SERHAN KARADAĞ
Yıllardır sadece bayramlar ve cenazeler dışında gelmediğim memleketime, sonunda temelli dönmüştüm.
Burdan giderken kendime verdiğim bir söz vardı.
Bu şehrin, insanların, törelerin adaletsizliklerine inat, ben birgün buraya adaleti sağlamak için geri dönecektim.
Her şeye gücümün yetmeyeceği aşikardı ama ben üzerime düşen kısmını yapacaktım.
Hayatımın dönüm noktasıydı üniversiteyi kazanmam. Burada kalsaydım, ben de zalim ve adaletsiz düzenin bir parçası olacaktım.
En sevdiğim insanları bu adaletsiz düzene kurban vermiştim ben.
Hayatıma yön veren ve belkide beni adil bir insan olmaya yönelten dayımı kaybettiğim gün, ilk acımı yaşayıp bu kara düzenden nefret ettim.
Dayım, bu düzene ayak uydurmadığı için, birilerinin gözüne batmıştı. Çünkü onların kirli işlerine ortak olmadığı gibi fırsat buldukça önlerine engel de oluyordu. Babam da pek sevmezdi dayımı. Bana da sürekli kızardı, “gitme şu anarşiğin” yanına derdi.
Ama ben gizlice giderdim.
Dayımın erkek çocuğu yoktu, beni oğlu gibi severdi. Onun meşhur tepesi vardı, birlikte oraya gider oturup manzarayı izlerdik. Bana anlayabileceğim şekilde bu töre denen illetten uzak durmamı söylerdi. Hayata dair nasihatler verirdi. Korkusuz olmamı, adil olmamı tembih ederdi.Çocukluğumun ve ergenliğimin en güzel anıları dayımla geçmişti.
O ölünce Kılavuzumu kaybetmiştim.
Onun acısına alışamadan amcamın oğlunun yediği bok yüzünden ablamı kurban ettiklerinde ikinci acı gelmişti.
Zavallı ablam daha hayatının baharına bile gelememişken, adına töre dedikleri erkek keyfiyetine dayalı kararın kurbanı olmuştu. Onu babamızdan bile büyük bir adama ikinci eş olarak berdel verdiklerinde, küçük yaşıma rağmen ben bile deli gibi isyan edip babama karşı geldim.Annemin göz yaşları, ablamın çaresiz çığlıkları…
Ertesi sabah ablamı almaya geldiklerinde, ablamı odasında tavanda bağladığı ipe asılı olarak bulmuşlardı. Annemin feryatları, babamın çaresiz ama geç kalmış pişmanlığı…
Benim adalet yeminimin ateşini bu acılar yakmıştı. Daha bilmediğim, uzaktan duyduklarım, tahmin ettiğim ne acılar yaşanıyordu.
Tercihlerimi yaparken sadece hukuk fakültesi yazdım. Başka bir amacım yoktu. Aldığım puanla doktor da olurdum, ama ben ellerimle hayat vermek yerine, alacağım adil kararlarla hayat vermeyi tercih ettim.
Okulu rekor dereceyle bitirince, en iyi hukuk büroları beni kapmak için birbirleriyle yarışmıştı.
Okuldan sonrası da hep çalışmayla ve daha da yükselme hırsıyla geçmişti. çalıştığım hukuk bürosunun sahibi emekli ağır ceza hakimi Hulki bey birgün bana sormuştu
“Evlat, ben bugüne kadar çok fazla genç avukatla çalıştım; hemen hemen hepsinde iyi olma hırsı vardı. Ama sende başka bir şey var. Neden bu kadar çok iyi olmak istiyorsun. İyi bir ismin olsun diye mi? Çok paran olsun diye mi? Kuru bir hırs değil bu” dedi
“Adil olmayan insanlar yüzünden, ben sevdiklerimi kaybettim Hulki bey” dedim
Sonra beni oturttu karşısına, ikimize de birer kahve söyleyip beni dinledi. Ben anlattıkça dinledi ama şaşırmadı. Ağır ceza hakimliği yapmıştı yıllarca. Görmediği bilmediği yoktu tabi. Bizim oralarda da bir dönem görev yapmış ve az çok anlattıklarıma benzer davaları da olmuştur. Dayımı ve ablamı anlattıktan sonra hukuk okumaya karar verdiğimi söylediğimde gelip bana sarıldı.
“Bravo sana evlat, sen içindeki acıyı aklıselime dönderebilmişsin, istesen o zehirli töre döngüsünün gücüyle intikam ateşini söndürmek için onlar gibi zalim olabilirdin” dedi
Yıllar geçti ve ben en güzel yaşlarımı hep işime verdim. Girip de kaybettiğim dava yoktu.
Artık dönme zamanımın geldiğini anladığımda bunu Hulki beye söylemeye karar verdim. O benim patronumdan çok, babam olmuştu. Ondan sonraki en deneyimli ve başarılı avukatı bendim. Gideceğimi söylemek çok zor olacaktı. Bir gün bunun olacağını ikimiz de biliyorduk ama yine de dile dökmek zordu.
Bir akşam sevdiğim bir meyhanede ikimiz için rezervasyon yaptırdım, rahatça konuşabilmem için gevşemem lazımdı.
Bir kaç kadeh içip günlük şeylerden konuştuk
Sonra Hulki bey sordu:
“ Yolculuk yakın galiba evlat” dedi
Kadehi ağzıma götüremeden dönüp kaldım.
“Nasıl anladınız” dedim
“Oğlum senin gittiğin yolları biz eskittik.Beni meyhaneye çağırıp ne konuşacaktın. Gözünü dava dosyalarından kaldırdığın olsa, aşık oldun diyeceğim ama daha başını kaldırıp bir kıza baktığını görmedim” dedi.
Haklıydı, bir çok defa bana ilgiyle yaklaşan oldu ama hiç oralı olmadım. Benim önceliklerim başkaydı.
“Bunu söylemek benim için çok zor Hulki bey, bugüne gelmemde emeğiniz çok. Bana patrondan çok babalık yaptınız. Tecrübe ve bilgilerinizle donattınız. Şimdi gidiyorum derken size ayıp edecekmişim gibi hissediyorum” dedim.
“Olur mu öyle evlat, sen bana en başından amacını söyledin ve ben seni bugüne hazırladım. Sen orda alacağın her adil kararla benim göğsümü kabartacaksın. Emeklerim sende beni devam ettirecek. Ben bununla ancak gurur duyarım” dedi.
İçim rahatlamıştı bu sözlerle. Biraz daha oturup kafalarımız iyice güzelleşene kadar içtik.
Kalkmadan önce kadehindeki son yudumu kaldırıp,
“Hayat tek başına hiçbir anlam ifade etmez evlat. Bugüne kadar bunu hep erteledin ama artık bu işe de bir el atmanın zamanı geldi. Gözünü biraz dava dosyalarından başka şeylere de çevir. Aşk bu hayattaki en güzel şey. Diğer yarını bulunca anlıyorsun aslında daha önce yarım olduğunu. Aşkı bul evlat. Beni konuşturma daha fazla. Şimdi sana ve bir yerlerde seni bekleyen aşkına içelim” dedi son kadehi de içip çıktık.
Yıllar sonra İstanbul’a veda ediyordum. Nice hayatların katili İstanbul! Taşı toprağı altın diyerek gelen kaç insanı, kaç aileyi yutmuştu bu şehir.
Ben ise bitmiş bir vaziyette, aklındaki amaca tutunarak, bugüne gelebilmiştim.
Şimdi 32 yaşında, amacına giden yolda en önemli silahını eline almış, herkesin tanıdığı ağır ceza avukatı Serhan Karadağ olmuştum.
Artık memleketime dönüp aklımdakileri hayata geçirme zamanıydı.
DİYARBAKIR
Döneli 2 gün olmuştu, konağın kalabalığı, gelen giden bitmiyordu. Kendimi huzur bulduğum tepeye atmak istiyordum ama bir türlü fırsat bulamıyordum. Bugün saatimi kurup gün doğarken gidip güneşin doğuşunu izleyecektim.
Kimseye görünmeden evden çıkıp tepeye sürdüm arabamı.
Arabayı biraz aşağıda bırakıp yürümek istedim.
Sabahın erken saatleri olduğu için, hava temizdi ve tatlı bir serinlik vardı.
Tepeye varmak üzereydim ki, bir araç farkettim. Buraya gelen giden çok olurdu ama bu saatte pek kimse olmazdı. Temkinli bir şekilde ilerledim. Yaklaştıkça arabanın ön tarafında, tam uç kısımda bir kızı gördüm.
Simsiyah uzun saçlı, uzun boylu. Arkası dönük olduğu için yüzünü göremiyordum.
Ağlıyordu galiba, kendi kendine birşeyler konuşuyordu ama duyamıyordum. Sessiz ama hızlı adımlarla arabanın arkasında durup izledim.
“Sen olmadan yaşayamıyorum”
dediğini duyduğum anda intihar edeceğini anladım. Aklıma ilk gelen şey ablam oldu.
İki adımda koşup, tam kendini boşluğa bırakacağı anda ellerimi beline sarıp tuttum.
Yüzünü dönüp bakacağı sırada kollarıma yığılıp bayıldı.
Bir an ne yapacağımı şaşırdım.
Çok güzel bir yüzü vardı, ağlamaktan yanakları sırılsıklam olmuştu. Göz altlarında siyahlıklar kötü şeyler yaşamış olduğunu belli ediyordu.
Kucaklayıp ağacın altına götürdüm.
O kadar masum bir yüzü vardı ki tıpkı ablam gibi.
Ablam da masumdu, hayat doluydu. Belki sevdiği de vardı.
Ama şerefsizler onu babası yaşındaki adama hiç acımadan bedel olarak vermişlerdi.
Ne yapacağımı bilemeden, öylece yüzüne baktım.
Yavaşça yüzüne dokunup seslendim.
Muhtemelen korkudan bayılmıştı.
Hemen uyanırdı.
10 dakika sonra kıpırdamaya başladı.
Yavaş yavaş gözlerini araladı.
Ne olduğunu anlamaya çalıştı önce.
Gözlerine baktım.
Simsiyahtı…
Gecenin karanlığı gibi…
Gece gözlerinde Yıldızlara eş olacak parıltısını kaybedecek ne yaşamıştı bu kız?