Karadağlı Konağı
Sabah olmuştu. Mehmet Bey, konakta tek başına kahvesini içerken iki oğlunun ortadan kaybolduğunu fark etti. Önce Hasan’ın odasına, ardından Kürşat’ınkine baktı. Her yer boştu. Sinirle telefonunu çıkardı, önce Hasan’ı aradı.
Bağırarak konuşmaya başladı
"Ulan neredesiniz siz? Geceden beri iki oğlum da ortada yok. Sen neredesin? Abin nerede?"
Hasan yutkundu. Gözlerini bir noktaya sabitledi, sesi düşük ama netti.
“Abim yanımda baba. Kafamız attı... içmeye gittik. dertleştik, biraz hesaplaştık. Kafası baya bozuktu bu isteme olayından sonra. Bu kadarını çok görme...”
‘’Hemen eve gelin dünürler bu sabah kahvaltıya gelecekler .Geç kalırsanız gebertirim sizi.’’
Karşıdan gelen öfkeli homurtuları duymamak mümkün değildi. Ama Hasan telefonu kısa kesip kapattı.
Eve vardıklarında Mehmet ağa Kürşat’ı özel olarak konuşmak için yanına çağırdı. Hasan bu durumu yadırgamadı zaten her zaman dışlanan abisinin gölgesinde kalan taraf olmuştu.
Kürşat odaya girdi babası oturmuş keyif kahvesini içiyordu yüzünde baskın bir ifade vardı .
Geç otur karşıma dedi ve lafa girdi.
“Tarlada çalışan ırgat bir kızla adın çıkmış. Şimdi bu köyde sen ne yaparsan yap, milletin ağzı durmaz. O yüzden bu boş laflarla dünürlük bozulmasın... neyse söyleyeceğim şu: Selvi’yi mutlu edeceksin onunla aranı iyi tutacaksın . Düğününü erkenden yapacağız. .”
Kürşat derin bir iç çekti
“Senden bir isteğim var baba. Eğer yerine getirirsen bende senin istediğin gibi davranacağım”
Ağa başını salladı.
‘’Söyle bakalım ne istersin benden koçum?’’
"Zeynep’i koruyacaksın köylü artık onun adını anıp eziyet etmeyecek. O kızı himayen altına alacaksın kimse bir kötülük edemeyecek ve maddi manevi destek olacaksın ,bende bunun karşılığında o kızla aynı sokakta bile bulunmayacağım."
Mehmet bey şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
‘’Anlaşılan bir işçiye ayağı tezekli bir ırgat kıza kendini kaptırmışsın ha Kürşat’ım. Tamam dediklerini yapacam ama sende benim dediklerimi yapacaksın yoksa o kızın canını fena yakarım.’’
Kürşat sadece bir “kabul” diyebildi. Yutkundu. Kalbinde yanan yangını hiç kimse bilmiyordu.
Bu konuşmanın ardından konağının geniş bahçesi, zarif bir hazırlık telaşıyla canlandı. Güllerle çevrili taş döşeli alanda, eski meyve ağaçlarının gölgesine, özenle işlenmiş ceviz ağacından uzun bir kahvaltı masası yerleştirilmişti. Üzerinde el işlemesi danteller seriliydi, narin porselen takımlar dizilmişti. Gümüş servisler parıldıyor, kristal sürahilerin içindeki taze sıkılmış nar sularının rengi sabah güneşinde dans ediyordu.
Konağın hizmetçileri sessizce ama ustalıkla masayı donatıyordu. Ev yapımı reçeller, yöresel peynirler, sıcak bazlamalar, sacda yapılmış gözlemeler ve kıymalı börekler… Her şey eksiksizdi. Semaverde çay fokurduyordu.
Bu gösterişli hazırlıklar, Selvi ve ailesini etkilemek içindi. Mehmet Ağanın büyük oğlu Kürşat, her ne kadar bu ziyaretin yapaylığından rahatsız olsa da, sabahın bu anına karışmamıştı artık babasına söz vermişti ve sözünü tutacaktı .
Yine de planı vardı. Babasının ilgisini Selvi’ye yönlendirecek, onunla iyi anlaşmalarını sağlayarak araya bir mesafe koymaya çalışacaktı. Elbetteki babasının da onaylamadığı hareketler vardı. Bu hareketlerin hepsini Selvi’ye yaptıracaktı .Kıza ilgisi olduğunu belli etmek şöyle dursun, aksine onu babasının gözünde bir seçenek gibi göstermeye niyetliydi.
Kürşat, pencerenin ardından bahçeye bir süre baktı. Selvi ve ailesi birazdan gelecekti. Bahçeye indi. Bu sabah sadece bir kahvaltı değildi; bu, onun kendi kalbinden bile sakladığı duygularını bastırma provasıydı.
Selvi’nin ailesi konağa geldiğinde, kapıda kahya tarafından karşılandılar. Kadıncağızın eli her zamanki gibi önünde bağlanmış, ağzında nazik ama otoriter bir ifade vardı.
— "Hoş geldiniz. Buyurun efendim, bahçeye geçelim."
Selvi annesinin kolunda, başı biraz önde yürüyordu. Üzerine annesinin özel günler için diktiği işlemeli pembe elbiseyi giymişti. O sabah onun için de garipti; bu Kürşat’a yanaşmak için bir fırsattı. Elbetteki köyde olanları duymuştu ama bu durumu lehine çevirmeye kararlıydı.
Bahçeye geldiklerinde, masa göz kamaştırıcıydı. Babası Hüseyin ağa Mehmet ağaya selam verdi. Selvi, hizmetçilerin saygılı ve hızlı hareketlerine şaşkınlıkla bakıyordu. Kendileri de zengindiler ama Kürşat’ın ailesi daha da zengindi. Bu durum onun hoşuna gitti sonuçta kısa zamanda bu konağa gelin gelecekti.
Mehmet ağa, dünürlerini içten bir şekilde karşıladı. Herkese yer gösterdi. Selvi özellikle Kürşat’ın yanına oturmuştu. İki varlıklı ağa ise baş köşelere kurulmuş hanımları ise yanlarına oturmuştu .Hasan tam ortada abisinin karşısındaydı ve bu ortam onun keyfini yerine getirmişti. Kısa sürede kahvaltı başladı.
Selvi arada Kürşat’a şehirle ilgili sorular soruyor ,Kürşat ise Mehmet ağanın gözünün üstünde olduğunu bildiği için yapay bir gülümsemeyle cevap veriyordu. Güler yüzlü hizmetçiler, çayları tazeledi, boşalan tabakları hemen fark edip yerine yenilerini koydu. Bahçede sadece kuşların sesi, çay bardaklarının şıngırtısı ve dünürlerin koyu sohbetleri duyuluyordu.
Kahvaltı esnasında Kürşat’a bir telefon geldi. Bütün gözler ona döndü ‘’işle ilgili bir telefon izninizle " deyip o ortamdan sıyrıldı. Hızlıca Odasına geçti. Kapıyı kapattı. Derin bir nefes aldı. Malum olaylardan tarlaları aksatmıştı ve tarlaya diktiği adam arıyordu malumatları dinlemeye koyuldu. Aslında bu telefon iyi olmuştu biraz olsun o ortamdan uzaklaşmıştı.
Kürşat’ın masadan kalkmasının ardından Selvi fırsat bu fırsat diye düşünmüştü. Napacak nedecek adamın aklını çelecekti ki bunun için Kürşat’a temas etmesi kendini arzulatması gerekiyordu.
"Bende bir tuvalete gideyim" deyip kalktı. Kürşat’ın annesi "tabi kızım sana yolu göstersinler " deyip bir hizmetliyi yönlendirdi . Selvi sinsice güldü. Kadın tuvaletin yerini gösterip gitmişti. Selvi kulak kabarttı üst kata çıktı Kürşat’ın odasını bulması gerekiyordu .Sesin geldiği odaya koyulup kendini hızlıca içeriye attı .
Kürşat şaşkınca içeriye giren kadına baktı . "Tamam ben geri döneceğim sana" deyip telefonu hızlıca kapattı.
‘’Ne işin var senin burda niye geldin "diye sinirle sordu.
Selvi masumca dudaklarını büzüp iyice Kürşat’a yanaştı.
‘’Kalbim kırılıyor ama artık biz seninle sözlüyüz yakında karın olucam. Hiç vakit geçirmiyoruz.’’ tırnağını adamın açık kalan göğüsüne sürttü.
‘’Böyle uzak olma bana bak ben senin için yanıyorum bir şans versen bize’’
Kürşat derin bir nefes aldı "bak Selvi benim üzerime çok gelme ters teper" deyip kestirip atacakken dudaklarında bir ıslaklık hissetti. Selvi onun dudaklarına yapışmıştı.
İyice gözünü karartmıştı artık.
Kürşat neye uğradığını şaşırdı .Hemen hareket edemedi.
O sırada Hasan kapıyı hafifçe aralamış ve onların öpüşürken ki fotoğrafını çekmişti
‘’Hadi bakalım abi’’ dedi. ‘’Seni Zeynep’in yanında göreyim de bu fotoğrafı ona göstereyim bak bakalım bir daha yüzüne bakıyor mu?’’