-ALPUĞAN KONAĞI-

2268 Words
Sabah kahvaltısı, Alpuğan Konağı’nın taş döşeli avlusunda hazırlanmıştı. Alpuğan Konağı, köydeki diğer yapılardan hemen ayrılan, geçmişi olan özel bir konaktı. Ortada, iki katlı büyük bir taş ana bina yükseliyordu. Bu bina, konağın ortak yaşam alanıydı. Mutfak, iki salon, iki oturma odası, misafir odaları, banyo ve tuvaletler burada yer alıyordu. Aynı zamanda bu ana binada Miran’ın annesi Emine Hanım ile babası Murat Bey’in yatak odası bulunuyordu. Ana binanın sağında ve solunda ise, tek katlı ama uzun yapılar vardı. Bu yapılar, sadece yatak odası ve banyodan oluşan, duvarları bitişik ama kapıları ayrı odalar şeklinde tasarlanmıştı. Dışarıdan bakıldığında her biri küçük bir ev gibi görünürdü. Dış cephesi taştan örülmüştü. Ana binanın duvarlarında sarmaşıklar canlılık katıyordu. İki kanattaki evlerin önünde bir çok saksıda renk renk çiçekler bulunuyordu. Sağ tarafta en başta Miran’ın odası, hemen yanında Eymen’in odası yer alıyordu. Sol tarafta ise başta Reha’nın odası, onun yanında Gülcan’ın odası vardı. Aynı sol kanatta, Miran’ın halası Melek ile kızı Hediye’nin odaları da yan yana bulunuyordu. Bu odaların hiçbiri ana binayla içten bağlantılı değildi. Herkes kendi kapısından girip çıkardı. Bu düzen, konağın yıllar önceki ilk planına sadık kalınarak korunmuştu. Köyün en büyük arsasına sahip, en geniş ve en köklü yapısı olan Alpuğan Konağı, bu yönüyle herkesin imrenerek baktığı bir yerdi. Ana binanın önünde kalan geniş taş avlunun ortasına, tüm aileye yetecek uzunlukta büyük bir kahvaltı masası kurulmuştu. Masanın üzerinde çeşit çeşit kahvaltılıklar, sıcak börekler, ev yapımı reçeller ve tabak tabak yemekler vardı. Masanın ilerisin de girip kapısına yakın yerde bahçede takımı vardı. Yemekten sonda büyükler burada oturur çayını kahvesini içerdi. Büyükler gidince kızların dedikodu masasına dönerdi. Herkes yavaş yavaş masaya geçmek için hazırlanıyordu. Ana binadan kadınlar, ellerinde tabaklar ve tepsilerle avluya çıkıyordu. Feyza, Hediye ve Gülcan, evin en genç kadınları oldukları için işin büyük kısmı onların üzerindeydi. Konakta iki çalışan vardı; Hatice ve Zehra Hanım ana binanın işlerinden sorumluydu. Ana binayı temizler, yemeklere yardım ederlerdi. Aynı zamanda evli olmayan Miran ve Eymen’in odalarının temizliği de onların sorumluluğundaydı. Reha evlendiği için artık onun odasının düzeni ve temizliği Feyza’ya aitti. Bunun dışında herkes kendi odasından kendisi sorumluydu. İş bölümü önemliydi. Ne kadar zengin olasalar da kadın ve erkeğin görevleri değişmiyordu. “Miran geldi mi Zehra?” diye seslendi Emine Hanım. “Yok hanımım,” dedi Zehra. Emine Hanım, kenarda oturan kocasına baktı. “Murat, ara şu oğlanı. Geç kalmasın.” “Tamam hanım,” dedi Murat Bey. Telefonunun kızağını yukarı kaldırıp oğlunu aradı. Kısa bir konuşmadan sonra telefonu kapattı. “İki dakikaya buradaymış.” “İyi,” dedi Emine Hanım. Düğün telaşından sonra ilk kez, bütün aile rahat bir kahvaltı yapacaktı. Masada bir tabak daha yer açılmıştı; Feyza için. Feyza masanın tamamlandığını görünce, “Üstüm başım patates kokuyor, üstümü değiştireyim. Gülcan sen bir şey olursa bakar mısın?” dedi. “Tamam Feyza abla… pardon yenge,” dedi Gülcan gülerek. Feyza gülümsedi ve ahşap ağır kapıyı itip, odasına geçti. Odada çift kişilik yatak, karşısında ahşap gömme dolap vardı. Makyaj masası pencerenin yanındaydı. Odanın içi hâlâ yeni mobilya kokuyordu. Perdeler, büyük iran halısı, yatak örtüleri her şey çeyizindendi. Kendi zevki ahşap ve turuncunun birleşimiydi. Mobilyalar moderndi. Ama ana binadaki mobilyalar zengin köy evlerinin geleneğini koruyordu. Emine Hanım öyle severdi. Dolaptan kısa kollu bir bluz aldı, üzerine ince uzun kollu bir hırka seçti. Tam o sırada arkasındaki kapı açıldı. Reha, yeni duş almış hâlde içeri girdi. Üstü giyinikti. Evde en geç uyanan her zamanki gibi oydu. Dün gece uzun geçen düğün gecesinin yorgunluğu hâlâ üzerindeydi. “Günaydın karıcım.” Feyza ona dönüp sıcak bir gülümsemeyle, “Günaydın,” dedi. Reha yanına geldi, saçlarını okşadı. Ellerini iki yanağına koyup hafifçe kendine çekti, dudaklarına kısa bir öpücük kondurdu. Karısına hâlâ doyamıyordu. Bugün sabahları etseler de yetmemişti. “Hadi bahçeye geç, ben de geliyorum.” “Yanımda giyinirken utanıyor musun yoksa?” dedi Reha, gözleriyle süzerek. Feyza utanarak güldü. “Haylaz haylaz bakarsan nasıl giyineyim? Geliyorum işte,” deyip banyoya geçti. Reha kendini dünyanın en mutlu adamı gibi hissediyordu. Bir süre sonra aynanın karşısında saçlarını şekillendirip odadan çıktı. Tam kapıdan çıkarken Emine Hanım’la göz göze geldi. “Sonunda oğlum,” dedi sitemle. “Başlama anne,” dedi Reha, sitemli ama gülümseyerek. Öz annesi değildi belki ama Emine Hanım, onu hiçbir çocuğundan ayırmazdı. “Evli adamsın artık, şu uyku saatlerine dikkat et. Bir de niye saçların ıslak ıslak çıkıyorsun?” dedi kaşlarını çatarak. "Ayıp oğlum,"dedi fısıltılya. “Sıcak hava anne, kurur,” dedi Reha ve masadaki yerine geçti. Konağın arka bahçesinde sıralanan çam ağaçlarının kokusu, insanın içini ferahlatıyordu. Burası tamamen kırsal bir köy değildi ama bu kadar düzenli ve geniş bir çamlık alan görmek nadirdi. Yıllar önce Murat Bey’in babası, yeşili çok sevdiği için arka arsayı çam ağaçlarıyla doldurmuştu. O küçük orman, nesilden nesile korunmuş ve her yıl biraz daha büyütülmüştü. Bu yüzden Alpuğan Konağı, sadece büyüklüğüyle değil, yaşanmışlığı ve düzeniyle de herkesin gıpta ettiği bir yerdi. “Günaydın taze damat!” dedi Eymen. “Günaydın,” dedi Reha, başıyla selam vererek. Eymen, köy hayatını hiç sevmezdi. O tam anlamıyla bir şehir çocuğuydu. Markalarının şehir dışındaki yönetiminin büyük kısmı oradaydı ve oradan kopamazdı. Miran ise tam tersiydi. Köyden kopamayan bir adamdı. Bu sakinliği, bu düzeni severdi. “Ne zaman gidiyorsun sen?” diye sordu Reha. Eymen kaşlarını kaldırdı. “Aşk olsun abi, hemen gideyim mi ister gibi sordun.” Reha güldü. “Yok lan, ondan değil. Sadece düğün için geldi dediler, ondan sordum.” “Babam göndermiyor. Biraz daha kal dedi.” “İşler ne olacak peki?” “Ortaklara söyledim, idare edecekler,” dedi Eymen. Zaten iş ortaklarından biri, Eymen’in yakın arkadaşıydı. “İyi o hâlde,” dedi Reha, konuyu kapatarak. O sırada halaları Melek, odasından çıktı. Elinde tesbihi vardı, başında kahverengi bir yazma. Yüzü hâlâ uykulu gibiydi. Ayağındaki terliği taş örme zeminde sürüyerek geliyordu. “Günaydın,” dediler küçükler. “Günaydın çocuklar,” dedi Melek, sesi biraz yorgundu. Sabah erkenden konağa gelmişlerdi. Migren ağrısı tuttuğu için kahvaltı hazır olana kadar odasına geçip biraz kestirmişti. Yerine oturdu. Kızı Hediye de hemen onun sağına geçti. Hediye yirmi sekiz yaşındaydı. Dul bir kadındı. On yedi yaşında gelin olmuştu. Kocasının kumarı, kavgası hiç bitmezdi. Sonunda kendisinin ve annesinin isyanına dayanamayan dayısı Murat, Hediye’ye sahip çıkmıştı. Onu o hayattan kurtarmışlardı. İlletten kurtulmuşlardı ama Hediye ikinci bir evliliğe bir türlü adım atamamıştı. Üç yıldır duldu. Babası yıllar önce hastalıktan vefat etmişti. O günden bu yana da annesiyle birlikte, abisinin yanında yaşıyorlardı. Konağın büyük ahşap kapısı birden açıldı. İçeri Miran girdi. Üstü başı dağınıktı. Saçları karışmış, gömleğinin yakası buruş buruştu. Üzerinden keskin bir alkol kokusu geliyordu. Emine Hanım oğluna baktı, kaşları hemen çatıldı. Yerinden kalktı. “Oğlum, ne bu hâlin senin?” dedi sertçe. Miran başını hafifçe yana eğdi. “Anne… dün biraz dağıttık Efe’yle. Ondan böyleyim.” Emine bir adım daha yaklaştı, burnunu çekti.“Üstün başın leş gibi kokuyor. Hemen git, üstünü değiştir gel.” “Duş da—” diyecekti Miran. “Duş muş yok!” diye sözünü kesti Emine. “Kahvaltı başlıyor artık. Hayır, ben anlamıyorum bu işi. Bu evin büyüğü kim, küçüğü kim, iyice unuttunuz. Herkes bir çeşit oldu!” Söylenerek yerine döndü. Miran bir şey demedi. Gözü masayı taradı. Reha’yı görünce yüzü gerildi. Bakışlarını hemen kaçırdı. Feyza’yı ortalıkta göremediğine bir an şükretti. Sessizce döndü, sağ kanattaki odasına doğru yürüdü. Kapısını açtı, içeri girdi. Masada herkes yerini alırken tabaklar yavaş yavaş doldurulmaya başladı. Börekler, peynirler, zeytinler…Çok geçmeden Miran’ın kapısı yeniden açıldı. Aynı anda, hemen karşısındaki kapı da açıldı. Feyza çıktı. Bir an… İkisi göz göze geldi. Feyza’nın bakışı sadece bir nefeslikti. Hemen gözlerini kaçırdı. Hiç durmadan masaya doğru yürüdü. Miran olduğu yerde kaldı. Kapıyı kapatırken, sanki aradan yıllar geçmiş gibi hissetti. Göğsünün içi tuhaf bir ağırlıkla doldu. O da masaya yürüdü. Eymen’in yanına oturdu. Reha ve Feyza’nın tam karşısında olmaları…Miran içinden küfretti. Kahvaltı başladı. Herkes keyifle yerken Miran’ın iştahı yoktu. Önündeki zeytinle peyniri evirip çeviriyor, ağzına bir şey atmıyordu. Emine Hanım fark etti. “Oğlum, yesene artık. Ne oynayıp duruyorsun?” “Yok anne, iştahım yok,” dedi Miran geçiştirerek. Çayından bir yudum aldı. “Son zamanlarda hiç yemiyorsun. Zayıfladın, çöktün iyice.” O an bunun sebebine baktı Miran. Karşısında ki kadınla göz göze geldi. Feyza hemen bakışını kaçırdı, ekmeğinden bir parça böldü. Eymen araya girdi, gülerek. “Anne vallahi çöksün biraz. Eskiden yanında küçücük kalıyordum, şimdi yetişiyorum." Güldü. Miran Eymen’e baktı. Bir an için canı sıkıldı. Sonra yalandan gülümser gibi yaptı. O sırada Hediye, sigara böreği tabağını aldı. Miran’ın solunda olduğu için ona uzattı. “Sen seversin sigara böreğini,” dedi. “Ben yaptım.” “Eyvallah. Eline sağlık,” dedi Miran sonra hala kızının bakışlarını daha fazla kıramadı, "Koy hadi bir tane, senin hartına yerim."dedi. Hediye gülümsedi. Çatalla iki tane sigara böreği koydu. Feyza bu sahneyi gördü. Hediye’nin Miran’a bakarkenki o küçük heyecanı uzun zaman önce fark ketmişti ama şimdi daha net görüyordu. Gözünü oraya fazla takmadı. Reha’ya döndü. Aralarında kısa, sıradan bir muhabbet geçti. Küçük bir gülüş… Miran dişlerini sıktı. Sonra gözü Feyza’ya kaydı. Normalde Feyza kahvaltılarda saçtan çok tiksinirdi. Kendi saçının bile ağzına gelmesine dayanamaz, hep saçlarını toplardı. Ama bugün…Saçları iki yana bırakılmıştı. Miran, aklına düşen şeyle hemen başnıı salaldı ve derin bir nefes aldı. Artık aklından geçen Feyza'ya dair her şeyden tiksiniyordu. En çok kendisinden nefret etmeye başlıyordu. 'Abinin karısı...artık abinin karısı...' Tam o anda Hediye, "Nasıl olmuş?” dedi. “Beğendin mi?” Miran börekten bir ısırık aldı. Hediye’ye baktı. “Çok güzel olmuş. Eline sağlık.” Ama içinden tek bir şey geçiyordu: Bu kahvaltı bir an önce bitsin. "Feyza, nasıl teyzem odanı beğendin mi?" "Beğendim teyzem-"dedi duraksadı gülüşünü eliyle saklayıp, "Annecim."dedi. Emine gülümsedi, "Bende annem diyeceğim alışacağım inşallah!" "Sen nasıl uygun görürsen anne." Emine gülümsemedi. Feyza hürmetkâr bir kızdı. Ablasıyla olan küslük bitince Emine onu ayrı bir sever olmuştu artık. “O oda biraz küçük,” dedi Emine. Aslında odaların hepsi aynıydı ama Eymen’in odasına arkadan bir ek yapılmıştı. En büyük oda onundu. “Normalde Eymen’in odasını verecektik ama Reha kabul etmedi. ‘Benim odam iyidir’ dedi.” “Gayet iyi anne,” dedi Feyza. Kendi odasına kıyasla burası ona oldukça geniş geliyordu. Hayalinde ki konakta artık onun da odası vardı. “Neyse kızım, idare edin. Çocuk olunca Eymen’in odasına geçersiniz.” Miran’ın boğazına bir yumru oturdu. Terledi, titrek bir nefes verdi. Feyza’nın o anki yüzünü merak etti ama bakamadı. Feyza ise sakindi. “Evet” diyecekti ki Eymen araya girdi. “Yav anne, sen de beni kovmaya pek meraklısın?!” “Odan aylardır boş duruyor oğlum! Evlenince ‘Ben burada durmam, karımla İstanbul’a giderim’ demedin mi?” dedi Emine Hanım. Oğlunun bu huyundan hoşlanmıyordu. Herkesin bu konakta bir arada yaşamasını isterdi. “Annecim öyle de… Sürekli çağrılıyorum buraya geliyorum da.... Nerede kalacağım peki?” “Reha abinlerin odasında.” “O odanın camının önünde koca ağaç var. Ben bunalıyorum,” dedi Eymen. Reha güldü. “Keserim lan senin için dert ettiğin şeye bak!” “He babam da seni kessin! Bak bakalım kestirecek göz var mı?” dedi Eymen. Reha, babası Murat Bey’e baktı. Murat Bey’in dudakları pala bıyıklarının altında düz bir çizgi olmuştu. Bakışında açık bir ‘kesersin ha’ uyarısı vardı. “Neyse,” dedi Reha. “Ben odamdan memnunum. Çocuğumuz da büyür, kocaman yer var. Değil mi Feyza?” “Öyle… tabii,” dedi Feyza nazik bir gülümsemeyle. Miran’ı gittikçe daha çok ter bastı. Sıcak çay onu bunaltmıştı. İçindeki yangını bastırmaya çalıştı. Başını eğdi. Masadaki konuşmaları ruhsuzca dinlemeye devam edemeyeceğini anladı. “Afiyet olsun,” dedi birden ve ayağa kalktı. “Nereye oğlum, ben kalkmadan?” Murat Bey’in sesi otoriterdi. Reha’ya ya da Eymen’e çıkışırdı ama Miran’a karşı pek bir şey diyemezdi. “İşler bekler baba. Dünden beri bakamadık. Çiftliğe gideceğim.” “Peki oğlum,” dedi Murat Bey. Miran duşa girmek istiyordu. Buz gibi suda yıkanıp kendine gelmek… Odasına girer girmez kapıyı sertçe kapattı. Üzerindeki koyu lacivert tişörtü çekip çıkardı. Pantolonunu da banyoya varana kadar hiddetle üzerinden attı. Banyoya girdi. Küvetin yanında bir de duşa kabin vardı. Sağındaki beyaz mermer lavaboya tutundu. “Nasıl geçiyor lan o lokma boğazından…” diye fısıldadı. Feyza gözünün önüne geldi. Reha’nın yanında, sanki nispet yapar gibi yiyip içiyor, gülüyordu. “Allah’ım…” dedi kısık bir sesle. “Beni bu kadar iğrenç bir adam etme. Al şu yüreğimdeki yangını. Gerekirse kimseyi sevdirtme bana ama… al şu kadını oradan.” Başını lavaboya yasladı. “Dayanamıyorum Allah’ım…” ⭐⭐⭐ YAZAR NOTU.... (lütfen okumadan geçmeyin.) Normalde buraya not yazmam çünkü jetonları etkiliyor ama ücretlendirme olunca bu bölüm ücretsiz olacağı için yazıyorum. Alpuğan Konağı, hikayemde görseli olacak. Bakmanızı gerçekten çok isterim. Sonradan başlayanlar için de öne çıkan bölümlerden takip edilebilir. Biliyorum, çoğunuz Yıldız ve Miran’ın karşılaşmasını bekliyorsunuz. Ama bu hikâyede bazı şeyleri aceleye getirmek istemiyorum. Önce ince ince işlemek istediğim yerler var. Geçen bölümde Yıldız’ın ev ortamına şahit olduk; sırada Alpuğan Konağı vardı. İçinde yaşayanlara yer verdim. Bir kere bu detaylara girince artık sonrasında çok değinmiyorum. Yani sizleri sürekli ev betimlemesi ve oda betimlemelerine boğmayacağım. Zamanında bu detaylara girmediğimde, ilerleyen bölümlerde hep bir eksiklik hissediyorum ve geri dönüp tamamlamakta zorlanıyorum. Hikâyenin bu açıdan atmosferini yazmak bana çok iyi geliyor. Aynı duyguyu size de hissettirebilmek için çabalıyorum. Baştan söyleyeyim: Bu hikâyede çok fazla olay olacak. Pek çok karakter, pek çok ilişki ve bolca entrika işlenecek. Alpuğan Konağı’nın entrikası kolay kolay bitmeyecek. Bu yüzden sadece tek bir çiftin değil, farklı çiftlerin ve karakterlerin de hikâyelerine yer vereceğim. GÖRSELE BAKMAYI UNUTMAYINIZ! “Sadece Miran ve Yıldız okumak istiyorum” diyenleriniz olabilir; açık konuşayım, bu kitaptan istediklerini tamamen alamayabilirler. Ben bölümlerde çiftler için başlık belirtmiyorum canlarım her bölümün kitapla bağlantısı var. Ayrı koyamayız yani. Elbette Miran ve Yıldız çok işlenecek. FAZLA FAZLA🩷🩷🩷 Ama kadro kalabalık ve zamanla daha da kalabalıklaşacak. Bu yüzden her bölümde herkese yer veremediğim anlar olacak. Bundan hoşlanmayanlar kitaba devam ederken düşünsünler. Çünkü memnun olmadığınız bir kitap okutmak istemiyorum kelebeklerim. 🦋🦋 Sabırla okuyan, atmosferi ve detayları seven herkese şimdiden teşekkür ederim. 🤍
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD