-Bu da Gelir Bu da Geçer-

2004 Words
“Miloş!… Oy kuzum benim, nasıl da bilirmiş ismini!” Miloş’un yanına gittiğimde kovayı yere bıraktım, başını okşadım biraz. “Mööö!” Kalın ses tabii ki Diloş’undu. Diloş erkekti. İkisi birbirine çok yakışan bir çiftti. İsimlerini ben koymuştum. Seviyorlardı da. Diloş adı dişiye daha çok yakışır gibi dursa da, deliden geliyordu. Biraz huysuzdu yavuklusuna kıyasla. O da gönül koymasın diye onu da sevdim. Sonra süt sağacaktım. “Hav! Hav!” Bu ses Kömür’ündü. Hem de bu saatte havlaması hiç hayra alamet değildi. Saat ikindiye yaklaşıyordu. Babamın bu vakitte sürünün başında, dağda olması gerekirdi. Hemen ahırdan dışarı fırladım. “Kömür!” Kömür yanıma geldi. Eğilip kara tüylerini okşadım. Cinsi Sivas Kangalıydı. “Ne oldu?” Başını ellerimin arasından çekti, geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Beş metre kadar ilerledi, durup bana baktı. “Babama mı bir şey oldu, Kömür?” “Hav… hav… hav!” Üç kere havlaması evet demekti. Elim yüreğime gitti. Gözlerim doldu. Bir an dünya duracak sandım. Ne yapacaktım? Annem uçurumdan düşüp beni bırakıp gitmişti. Ya babama da bir şey olduysa… Yere çöktüm, birkaç saniye soluklandım. Hayır Yıldız, dedim kendime. Babanın sana ihtiyacı var. Sonra ağlarsın. Şimdi kalk ve yardım et. İyi ki böyle anlarda biraz soğukkanlı olabiliyordum. “Sultan ana!” diye bağırdım. Sesim incecik çıkmıştı. Ağlamamak için kendimi zor tuttum. “Sultan ana!” diye tekrar haykırdım. “Kız ne oldu Düldül, ne bağırıyorsun öyle?” diye dışarı çıktı. Elinde iğne oyası tutuyordu. “B-babam Sultan anne…” dedim. Hıçkırık dudaklarımdan koptu. “Babam…” “Kız ne olmuş Hakkı’ya!” dedi, elini yüreğine koyarak. Gözleri kocaman açılmıştı. “Bir şey olmuş… Kömür geldi. Babama bir şey mi oldu dedim, evet dedi!” “Eyvahlar olsun… Bir yerden mi düştü?” dedi telaşla. Elinde ki iğne oyasını yere bıraktı, dizini dövdü: “Tövbe Allah’ım, sen koru kocamı.” Sonra elini havaya kaldırıp indirerek, “Tamam, sakin olalım,” dedi. “Düşünelim.” “Ben…” dedim, sesimi toparlamaya çalışarak. “Ben Kömür’le gidip babamın yanına ulaşayım. Sen jandarmayı ara, sağlık ekiplerini de çağır. Babama ulaşınca seni ararım ya da—” Bir an durdum. Elimi alnıma koydum. Babamın nerede olduğunu bilmiyordum. Bu saatler duraklama saatleri değildi; gezdiği saatlerdi. Telefon da o taraflarda çoğu zaman çekmezdi. Kömür’le gidersem, jandarma bizi nasıl bulacaktı? Kalbim sıkıştı. “Allah’ım…” dedim fısıltıyla. “Sen yardım et.” “Sor Kömür’e… yaşıyor muymuş?” Başımı anında iki yana salladım. Gözlerimden sicim sicim yaşlar dökülüyordu. “Y-yapamam… Sorarsam gidemem!” dedim ağlayarak. Kötü bir şey duymaya hazır değildim. Allah'ım sen koru babamı. Aklımdakini başıma getirme! Sultan anne eteğini toparlayıp merdivene oturdu. Dizlerini dövmeye başladı. “Allah’ım sen akıl ver bize… Ne yapacağız?” Sendeleyerek yanına gittim. Önünde diz çöktüm, ellerini tuttum. “Allah’ını seversen düşün. Düşün… Ben düşünemiyorum. Ne olur Sultan anne, sen bilirsin. Akıllı kadınsın, bir çare bulursun.” “Tamam,” dedi titrek bir sesle. “Dur… bir düşüneyim.” O sırada Atiye abla kapıda belirdi. “Ne oluyor? Ne bu hal?” dedi telaşla. Durumu anlattım. Sultan anne birden doğruldu. “Tamam, buldum,” dedi. “Atiye’yi al, gidin hemen. Atiye, telefon en son nerede çekerse oraya kadar git kızım. Sen devam et Mihriban. Jandarma gelince ben seni onların yanına yönlendiririm. Sen babanın yanına ulaşınca Kömür’ü Atiye’nin yanına gönder. O vakte kadar jandarma da gelmiş olur.” “Beni ısırır, gidemem!” dedi Atiye abla korkuyla. “Yok abla,” dedim ağlayarak. “Bir şey yapmaz. Böyle durumlarda usludur. Allah için yardım et. Ne olur, babamı bulalım…” Yalvarıyordum artık. “Atiye, gideceksin kızım,” dedi Sultan anne kararlı bir sesle. “Baban zor durumda. Haydi, haydi!” Eteğinin yanındaki deri kılıftan tuşlu telefonunu çıkarırken ekledi: “Ben jandarmayı arıyorum.” Atiye abla ile birlikte Kömür’ün peşine düştük. Kömür koşuyordu, ben koşuyordum. Arkama baktığımda Atiye abla çok geride kalmıştı. “Abla ne olur, hızlı ol!” diye bağırdım. “Elimden bu gelir Mihriban!” diye seslendi. “Sen devam et. Ben seni görürüm, haydi!” “T-tamam…” dedim. Ben dağ keçisi gibiydim. Dağ, taş, kayalık dinlemezdim; her yerde koşardım. Ama Atiye abla düz yoldan başka bir şey bilmezdi. Kömür koştukça ben de arkasından koştum. Dizlerimin dermanı kesilecek gibi oluyordu. Tam duracakken babam geliyordu aklıma; kendimi yeniden toparlıyordum. Nefesim ciğerlerime yetmiyordu ama duramazdım. Koştum. Koştum. Birden arkamdan bir ses duydum. “Mihriban!” Durup baktım. Yokuşun altında Atiye abla bana el ediyordu. “Burada son!” diye bağırdı. İki elimi dudaklarımın kenarına götürüp, “Tamam!” diye karşılık verdim. Sonra önüme döndüm, Kömür’ün arkasından koşmaya devam ettim. Allah’ım… Babamın canını bana bağışla. Annemi aldın, onu alma benden. Yaşayamam Allah’ım, ne olur… Yaklaşık yirmi dakika hiç durmadan tırmandım. Tepeleri aştım, kayalıkları geçtim. Ayaklarım deli gibi yanıyordu. Terliklerim yırtılmak üzereydi. Keşke çizmemi giyseydim, diye geçirdim içimden. “Baba!” diye bağırdım. Ses yoktu. Kömür bir an durup bana baktı, sonra sola yöneldi. Büyük kayalıkların arasına girdim. Düşmemek için ellerimle taşlara tutundum. Tam o sırada terliğimin teki yırtıldı. Umursamadım. Tek terlikle devam ettim. Düzlüğe çıktık. Bir beş dakika daha ilerledik. İnşallah jandarmalar gelmiştir, diye düşündüm. Atiye abla gittiğim yönü iyi görmüştü. O tepeyi aştıklarında buraya ulaşmaları kolay olurdu. “Baba!” diye tekrar bağırdım. “Mihriban!… Buradayım.” Babamın sesini duyduğum an gözyaşlarım boşaldı. Olduğum yerde bir an durakladım. “Çok şükür…” diye fısıldadım. “Yaşıyor…” Ağlayarak koşmaya devam ettim. Kömür bir noktada durdu. Aşağıya baktı, sonra bana döndü. Burada, der gibiydi. İki kayanın arasına geldim. Babam aşağıda yatıyordu. “Baba!” diye bağırdım ağlayarak. Yere çömeldim. Elim hemen boğazına gitti. “İyiyim güzel kızım, iyiyim,” dedi. “Sakin ol. Düştüm sadece…” Ama yüzü bembeyazdı. Bir eli göğsünde, diğeri sol ayağındaydı. İki kez derin nefes alıp verdim. Sonra Kömür’ün yanına eğildim, başını okşadım. “Hemen Atiye’nin yanına git. Getir onları. Usulca ol tamam mı oğlum,” dedim. Bir kere havladı. Tamam demekti. Geldiğimiz yoldan koşarak uzaklaştı. “Geldim babam,” dedim. “Gelme kızım, düşersin!” “Geleceğim!” dedim ağlayarak. Diğer terliğimi de çıkardım. Ayak parmaklarımla taşları kavrayarak inmeye başladım. “Mihriban, inme dedim!” diye bağırdı. Umurumda değildi. Ona sarılacaktım. Yanında olacaktım. Yukarıda koyunlar vardı. Başlarında Karaca, diğer kangalımız bekliyordu. Endişe edeceğim tek şey babamdı. Ayağım birkaç kez kaydı ama tutundum. Tırnaklarıma kadar acıyordu her yerim. Ama duramazdım. “Ah kızım ah… inatçı keçim ah!” “Babam…” dedim sadece. Sonunda yanına indim. Elim titreyerek yanağına gitti. Soğuktu. Ama nefes alıyordu. Yaşıyordu. “İyiyim,” dedi yumuşak bir sesle. “Değilsin baba,” dedim hıçkırarak. “Kötü görünüyorsun. Neyin var, neren ağrıyor?” “Ayağımı kırdım kızım,” dedi sakin olmaya çalışarak. “Başka bir şeyim yok. Ağlama.” Ama sesi titriyordu. Elini göğsünden kaldırıp saçlarıma götürdü. Parmaklarıyla başımı okşadı. Dizini hafifçe kendine doğru çekti. Alnımı sağ diz kapağına yasladım ve o an tutamadım kendimi. Ağlamaya başladım. “Aklıma neler geldi bir bilsen,” dedim titreyerek. “Sana bir şey oldu sandım. Beni bırakıp gittin sandım…” Bu korku… İnsanın içini oyuyordu. “Mihriban’ım,” dedi kısık bir sesle. “Güzel kızım… Ben seni bırakıp bir yere gider miyim hiç ha?” “Gitmezsin…” dedim sitemle.“Gitme de.” “Bak bana,” dedi. Başımı kaldırdım. Babamın yüzü her zamanki gibi yumuşaktı. Kaşları çatık değildi ama gözlerinde acının izi vardı. Yine de gülümsüyordu. Sırf ben korkmayayım diye. “Allah yukarıda şahit,” dedi. “İyiyim diyorum, yalan söylemiyorum.” “Nasıl düştün peki?” “Bizim o minik yok mu,” dedi hafifçe gülerek. “Süslü.” Süslü… O küçük, inatçı koyun. “He?” “Kayalığa çıkmış,” dedi. Yüzü gülüyordu ama biliyordum. Canı yanıyordu. Babam güçlüydü; bir yeri ağrısa bile belli etmezdi. Ama şimdi yüzündeki solgunluk, dudaklarının kenarındaki titreme her şeyi anlatıyordu. “Kendini keçi sandı herhâlde! Onu kovalayayım derken düştüm işte.” “Ah baba…Kömür gelince aklım gitti. Ne diye kovalıyorsun?” “Ben gitmesem o düşecekti yavrum. Nasıl göz yumayım ha?” “Senin canın peki?” dedim. Normalde her hayvan bizim için kıymetliydi. Ama ben… Babam için dünyayı yakardım. “O daha küçük. Buralara alışmadı. Hata bende. Erken getirdim bu kayalıklara. Neyse… iyi bak.” “Jandarmalarla sağlıkçılar geliyordur,” dedim. “Atiye ablam getirecek. Dayan tamam mı?” “Tamam kızım.Sen de ağlama. Bak üzme beni.” “T-tamam babam… ağlamam.” “Gel. Yat dizime. Vakit geçmiyor böyle. Sana bir türkü çalayım.” Gülümsedim. Gözlerim hâlâ doluydu ama gülümsedim. Usulca sağ dizine yaslandım. Ağırlığımı vermedim. Sanki biraz daha bastırsam canı daha çok yanacakmış gibi korktum. Başımı dizine koyarken o yine saçlarımı okşadı. Nasır tutmuş parmakları saçlarımın arasında dolaştıkça içimdeki fırtına yavaş yavaş dindi. O an dünya gözümün önünde biraz sakinledi. Kalbim, düzensiz atan ritmini yeniden bulmaya çalışıyordu. Tir tir titriyordum ama babam saçımı okşadıkça, nefesim yavaşlıyor, bedenim gevşiyordu. Sonra babam, o yanık ve tanıdık sesiyle türküye girdi. “Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama Göklere Erişti Figânım Ahım Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama” Sesi dağa taşa çarpıyor, yankılanıyordu. Sanki kayalar, ağaçlar, rüzgâr… Hepsi babamla birlikte türkü söylüyordu. Saçlarımın arasındaki o nasırlı parmaklara kurban olurdum ben. Gözyaşlarım bu sefer acıdan değil, bir tuhaf rahatlıktan akmaya başladı. “Bir Gülün Çevresi Dikendir Hardır Bülbül Har Elinde Ah İle Zardır Ne Olsa Da Kışın Sonu Bahardır Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama” Burnumu çektim. Dudaklarım titreyerek gülümsedi. Kalbim hâlâ sızlıyordu ama bu sefer şükürle… Arkamızda koyunların sesleri geliyordu. Karaca arada bir havlıyordu. Sanki o da babamı dinliyor, “Susun, türkü dinliyoruz,” der gibi etrafa gözdağı veriyordu. Karaca türküyü severdi. Kekik kokusu doldu burnuma. Taşların arasından yükselen o keskin, temiz koku… Babamın koyu yeşil şalvarını avucumda sıktım. Dizine usulca bir öpücük kondurup tekrar yaslandım. “Daimi’yim Her Can Ermez Bu Sırra Gerçek Aşık Olan Yeter O Nura Yusuf Sabır İle Vardı Mısır’a Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama” Türkünün son ezgileri dağda asılı kaldı. Babam sustu. Nefesi biraz zorlanıyordu. Hemen doğruldum. “Baba,” dedim telaşla, “Bak sadece ayağın mı ağrıyor? Göğsünü tuttun az önce!” “İyiyim dedim ya,” dedi gülümseyerek. Ama rengi atmıştı. Yüzü bembeyazdı. “Dayan baba,” dedim. “Geliyorlar şimdi.” O sırada bir ses yankılandı. “Mihriban!… Hakkı baba!” Atiye ablanın sesini duyunca gözlerim sevinçle açıldı. Ayağa fırladım. “Buradayız!” diye bağırdım. Yukarı baktım. Önce Kömür’ü gördüm. Ardından üniformalı jandarma görevlilerini. “Babamın ayağı kırık!” diye haykırdım “Göğsü de ağrıyor. Yardım edin!” “Tamam hanım kız,” dedi içlerinden en yaşlı olanı. “Korkma. Geldik. Şimdi aşağı ineceğiz, babanı alacağız.” Başımı salladım. Halatlarla birkaç jandarma indi. Ardından iki sağlıkçı… Ben kenara çekildim. “Hadi seni önce yukarı alalım,” dedi biri, “Sonra babanı çıkaracağız.” “Tamam,” dedim titreyerek. “Ama iyi bakın… Canını acıtmayın.” “Merak etme,” dedi gülümseyerek. “Baksana, baban gülümsüyor. Güçlü adam.” Beni emniyet ipine bağladılar. Halatlardan tutarak yukarı çıkardılar. Ayaklarım zonkluyordu. Atiye abla kenarda bekliyordu. Beni görünce yanıma geldi. “İyi misin?” diye sordu. “İyiyim,” dedim. “Babam iyi ya…” Sarılıverdim ona. O da bir an durdu, sonra elini sırtıma koydu. İlk defa böyle sarılıyorduk. Çok geçmeden babamı sedyeye bağlayıp çıkardılar. Babam bana baktı. “Oğlum,” dedi, başı bir jandarmaya dönerek, “Kızımın pabuçları yok. Ayakları acımıştır…” Adam etrafına bakındı. “Yanımızda yok ki bir şey…” “Biri sırtına alsın kızımı,” dedi babam, “Yürüyemez bu hâlde.” O an gözyaşlarım yeniden aktı. Bu hâlde bile beni düşünüyordu. “Ben iyiyim,” dedim. “Yürürüm.” Ama dinlemediler. “Hasan,” dedi yaşlı jandarma amca. “Hanım kızı sırtına al.” “Yok vall—” “Hadi,” diye sert çıktı. “Babanı hastaneye yetiştirmemiz lazım.” Başımı eğdim. Jandarma abi önümde diz çöktü. Utandım. Babamdan başka kimseye böyle dokunmamıştım hiç. “Kusura bakmayın…” dedim kısık bir sesle. Sırtına bindim. Hiç zorlanmadan beni kaldırdı.Zaten ağır değildim. Ama kalbim…O çok ağırdı. Hala bir korku vardı. İnşallah ciddi ibr şey yoktu babamın. Dua ede ede önümde götürülen babama baktım. Bir ara göz göze geldik. Yüzü solgundu ama beni görünce gülümsedi zoraki, göz kırptı. Bende ona göz kırptım. İyiydi...iyiydik işte...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD