SERHAN
“Hoşçakal gece gözlü kız”
Ağzımdan çıkan söze söylediğim anda şok oldum! Ben öyle şair ruhlu bir adam değildim. Ağzımdan çıkmıştı ama iradem dışındaydı. Bozuntuya vermeden gitmeye başladım.
Ağzımdan çıkan o şairene laf dışında, arkamı dönüp giderken içim rahattı.
Eğer o kadar mantıklı konuşmaya rağmen hala aynı şeyi yapmaya kalkışacak olsa, ben onu burdan alıp zorla götürsem de, bir yolunu bulup başka bir şekilde yapardı.
Arkamdan hıçkırarak ağladığını duydum ama dönmedim. Şu an sinirleri boşalıyordu, bu ağlama ona iyi gelecekti.
İçim rahat olsa da gitmek istemedim. Kalıp gizli bir yerden izlemek istedim.
Onun beni göremeyeceği bir yere geçip izlemeye başladım. 15-20 dakikaya yakın süre boyunca, hiç susmadan ağladı. Önce bağıra bağıra, hıçkırıklarla, daha sonra azalarak ağlamaya devam etti. Sonra gözyaşlarını silip yavaşça ayağa kalktı. Arabasına binip uzaklaştı.
Gözden kaybolana kadar arkasından baktım.
Tekrar tepedeki ağacın altından Diyarbakır’ın o tarihi ve mistik manzarasına baktım. Az önceki o güzelim kızın neler yaşayabilmiş olacağını düşündüm. Muhtemelen sevdiğini kaybetmişti. Ben hiç aşık olmamıştım. Onun çektiği acı bana abartılı gelse de, onun yerinde olmadığım için bir an yanlış düşündüğümü anlayıp. Bu düşüncemden sıyrıldım.
Ben aşık olsam nasıl olurum diye düşünmeye çalıştım.
Bugüne kadar kimseden etkilenmemiştim bile. Tek gecelik ilişkilerim olmuştu ama onlar da anlamsızdı. Anlık zevkten ibaretti.
Etrafımda yakınlık kurmak isteyen çok kişi oldu.
Ama benim ilişkilere ayıracak vaktim yoktu.
Birinin duygularının sorumluluğunu alacak zamanım yoktu. Çünkü ben ciddi bir insandım. Sorumluluk sahibi bir yapım vardı. Bir şey benim hayatımda varsa ya hakkıyla olmalıydı, ya da hiç olmamalıydı. Bu yüzden ilişki demek, kariyer amaçlarımın sekteye uğraması demekti.
Zaten sulu, ciddiyetsiz ve bazı amaçlar için yaklaşanlara özellikle sinir oluyordum. En iyisi amacıma ulaşana kadar tek tabanca takılmaktı.
Hulki Bey’in dediklerini düşündüm sonra. “Aşk bu hayattaki en güzel şey” demişti.
Yaşlı Kurt’un bugüne kadar konuştuğu bir kelimenin bile yanlış çıktığına şahit olmamıştım.
Bakalım benim aşk hayatım olacak mıydı?
Kendi kendime gülümseyip, arabama doğru yürüdüm.
Hava iyice aydınlanmış, güneş iyice sıyrılmıştı ufuktan.
Kahvaltıya yetişmek için konağa sürdüm arabamı.
Yol boyunca gece gözlü kız geldi aklıma.
Ağlaması, kendi kendine konuştuğu an.
Onu belinden sarılıp yakalayışım.
Kucağıma alıp ağacın altına getirişim.
Gözlerini açıp bana baktığı an!
Bir an kalbimde değişik bir şey hissettim. Sanki nabzım da yükselmişti.
Kendi kendime “Kızın acısı seni de etkiledi Serhan” dedim.
Çok duygusal bir insan da değildim aslında!
Kafamı toparlayıp yola devam ettim.
Konağa geldiğimde herkes kahvaltıya başlamıştı bile.
Annem, babam, ikiz kardeşlerim Elif ve Erkan, küçük amcam ve karısı, kuzenlerim. Herkes oturmuş kahvaltısını yapıyordu.
Amcamlar yan konakta oturuyorlardı, ben geldiğim için kahvaltıya bize gelmişlerdi.
Ablama sebep olan şerefsiz amcaoğlu yüzünden babam kendisinin bir küçüğü olan amcamları konaktan kovmuştu. Sadece en küçük Mehmet amcamla görüşüyorduk.
Annem beni görünce yüzünde güller açıyordu. Hep uzakta olduğum için olsa gerek bana ayrı bir düşkünlüğü vardı. Ya da ablamın acısını daha çok ikimiz birlikte yaşadığımız için miydi bilmiyordum.
Herkese selam verdikten sonra, sofradaki yerimi aldım.
Amcam sabah sabah nereye gittiğimi sordu.
“Gün doğmadan, şehir kalabalıklaşmadan biraz gezip hava aldım” dedim.
Annem yüzünde açan sevinç güllerini bozmadan bana bakıyordu.
Kardeşim Erkan
“Abi haber verseydin ben de gelirdim” dedi
“Seninle de gideriz kardeşim, artık hep burdayım” dedim.
Yan sandalyemde oturan Elif bana sarılıp:
“İyi ki döndün abi, o kadar mutluyum ki artık burda olacağın için”
Sarılıp, saçlarını öptüm.
Erkan, işletme okuyup mezun olduktan sonra, babamla birlikte tarım ve havyancılık faaliyetlerini yürüttüğümüz şirketlerimizi yönetiyorlardı.
Elif bizim evin sevgi pıtırcığıydı. Edebiyat öğretmeni olup, aynı yıl atanmıştı. Mecburi doğu görevi olarak başladığı okulda, Diyarbakır’da kendi isteğiyle kalmıştı.
İkisi de evlenmemişti. Ben zaten evde kalmışlar sınıfında derece yapıyordum.
Annemin en büyük üzüntüsü evlenmememizdi.
Bizim buralarda da zaten belli bir yaşa kadar evlenmediysen millet ne zaman evleniyorsun diye sora sora canından bezdirirdi.
İstanbul’dan döner dönmez, hoşgeldine gelenler, “ eee evlilik ne zaman, yaşın da geldi geçiyor, artık senin de çoluk çocuğa karışma zamanın geldi” laflarına maruz kalmıştım.
Annemi saymıyorum bile.
“Bir ayağının çukurda olmasından tutun da, herkesin torunu varmış da onun yokmuş da…”
Canım anam, o her şeyin en iyisine layık.
Torun parayla satılan bir şey olsa anneme bir düzine alırdım.
Konağın bahçesini çocuk parkına çevirirdim.
Kahvaltı bitince avludaki çardağa geçip oturduk.
Kahvelerimizi içerken amcam neler yapacağımı sordu.
Yapacağım belliydi.
İlk iş büyük bir ofis bulup, içini döşeyecek, sonra da yanımda çalışacak avukatlar için ilan verecektim.
Ama 1 haftayı kendime ayırmıştım. Bu memleket beni çok yorsa da, çok seviyordum.
Köydeki evimize gitmeyi, at binmeyi özlemiştim.
Çalışarak o kadar kendimi ertelemiştim ki, bu bir hafta boyunca kendimi ödüllendirmem lazımdı.
Evde biraz vakit geçirdikten sonra, arabama atlayıp şehir turuna çıktım.
Yıllar sonra memleketimi turist gibi gezmek istedim. Çarşıya gidip rastgele bir kahvehaneye oturup bir çay istedim.
Şehir dışından gelmiş bir yabancı gibi uzak bir köşede oturup, çayımı içerek şehri ve insanları izledim…
Bir saat kadar oturduktan sonra kalkıp köye gittim.
Canım Ata binip koşturmak, rüzgarı yüzümde hissetmek, özgür olmak istedi. Ne zaman ata binsem kendimi hep özgür ve güçlü hissetmişimdir.
İstanbul’da da yaptığım en iyi ve düzenli aktivitem at binmekti.
Köye vardığımda eski konağımız geçen yıllara inat hala ayaktaydı. Çalışan bir aile sürekli kalıp, hem bağımıza, hem atlarımıza, hem de eve göz kulak oluyorlardı.
Yolda Hüseyin abiyi arayıp geleceğimi haber vermiş, bana şöyle hızlı bir at hazırlamasını istemiştim.
Eve hiç girmeden direkt ahırların olduğu yere yürüdüm. Hüseyin abiyle kısa bir muhabbetin ardından atı alıp, bağın dışındaki düz yola çıktım.
Uslu bir kısrak seçmişti Hüseyin abi, güzel bir hayvandı.
Eğer yerleşip alışana kadar bekleyip, başını sevdim, biraz konuştum. Yavaş yavaş ilerlemeye başladık. Hava çok güzeldi. Hafif tatlı bir esinti vardı. Güneş batmak üzereydi.
Eğilip atımın kulağına fısıldadım, “hazır mısın özgürlüğe koşmaya kızım” dedim.
Tempomu giderek arttırdım. Önüm dümdüzdü. At epeyce hızlanınca dizginleri tutup gözlerimi kapattım. Rüzgarı yüzümde hissettikçe çok iyi hissediyordum.
Bir anda gözlerimin önüne sabahki kızın gözleri ve yüzü geldi. Hemen gözlerimi açıp, atımı yavaşlattım.
“Bu görüntü neyin nesiydi şimdi!
Kızın haline çok üzüldüm galiba, ablam da canına kıydığı için sanırım, bu durum beni o yüzden bu kadar etkiledi”
Hevesim kaçtı, geri ahıra döndüm.
Hüseyin abiye teşekkür edip, konağa döndüm.
Ben gelene kadar yemek saati geçmişti.
Bizimkiler çay içiyordu. Yanlarına gidip biraz oturdum.
Bir müddet sonra yorgun olduğumu söyleyip, odama gitmek için müsaade istedim.
Bugün yaşananlar beni mental olarak çok yormuştu.
Sabah yaşadığım olay, belki de geçmiş acılarıma dokunduğu için etkilenmiştim.
Yatağıma uzanıp tavanı izleyip boş boş bakıyordum.
Gece gözlü kızı düşündüm. Bundan sonra ne yapacaktı acaba?
Yine aynı şeyi dener miydi?
Yaşama sevincini yeniden bulabilecek miydi?
Sevdiği adama ne olmuştu acaba?
Bir insan, canından kanından olmayan birini canından vazgeçecek kadar sevebilir miydi?