadece hastaneden çıkış değildi.
Bu, bilmediğim bir eve…
Tanımadığım bir hayata…
Ve adını bildiğim ama kalbime yabancı bir adama doğru atılan ilk adımdı.
Koridor kalabalıktı ama bana bomboş geliyordu. Ayak sesleri, tekerlekli sedyelerin gıcırtısı, uzaklardan gelen konuşmalar… Hepsi birbirine karışmıştı. Sanki dünya normal akışında devam ediyordu da sadece ben yanlış bir yerde duruyordum.
Annem yanımdaydı.
Elimi tuttu. Parmakları sıcaktı
“İyi misin?” diye sordu.
Başımı salladım.
“İyiyim.”
Yalan değildi. Ama doğru da değildi. Sadece söylenmesi gereken bir cevaptı.
Hastanenin otomatik kapıları açıldığında dışarıdan soğuk bir hava yüzüme vurdu. Derin bir nefes aldım. Özgürlük gibi hissettirmedi. Daha çok bilinmeyene açılan bir boşluk gibiydi.
Yaman birkaç adım önde yürüyordu. Anahtarları elinde çevirip duruyordu. Geriye bakmadı. Belki de bakmaya cesaret edemedi.
Arabanın yanında durdu.
O an annem beni kendine çekti. Sarılması ani değildi. Yavaş, temkinliydi. Sanki fazla sıkarsa beni geri almak isteyeceğini fark edecekmiş gibi.
“Korkma kızım,” dedi fısıltıyla.
“Allah büyük.”
Başımı omzuna yasladım. Gözlerimi kapattım. Çocukluğumun kokusu vardı üzerinde. Ev kokusu. Güven kokusu.
“Anne…” dedim, sesim beklediğimden daha kısık çıktı.
Bir şey daha söylemek istedim ama kelimeler boğazıma dizildi.
Gitmek istemediğimi…
Hazır olmadığımı…
Bu adamın bana hâlâ yabancı olduğunu…
Hiçbirini söylemedim.
Annem başörtümü düzeltti. Alnıma hafifçe dokundu.
“Yuvanı devam ettireceksin,” dedi.
Yuva…
O kelime içimde yankılandı ama bir yere oturmadı.
Yaman arabanın kapısını açtı. Sessizce bekledi. Acele ettirmedi. Ama o kapı açıktı artık. Geri dönüş yoktu.
Annem son kez baktı bana. Gözleri doldu ama ağlamadı. Ben de ağlamadım.
Arabaya bindim.
Kapı kapandığında çıkan ses…
Hayatımda duyduğum en kesin sesti.
Yaman sürücü koltuğuna geçti. Emniyet kemerini taktı. Sonra bana baktı.
“Hazır mısın?” diye sordu.
Cevap vermedim.
O da zorlamadı. Motoru çalıştırdı.
Yol boyunca konuşmadık. Camdan dışarı baktım. Şehir akıyordu. İnsanlar yürüyordu. Evler, ışıklar, tabelalar…
Yaman arada aynadan bana baktı. Yakalandığını fark edince hemen gözlerini yola çevirdi.
Bir süre sonra araba yavaşladı.
Büyük bir demir kapının önünde durduk. Kapı otomatik olarak açıldı. İçeri girdik.
Bahçe…
Geniş, düzenli
Ama soğuk geliyordu…
Araba durdu.
Yaman indi, kapımı açtı ve elini uzattı. Tereddüt ettim. Tutmadım kendi kendime indim.
Karşımda duran ev büyüktü. Gösterişli ama ruhsuz. Işıkları yanıyordu ama sıcak değildi.
Yaman anahtarı çıkardı. Kapının önünde durdu.
Bir an duraksadı. Bana baktı sanki yüzümdeki ifadeyi okumak istiyordu
Sonra kapıyı açtı.
“Burası… bizim evimiz,” dedi.
Eşiği geçmeden önce durdum.
İçerisi aydınlıktı. Temizdi. Düzenliydi. Ama yabancıydı. Her şey yerli yerindeydi ama hiçbir şey bana ait değildi.
Bir adım attım.
Kapı kapandığında çıkan tok ses, evin içine değil de doğrudan içime çarptı sanki. Bir an olduğum yerde kaldım. Ayakkabılarımın altındaki mermer soğuktu. Duvarlar yüksek, tavanlar genişti. Her şey fazlasıyla düzenliydi. Fazlasıyla… bana ait olmayan bir düzen.
Yaman anahtarı konsolun üzerine bıraktı.
“İstersen evi gezdireyim,” dedi.
Ses tonu sakindi. Ne fazla yumuşak ne sert. Ama ben yine de başımı sallarken kendimi misafir gibi hissettim. Misafir değil… Yabancı.
Salondan geçtik. Büyük pencereler, ağır perdeler, dikkatle seçilmiş eşyalar… Hepsi belli ki bir zevkin ürünüydü. Ama o zevk bana ait değildi. Duvarlardaki tabloların önünde durmadım. Kanepenin rengine bakmadım. Sanki bakarsam, bu eve alışmam beklenecekmiş gibi geldi.
Koridora yöneldik.
“Burası çalışma odası,” dedi.
Sonra mutfağı gösterdi.
“Burayı seviyordun,” diye ekledi, duraksayarak.
Seviyordum.
Ama ben bilmiyordum
O kelime içimde kısa bir sızı bıraktı ama yüzüme yansımadı.
Koridorun sonunda bir kapının önünde durduk. Yaman kapıyı açarken eli çok kısa bir an durdu. Ben fark ettim. Kendisi fark etti mi bilmiyorum.
Yatak odasıydı.
İçeri adım attığımda, hava bile farklı geldi. Daha ağır. Daha özel. Geniş bir yatak… Yan yana iki yastık… Komodinin üzerinde yarım bırakılmış bir kitap… Perdelerin rengi, lambanın loş ışığı…
Burası bir başkasının değil… benim hayatımın odasıydı.
Yatağa bakarken zihnime istemsiz düşünceler düştü.
Bu yatakta biz bir şeyler yapmış mıydık?
Yanımdaki bu adam bunlar şu an onun aklına geliyor muydu?
Utanıyordum…
Boğazımı temizledim. Sesim sandığımdan daha kısık çıktı.
“Biz…”
Duraksadım.
“Biz birlikte mi yatıyorduk?”
Yaman yavaşça bana döndü.
Bir an gözlerimin içine baktı. Uzun uzun değil… Ama yeterince. Dudaklarının kenarı çok hafif yukarı kıvrıldı. Yarım ağız bir gülümsemeydi bu. Ne alaycı ne de rahat.
“Evet,” dedi.
Sonra kısa bir duraklamayla ekledi:
“Biz sadece uyumakla kalmıyorduk.”
Sözleri odanın içinde asılı kaldı.
Kalbim bir anlığına hızlandı. Yüzüme sıcaklık yayıldığını hissettim. Bakışlarımı hemen kaçırdım. Avuçlarımı pantolonun kumaşını sıkarken utancın tanıdık ama yabancı bir ağırlık gibi üzerime çöktüğünü fark ettim.
“Biz,” diyebildim sadece.
Yaman devamını getirdi sanki hiç utanmıyor bunu gözlerimin içine bakarak söylemek istiyordu.
“Biz geceleri uyumazdık birbirimize doyana kadar sevişirdik”
Bana baktı yüzüm kıpkırmızı olmuştu.
Ama Yaman devam etti.
“Sevişirdik ama birbirimize doyamazdık”
Derin bir nefes aldı daha fazla bir şey söylemedi. Gülümsemesi silindi. Bakışları yine o donuk, kırgın hâline döndü. Sanki söylediği cümleyle beni değil, kendini yaralamış gibiydi.
Utancla başımı eğdim ben erkeklerden nefret eden bir kızdım nasıl bunları yaşamış olabilirdim.
Odanın ortasında durduk.
İki yabancı…
Bir yatağın iki ucunda duran, aynı geçmişi paylaşmış ama aynı hatırayı taşımayan iki insan gibi.