Ela Kurt, havaalanının dev terminalinde yürürken, etrafındaki gözlerin üzerinde gezindiğini hissediyordu. Siyah deri ceketi vücuduna oturmuş, dar kot pantolonu atletik bacaklarını sarıyordu. Uzun kumral saçları omuzlarında dalgalanıyor, güneşten bronzlaşmış teni parlıyordu. Ama o, bu bakışları yıllardır görmezden gelmeyi öğrenmişti. İnsanların güzel gördükleri şeyleri, nasıl aldattığını acı tecrübelerle öğrenmişti. Kulaklıklarını takmış, dünyayı kapatmış bir halde ilerliyordu.
Güvenlik noktasında genç bir görevli, pasaportunu kontrol ederken ona fazlaca uzun baktı. "Güzel bir tatil geçirmişsiniz galiba," dedi çekingen bir gülümsemeyle. Genç adamın amacının tanışmak olduğu çok açıktı.
Ela, nezaketen kaşlarını hafifçe kaldırdı, gülümsedi ama cevap vermedi. Tek düşündüğü, İstanbul'a varmak ve nihayet, yıllardır peşinde olduğu adama yaklaşabilmekti. Fatih Karayel. O isim, zihninde bir fotoğraf gibi dönüp duruyordu.
Bilet noktasına geldiğinde, görevli kadın ekrana baktı ve özür dileyen bir ifadeyle ona döndü. "Özür dilerim hanımefendi, ancak ekonomi sınıfımız tamamen dolu. Dilerseniz farklı bir uçaktan bakabilirim, veya farklı bir class'dan."
Ela derin bir nefes aldı. Sakin kalmaya çalışıyordu. Bugün değil!. Bugün sabrı taşmamalıydı. "Peki, business olsun," dedi soğuk bir sesle. "Sadece uçağa binmem lazım."
"Tabii efendim, hemen düzenliyorum."
On dakika sonra Ela, uçağın business sınıfında koltuğunu arıyordu. G8. Pencerenin yanı, en azından düşünmek için yalnız olabilirdi. Ama koltuğa yaklaştığında, yan koltukta oturan adamı fark etti.
Uzun boylu, geniş omuzlu, yakışıklı ve esmer tenli bir adamdı. Mükemmel kesimli lacivert bir takım elbise giymişti, kol düğmeleri bile dikkatli seçilmişti. Kumral saçları geriye doğru taranmış, çenesindeki hafif sakkal kusursuz şekilde düzeltilmişti. Telefonuna bakarken, kaşları hafifçe çatılmıştı. Otuz, belki otuz beş yaşlarındaydı.
Ela koltuğuna yerleşti, çantasını üst bölmeye koydu ve oturdu. Adam başını bile kaldırmadı. Sakince yerine oturdu ve yanından geçen hostesten bir kahve istedi. Sert, sade ve şekersiz...
Uçak havalanırken, çantasından bir çikolata çıkardı. Çocukluğundan beri aynı alışkanlığı vardı; stresli olduğunda çikolataya sarılırdı. Babası ve annesiyle olan çikolata anıları hâlâ zihnindeydi. Bir gün, annesinin doğum günüydü ve babası eve dev bir pasta ve çikolatalarla gelmişti. "Çikolata, insanı mutlu eder," demişti babası gülerek.
Ela, bugün bile bu anıyı hatırlayınca mutlu oluyordu.
Şimdi çikolatayı açtı ve bir ısırık aldı. Güneşte erimeye başlamıştı, parmakları çikolataya bulandı. Umursamadan parmaklarını keyifle yaladı.
Tam o sırada, yanındaki adam hafif bir öksürükle dikkatini çekti. Ela gözlerini açtı ve ona baktı. Adam, dudaklarında eğlenceli bir gülümsemeyle onu izliyordu.
"Küçük bir kız çocuğu gibi gözüküyorsun," dedi adam, sesinde alaycı flörtöz bir ton vardı.
Ela kaşlarını kaldırdı. Parmaklarındaki çikolatayı bir peçeteyle sildi ve adama döndü. Yılların istihbarat ajanı olmasının getirdiği tecrübesiyle, bir bakışta insanları okumayı öğrenmişti. Adamın duruşu, kıyafetleri, kolundaki pahalı saat, yüzündeki o kendinden emin ifade... Hepsi bir şeyleri fısıldıyordu.
"Sen de kirli işlerle uğraşan bir iş adamına benziyorsun," dedi Ela, sesinde hiçbir çekingenlik yoktu. Sonra eliyle ağzını kapatır gibi yaptı ve fısıltıyla ekledi, "Mafyasın yani."
Adamın kaşları yükseldi. İlk kez, o kendinden emin ifade yerini şaşkınlığa bıraktı. "İlginç," dedi yavaşça. "Beni bir bakışta tanıyabilen çok azdır. Nesin sen?"
Ela içinden gülümsedi. İstihbaratçı olduğunu söyleyemezdi, tabii ki. Ama gerçekten de iyi bir psikoloğu da andırıyordu, adli psikoloji eğitimi almıştı. "Psikologum ben," dedi sakince. "Vücut dilini iyi çözerim."
Adam kahkaha attı. Derin, gür bir kahkahaydı. "Vay canına! Bu meslek grubundan birilerini yanıma almalıyım. Tam bir baş belası olur, rakiplerime karşı." dedi.
Ela omuz silkti. Baş belası kelimesini duymuştu. "Bunu iltifat olarak algılıyorum," dedi ve kulaklıklarını tekrar taktı. Başını koltuğa yasladı ve gözlerini kapattı. Onun için bu konuşma bitmiş sayılırdı.
Adam ise ona baktı. Yıllardır iş dünyasında, karanlık işlerde yüzdü. Kadınlar hep ona ilgi gösterirdi, onu etkilemeye çalışırdı. Ama bu kadın, sanki o hiç orada değilmiş gibi davranıyordu. İlk kez bir kadın tarafından görünmez hissediyordu. Ve garip bir şekilde, bu onu daha da çekici yapıyordu.
Uçak İstanbul'a indiğinde, Ela hızla yerinden kalktı. Çantasını aldı ve koridora yöneldi. Arkasına bakmadan, uzun adımlarla ilerledi. Siyah deri ceketini giydi ve havaalanının koridorlarında kayboldu.
Adam ise onu uzaktan izledi. Kadın, koridordan uzaklaşırken bile bir o kadar göz alıcıydı. Birkaç adım sonra, bir grup takım elbiseli adam onu karşıladı. Biri bavulunu aldı, diğeri çantasını. Adam yardımcısına döndü,
"G8 numaralı koltuktaki kişinin kim olduğunu öğrenin," dedi soğuk bir sesle. Sonra yüzünde sinsi ve çapkın bir gülümseme belirdi. "Sanırım yengenizi buldum."
Yardımcısı ''Emredersiniz Patron!'' diyerek başını eğdi.
Adam yüzünde keyifli bir ifadeyle, pencerenin dışına baktı. İstanbul, gri gökyüzünün altında uzanıyordu. Ve o uzun yıllar sonra ilk kez farklı bir heyecan içindeydi.
Ela ise, havaalanından çıkar çıkmaz bir taksi çevirdi. "İstihbarat Genel Müdürlüğü," dedi şoföre. Şehir, yıllar sonra onu tekrar kucaklıyordu. Caddeler, köprüler, deniz... Her şey tanıdıktı ama aynı zamanda yabancıydı. Burası artık çocukluğunun İstanbul'u değildi.
İstihbarat binasına vardığında, kartını gösterdi ve içeri girdi. Koridorlar, tanıdık kokuyordu; temiz ama soğuk, resmi ama mesafeli. Asansöre bindi ve Albay Gülşah Demir'in katına çıktı.
Asansörden indiğinde, koridorun sonundaki ofise doğru yürüdü. Kapının önündeki masada, orta yaşlı bir kadın oturuyordu. Koyu kahverengi saçları omuzlarında topluydu, yüzünde zamanın izleri vardı ama gözlerindeki sıcaklık hâlâ aynıydı. Gülşah Demir. Albay rütbesiyle istihbarat biriminin en deneyimli isimlerinden biriydi. Ama Ela için, o sadece bir albay değildi.
O, Ela'nın hayatını kurtaran kadındı.
Gülşah başını kaldırdığında Ela'yı gördü ve bir an dondu kaldı. Gözleri büyüdü, yüzünde şaşkınlık ve endişe karışımı bir ifade belirdi.
"Ela..." diye fısıldadı.
Ve o an, Ela'nın zihninde bir kapı açıldı.
Yıllar önce..
Karanlık gardrobun arkası, küçük Ela için hem sığınak hem de hapishane olmuştu. Babasının cesedinin birkaç metre uzağında, saatler geçmişti. Açlık, susuzluk, korku... Hepsi bir aradaydı. Ama babasının son sözleri hâlâ kulaklarında yankılanıyordu.
"İyi birini bekle, Seni bulunca, sana acıyarak bakacak kızım, ve ağlıyor olacak."
Sonunda gecenin karanlığı çökmek üzereydi. Dışarıdan sesler gelmeye başladı. Ayak sesleri, konuşmalar, Sonra, evin kapısı açılmıştı. Ağır botların sesi, ahşap zeminde yankılanmıştı.
"Temiz. Herkes ölü komutanım!. Geride kimse kalmamış," diye bir ses duymuştu.
Ama sonra başka bir ses gelmişti. Kadın bir ses;
"Evin her yerini kontrol edin. Her köşesini!"
Ayak sesleri yaklaştı. Yatak odasına girdiler ve Gardrobun kapıları açılmıştı. Ela, karanlığın içinde titriyordu. Nefesini bile tutmuştu.
Sonra, gardrobun arkasındaki o kırık sunta fark edilmişti. Biri oraya el atmıştı. Ve küçük Ela, ışığa çıkmıştı.
İlk gördüğü, bir kadının yüzüydü. Koyu saçlı, yorgun gözlü bir kadın. Üniforması kan lekeleriydi. Ama o kadının gözlerinde gördüğü şey, Ela'yı asla unutmayacaktı.
Acı. Derin, yürek burkan bir acı.
Kadın, küçük Ela'ya baktı ve gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı.
"Çok üzgünüm," diye fısıldamıştı kadın. "Çok üzgünüm Ela, Yetişemedim!."
Sonra diz çökmüş ve küçük kızı kucağına almıştı. Hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Ela, o anda anlamıştı. Babasının söylediği gibiydi. Bu kadın, iyi biriydi.
Ela, o anıyı bir kez daha yaşadı. Gülşah'ın gözlerindeki o ifadeyi hatırladı. Yıllar geçmişti, ama o bakış hâlâ aynıydı.
Gülşah ayağa kalktı ve Ela'ya doğru yürüdü. "Ne yapıyorsun burada?" diye sordu, sesinde hem endişe hem de öfke vardı.
Ela gülümsemeye ve sevimli görünmeye çalıştı. "Seni görmeye geldim, cici anne."
Gülşah başını iki yana salladı. "Hayır, hayır Ela. Ne için geldiğini biliyorum. Cevabım hayır!"
Ela'nın yüzü düştü. Ama pes etmeyecekti. "Komutanım, lütfen. Sadece beş dakika dinle beni. Beş dakika."
Kadın kaşlarını çattı ve homurdandı, "Ela..!"
Ela ise yavru kedi modundaydı, "Lütfen!" diye ısrar etti.
Gülşah derin bir nefes aldı. Etraftaki diğer personel onları izliyordu. Sonunda başını salladı ve ofisinin kapısını açtı. "İçeri gir."
İkisi de ofise girdiler. Gülşah kapıyı kapattı ve masasının arkasına geçti. Ceketi koluna asılıydı, yorgun görünüyordu. Ela ise karşısında dikildi, ellerini arkasında bağlamış rahat pozisyonunda bekliyordu.
"Ela," dedi Gülşah sert bir sesle. "Bu görev senin için değil. Fatih Karayel tehlikeli bir adam. Sen gitmeyeceksin!"
"Ben hazırım," diye araya girdi Ela. "Yıllardır bunun için çalışıyorum. Bu benim hakkım!"
"Hakkın mı?" Gülşah'ın sesi yükseldi. "Ela, sen benim kızımsın! Seni ben doğurmadım ama kızımsın! Anladın mı? Seni kaybetmeyi göze alamam!"
Ela'nın gözleri doldu. Sesindeki çaresizlik açıkça hissediliyordu. "Anne, lütfen. Benim cici annem! Baş tacım! Lütfen izin ver bana."
Gülşah dondu. "Cici annem" lafını duyunca, yüreği sızladı. Küçük Ela, yetimhanedeyken ona öyle derdi. Her gece, yatağının kenarına oturur, ona masallar anlatırdı. Ve her seferinde, "Cici annem, seni çok seviyorum," derdi.
Ela devam etti, sesi titriyordu. "Bu yük, hayatımı yaşanmaz hale getiriyor. Babamın can verdiği görüntü hâlâ gözümde. Her gece rüyamda görüyorum. O adamın elindeki yanık izini aramaktan kafayı yemek üzereyim. Yıllar geçti!.. Sansar'ı bulmam lazım. Nolur, izin ver."
Gülşah, masasına yaslandı ve gözlerini kapattı. Yıllar boyunca Ela'yı askerlikten uzak tutmaya çalışmıştı. Onu korumuştu. Ama Ela, kararlıydı. Akademiye gitmişti, istihbarat birmine katılmıştı. Ve şimdi, en tehlikeli görevlerden birine talip oluyordu.
"Sen artık küçük bir çocuk değilsin," dedi Gülşah sonunda, gözlerini açarak. "Yetişkin bir kadınsın. İşinde uzman bir teğmensin."
Ela başını salladı. "Evet, öyleyim."
Gülşah derin bir nefes aldı. Sonra masasının çekmecesini açtı ve bir dosya çıkardı. Fatih Karayel'in dosyasıydı. Ela'ya uzattı.
"Tek bir şartım var tehlikeli hissettiğin an döneceksin. Anlaştık mı?"
Ela'nın yüzü aydınlandı. "Tamam, söz veriyorum!"
Gülşah başını salladı. "Yarın sabah brifing var. Hazır ol."
Ela, dosyayı aldı ve Gülşah'a sarıldı. "Teşekkür ederim, annecim."
Gülşah, onu sıkıca kucakladı. "Dikkatli ol kızım. Lütfen dikkatli ol."
''Tamam, ben hemen görev emrimi onaylatayım.''
''Bugün dinlen ama Yarın akşam yemeğine gel!'' dedi Gülşah Albay.
Ela gülümsedi, ''Tamam!, Yarın akşam yemeğinde görüşürüz! '' diyerek onu kocaman öptü.
Ela, ofisten çıktığında, elinde dosyayla koridorda durdu. Kalbi hızla çarpıyordu. Sonunda, yıllardır beklediği görev emrini almıştı.
Ama ne Ela ne de Gülşah, bu görevin onu nereye götüreceğini bilmiyordu. Çünkü İstanbul'un karanlık sokaklarında, Fatih Karayel sadece bir isim değildi. O, bir labirentti. Ve Ela, henüz farkında olmasa da, bu labirente adım atmak üzereydi.
O gece, otele döndüğünde, dosyayı açtı ve incelemeye başladı. Fatih Karayel'in fotoğrafları, geçmiş kayıtları, bilinen suç bağlantıları... Hepsi oradaydı.
Ama bir şey eksikti. Sansar'ın kimliği. O yanık elli adam, hâlâ gölgede saklanıyordu.
Ela, babasının fotoğrafını eline aldı. "Yaklaştım baba," diye fısıldadı. "Çok yaklaştım."
Fotoğrafı öptü ve yatağa uzandı. Yarın, yeni bir hayat başlayacaktı. Ve bu hayat, onu ya zafer ya da yıkım noktasına götürecekti.
Ama bilmiyordu ki, aynı anda, şehrin bir başka köşesinde, uçakta tanıştığı o adam da onun hakkında düşünüyordu.
Zahir Asmadan!
Adam, lüks ofisinde durmuş, pencerenin dışına bakıyordu. Elinde bir viski kadehi vardı. Telefonu çaldı ve baktı.
"Patron, G8 koltuğundaki kadın bulundu. Adı Ela Kurt. İstihbarat teğmeni."
Adam gülümsedi. "İlginç," diye mırıldandı. "Çok ilginç."
Telefonu kapattı ve viskisinden bir yudum aldı. Ela Kurt. Bu isim, artık zihninde yankılanıyordu.
Ve hiçbiri bilmiyordu ki, kader onlara farklı oyunlar oynamak için harekete geçmişti bile.