Seni özledim

1402 Words
Yaman çıktıktan sonra evin içi yavaşça sakinliğe büründü. Kapının kapanma sesi uzun süre kulaklarımda kaldı. Bir süre olduğum yerde durdum. Sonra masaya baktım. Kahvaltıdan kalan tabaklar hâlâ oradaydı. Toplamaya başladım. Hareketlerim düzenliydi, düşünmeden yapıyordum. Bardakları lavaboya bıraktım, tabakları dizdim. Bezle masayı sildim. Burası yabancı bir evdi ama ellerim yabancı değildi. Ne yaptığını bilen birine aitti bu eller. Mutfak tezgâhını toparladıktan sonra gözüm koridorun ucundaki kapıya takıldı. Yaman’ın çalışma odası. Kapı aralıktı. Bir an tereddüt ettim. Sonra kendime kızdım. Bu evde yaşıyordum. Bu adamla evliydim. Bir odadan korkmam saçmaydı. Sessiz adımlarla kapıya yaklaştım ve içeri girdim. Oda genişti. Büyük bir masa, kitaplıklar, duvarda çerçeveler… Her şey net, ciddi ve düzenliydi. Masanın üstü kalabalık değildi. Dosyalar, bir dizüstü bilgisayar, kalemlik… Ve fotoğraflar. Adımlarım yavaşladı. Masaya yaklaştım. İki fotoğraf yan yana duruyordu. Birinde beyazlar içindeydim. Gelinlik… Başım örtülü, yüzümde hafif bir gülümseme. Yanımda Yaman. Omzuma kolunu dolamış, kameraya değil bana bakıyordu. Diğer fotoğraf düğünümüzden olmalıydı. Kalabalık. Işıklar. Ama benim gözüm yine sadece ikimize takıldı. Fotoğraflara uzun süre baktım. Tanıdık gelmedi. O gülümseyen kadın bendim ama ben değildim. O adam kocamdı ama bir yabancı gibi duruyordu. İçimde bir kıpırtı olmadı. Ne sevinç, ne hüzün… Sadece boşluk. Parmaklarımı fotoğrafın kenarına götürdüm. Dokunmadım. Geri çektim. “Hatırlamıyorsun,” dedim sessizce kendime. “Hiçbirini.” Bir adım geri attım. Oda üzerime doğru geliyormuş gibi hissettirdi. Daha fazla kalamadım. Kapıdan çıktım. Koridora çıktığımda derin bir nefes aldığımı fark ettim. Mutfağa geri döndüm. Sürgülü cam kapı bahçeye açılıyordu. Elimi kapının kulpuna koydum ve ittim. Cam sessizce yana kaydı. Bahçeye çıktım. Hava serindi ama ferahlatıcıydı. Bahçe bakımlıydı. Çimler düzgün kesilmiş, kenarlara çiçekler ekilmişti. Taş döşeli bir yol vardı. Yavaş yavaş yürümeye başladım. Bir ağacın altında durdum. Dallar hafifçe sallanıyordu. Etraf sessizdi. İstanbul’un ortasında ama şehirden uzak gibi… Ellerimi kollarıma doladım. Bu ev, bu bahçe, bu hayat… Hepsi vardı. Ama ben hâlâ dışındaydım. Yavaşça yürüdüm. Etrafa baktım. Bir bank, küçük bir masa… Burada oturmuş olmam gerekiyormuş gibi bir his geçti içimden. Ama görüntü gelmedi. Sadece his… O da silik. Başımı gökyüzüne kaldırdım. “Ben buraya nasıl sığdım?” diye geçirdim içimden. “Ve şimdi… nereye sığacağım?” Cevap yoktu. Bahçede dolaşmaya devam ettim. Sadece adımlarımın sesi vardı. Ve içimde, sessiz ama ağır bir bilinmezlik. Bahçeden içeri girdiğimde ev yine sessizdi. Sürgülü kapıyı kapattım. Tam mutfağa yönelmiştim ki kapı zili çaldı. Bir an durdum. Bu evde ilk defa bir zil sesi duyuyordum. Kime ait olduğunu bilmediğim bir kapının zili gibi geldi kulağıma. Kalbim hafifçe hızlandı. Sonra kendimi toparladım. Kapıya yürüdüm. Kapıyı açtığımda karşımdaki yüz tanıdıktı. Kız kardeşim. Elinde birkaç poşet vardı. Gülümsüyordu. O tanıdık gülümseme… Hafızamda yerli yerindeydi. “Annem gönderdi,” dedi içeri girerken. “Yiyecekler… bir de tatlı.” Poşetleri uzattı. Aldım. Başımı salladım. “Sağ olsun,” dedim. Ayakkabılarını çıkarırken etrafa şöyle bir baktı. Sonra bana döndü. “Nasılsın?” diye sordu. “İyi misin gerçekten?” Omuz silktim. Ne diyeceğimi bilmiyordum. “İyiyim,” dedim. “En azından öyleyim sanırım.” Gözleri yüzümde dolaştı. Sanki benden bir şey eksikmiş gibi bakıyordu ama dillendirmedi. Mutfağa doğru yürüdü. “Eniştem işte mi?” diye sordu arkasını dönmeden. Bu kelime… Eniştem. Kulağıma yabancı geldi. Ama onun için ne kadar normal söylendiğini fark ettim. “Evet,” dedim. “Biraz önce çıktı.” Başını salladı. “Sabah erken çıkacağını söylemişti zaten.” Tatlıyı tezgâha bıraktı. Poşetleri düzenledi. Sonra bana döndü. Gözlerinde merak vardı. “Nasıl geçti gece?” diye sordu. Sorunun gelişi yumuşaktı ama içimde bir yere dokundu. Bir an sustum. Cevap vermek için düşündüm. “İyiydi,” dedim sonunda. “Yani… sakindi.” Bir şey daha söylememi beklediğini hissettim ama ben sustum. O da zorlamadı. Başını hafifçe eğip beni süzdü. “İstersen salona geçelim,” dedi. “Otururuz biraz.” Başımı salladım. Birlikte salona geçtik. Koltuğa oturduk. O rahatça yerleşti, ben biraz kenarda kaldım. Aramızda görünmez bir mesafe vardı. “Annem çok merak ediyor seni,” dedi. “Sürekli arayıp soruyor.” “Biliyorum,” dedim. “Dün de yanımdaydı.” Kısa bir sessizlik oldu. Kardeşim ellerini dizlerinde birleştirdi. “Yaman…” diye başladı, sonra durdu. “Eniştem çok zorlandı.” Gözlerimi ona çevirdim. “Belli,” dedim sadece. Başını salladı. “Yanından hiç ayrılmadı. Hastanede… evde… her yerde.” Bir şey söylemedim. Ne diyeceğimi bilmiyordum. İçimde ne inkâr vardı ne kabul. Sadece boşluk. Bir süre daha konuştuk. Havadan sudan… Annemden, evden, küçük şeylerden. Ama sohbetin altında hep aynı şey dolaşıyordu. Söylenmeyen ama hissedilen. Bir ara kapıya doğru baktım istemsizce. Sonra fark ettim. Kimi beklediğimi ben de bilmiyordum. Kardeşim ayağa kalktı. “Ben çok kalmayayım,” dedi. “Yorulma.” Onu uğurlarken içimde garip bir rahatlama oldu. Kapı kapandığında ev yine sessizliğe döndü. Şirketteydim. En azından bedenim oradaydı. Masamın başında oturuyordum; önümde açık duran dosyalar, imzalanmayı bekleyen evraklar… Hepsi bana bakıyordu. Ben ise hiçbirine karşılık vermiyordum. Gözlerim satırların üzerinde geziniyor ama aklım tek bir yere saplanıp kalıyordu. Eslem. Onu evde bırakıp çıktığım an, içimde bir şey kopmuştu sanki. Kapıyı kapattığımda ardımda sadece bir ev değil, yarım kalmış bir hayat bırakmıştım. Elimdeki kalemi sıktığımı fark ettim. Parmaklarım beyazlamıştı. Bir yıl… Bir yıl boyunca aynı yatağı paylaştığım, aynı evde nefes aldığım kadın artık bana bakarken tereddüt ediyordu. Gözleri beni tanımıyordu. İşte bu, insanın başına gelebilecek en ağır şeylerden biriydi. Derin bir nefes aldım. Yetmedi. Bir tane daha aldım. “Odaklan,” dedim kendime. “Yaman Karahanlı’sın sen.” Ama isimler, unvanlar, şirket… O an hiçbirinin anlamı yoktu. Ben sadece karısını özleyen bir adamdım. Ona dokunamayan, ona sarıldığında bile temkinli olmak zorunda kalan bir adam. Sandalyeden kalktım. Karar vermiştim. Bu bir kaçış değildi. Bu, içgüdüydü. Ceketimi aldım. Anahtarlarımı cebime attım. İAsansör aşağı inerken kalbim hızlandı. Sanki ona ne kadar çabuk ulaşırsam, içimdeki bu ağırlık biraz olsun hafifleyecekti. Arabayı çalıştırdım. Yol uzundu ama ben farkında değildim. Direksiyonun başında gözüm yoldaydı, zihnim Eslem’de. Yan koltuğa baktım istemsizce. Boştu. Eskiden orada olurdu. Camdan dışarı bakar, sonra bana dönerdi. Bazen susardı. Ama o suskunluk bile doluydu. Şimdi her şey sessizdi. Özlem… Bu kelimeyi yıllardır bu kadar ağır hissetmemiştim. Göğsümün tam ortasında bir yere yerleşmişti. Ne hız geçiyordu ne mesafe. Evin önüne geldiğimde arabayı park ettim. Kontağı kapattım ama inmedim. Bir süre öylece kaldım. Alnımı direksiyona yasladım. Hazır mısın? diye sordum kendime. Onu böyle görmeye hazır mısın? Cevap yoktu. Ama yine de indim. Kapının önüne geldiğimde anahtarı çıkardım. Kilide götürdüm… durdum. Hayır. Anahtarla girmek istemedim. Onu anahtarla geçip gitmek istemedim. Eskiden böyle olmazdı. Eskiden kapıyı Eslem açardı. Gelişimi bilirdi. Beklerdi. Elimi geri çektim. Kapıya vurdum. Ne sert ne yumuşak… Kararlıydı. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Kapı açıldı. Eslem. Başörtüsü başındaydı. Yüzü bana dönük, gözlerinde şaşkın bir duruluk… O an içimdeki bütün direnç çöktü. Bir adım attım. Hiç düşünmeden. Kollarımı ona doladım. Onu kendime çektim. Yüzümü, başörtüsünün örttüğü boynuna gömdüm. Kokusu… Tanıdık. Unutmadığım tek şey buydu belki de. Derin bir nefes aldım. Göğsüm sızladı. “Dayanamadım,” dedim fısıltıyla. “Sadece… seni görmek istedim.” Kollarım sıkıydı ama baskıcı değildi. Sahiplenen bir adamın kollarıydı bunlar. Kaybetmekten korkan bir adamın. Çünkü o an anladım… Onu her hâliyle sevebilirdim. Beni hatırlamasa bile. Ama onu bırakmak… İşte ona hiçbir zaman hazır olmayacaktım. Eslem’den Kapı çaldığında salondaydım. Ses beni olduğum yerden kaldırdı. Kim olabileceğini bilmiyordum ama kalbim istemsizce hızlandı. Kapıya doğru yürüdüm. Elimi kulpa koyarken tereddüt ettim, sonra açtım. Karşımda Yaman vardı. Bir anlık sessizlik oldu. Ne “hoş geldin” diyebildim ne de geri çekilebildim. Bakışlarım yüzünde takılı kaldı. Bir şey söylemesini beklerken, bir adım attı. Sonra… Beni kendine çekti. İrkildim. Vücudum refleksle gerildi ama ellerim havada asılı kaldı. Ona dokunmadım. Ama itmedim de. Sanki buna hakkım yokmuş gibi hissettim. Sanki itmek, onun acısını inkâr etmek olurdu. Yaman’ın kolları etrafımdaydı. Güçlüydü. Tanıdık olması gerekiyordu ama bana yabancıydı. Yüzünü, başörtümün örttüğü boynuma gömdü. Nefesini hissettim. Göğsünün iniş çıkışı, içindeki fırtınayı ele veriyordu. Öylece kaldık. Dakikalar mı geçti, saniyeler mi bilmiyorum. Zaman, o an büküldü sanki. Ben hareketsizdim. O ise tutunur gibiydi. Sonra kollarındaki sıkılık azaldı. Yavaşça geri çekildi. Bir adım geriye gitti. Ellerini indirdi. Yüzünde bir pişmanlık gölgesi vardı. “Özür dilerim,” dedi kısık bir sesle. “Seni korkuttum.” Bir şey diyemedim. Gözlerimi kaçırmadım da. Bakışlarımız buluştu. O an yüzündeki yorgunluğu, kırgınlığı, bastırdığı özlemi net bir şekilde gördüm. Bir adım daha yaklaştı ama bu kez mesafeyi korudu. Gözlerimin içine baktı. Sesi neredeyse bir fısıltıydı. “Seni özledim.” Kalbim, anlamlandıramadığım bir şekilde sızladı. Hatırlamıyordum. Ama o an… Birinin beni bu kadar özlemiş olması, içimde sessiz bir yankı bıraktı. Ne cevap verebildim ne de geri çekilebildim. Sadece orada durdum. Kapının eşiğinde. Bana ait olduğunu söyledikleri bir hayatla, hâlâ tanımadığım bir adamın arasında.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD